Şuarâ Suresi
227 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
طسٓمٓ١
Tâ-sîn-mîm.

Ta, Sin, Mim.

تِلْكَءَايَـٰتُٱلْكِتَـٰبِٱلْمُبِينِ٢
Tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.

Bunlar apaçık Kitap'ın ayetleridir.

لَعَلَّكَبَـٰخِعٌنَّفْسَكَأَلَّايَكُونُوامُؤْمِنِينَ٣
Le’alleke bâhi’un nefseke ellâ yekûnû mü'minîn.

İnanmıyorlar diye nerdeyse kendini mahvedeceksin.

إِننَّشَأْنُنَزِّلْعَلَيْهِممِّنَٱلسَّمَآءِءَايَةًفَظَلَّتْأَعْنَـٰقُهُمْلَهَاخَـٰضِعِينَ٤
İn neşe' nünezzil ’aleyhim mine-ssemâi âyeten fezallet a’nâkuhüm lehâ hâdi’în.

Biz dilesek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyun eğip kalırlar.

وَمَايَأْتِيهِممِّنذِكْرٍمِّنَٱلرَّحْمَـٰنِمُحْدَثٍإِلَّاكَانُواعَنْهُمُعْرِضِينَ٥
Vemâ ye'tîhim min zikrim mine-rrahmâni muhdesin illâ kânû ’anhü mü’ridîn.

Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.

فَقَدْكَذَّبُوافَسَيَأْتِيهِمْأَنبَـٰٓؤُامَاكَانُوابِهِيَسْتَهْزِءُونَ٦
Fekad kezzebû feseye'tîhim embâü mâ kânû bihî yestehziûn.

Evet, yalanladılar; alay edip durdukları şeylerin haberleri kendilerine ulaşacaktır.

أَوَلَمْيَرَوْاإِلَىٱلْأَرْضِكَمْأَنبَتْنَافِيهَامِنكُلِّزَوْجٍكَرِيمٍ٧
Evelem yerav ile-l'ardi kem embetnâ fîhâ min külli zevcin kerîm.

Yeryüzüne bakmazlar mı? Orada, bitkilerden nice güzel çiftler yetiştirmişizdir.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ٨
İnne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunlarda Allah'ın kudretine işaret vardır, ama çoğu inanmazlar.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ٩
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.

وَإِذْنَادَىٰرَبُّكَمُوسَىٰٓأَنِٱئْتِٱلْقَوْمَٱلظَّـٰلِمِينَ١٠
Veiz nâdâ rabbüke mûsâ eni-'ti-lkavme-zzâlimîn.

Rabbin Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı?"

قَوْمَفِرْعَوْنَأَلَايَتَّقُونَ١١
Kavme fir’avn. elâ yettekûn.

Rabbin Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı?"

قَالَرَبِّإِنِّىٓأَخَافُأَنيُكَذِّبُونِ١٢
Kâle rabbi innî ehâfü ey yükezzibûn.

Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.

وَيَضِيقُصَدْرِىوَلَايَنطَلِقُلِسَانِىفَأَرْسِلْإِلَىٰهَـٰرُونَ١٣
Veyedîku sadrî velâ yentaliku lisânî feersil ilâ hârûn.

Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.

وَلَهُمْعَلَىَّذَنبٌفَأَخَافُأَنيَقْتُلُونِ١٤
Velehüm ’aleyye zembün feehâfü ey yaktülûn.

Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.

قَالَكَلَّافَٱذْهَبَابِـَٔايَـٰتِنَآإِنَّامَعَكُممُّسْتَمِعُونَ١٥
Kâle kellâ. fezhebâ biâyâtinâ innâ me’aküm müstemi’ûn.

Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.

فَأْتِيَافِرْعَوْنَفَقُولَآإِنَّارَسُولُرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٦
Fe'tiyâ fir’avne fekûlâ innâ rasûlü rabbi-l’âlemîn.

Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.

أَنْأَرْسِلْمَعَنَابَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ١٧
En ersil me’anâ benî isrâîl.

Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.

قَالَأَلَمْنُرَبِّكَفِينَاوَلِيدًاوَلَبِثْتَفِينَامِنْعُمُرِكَسِنِينَ١٨
Kâle elem nürabbike fînâ velîdev velebiste fînâ min ’umürike sinîn.

Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin" dedi.

وَفَعَلْتَفَعْلَتَكَٱلَّتِىفَعَلْتَوَأَنتَمِنَٱلْكَـٰفِرِينَ١٩
Vefe’alte fa’leteke-lletî fe’alte veente mine-lkâfirîn.

Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin" dedi.

قَالَفَعَلْتُهَآإِذًاوَأَنَامِنَٱلضَّآلِّينَ٢٠
Kâle fe’altühâ izev veenâ mine-ddâllîn.

Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi.

فَفَرَرْتُمِنكُمْلَمَّاخِفْتُكُمْفَوَهَبَلِىرَبِّىحُكْمًاوَجَعَلَنِىمِنَٱلْمُرْسَلِينَ٢١
Feferartü minküm lemmâ hiftüküm fevehebe lî rabbî hukmev vece’alenî mine-lmürselîn.

Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi.

وَتِلْكَنِعْمَةٌتَمُنُّهَاعَلَىَّأَنْعَبَّدتَّبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ٢٢
Vetilke ni’metün temünnühâ ’aleyye en ’abbette benî isrâîl.

Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi.

قَالَفِرْعَوْنُوَمَارَبُّٱلْعَـٰلَمِينَ٢٣
Kâle fir’avnü vemâ rabbü-l’âlemîn.

Firavun: "Alemlerin Rabbi de nedir?" dedi.

قَالَرَبُّٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَمَابَيْنَهُمَآإِنكُنتُممُّوقِنِينَ٢٤
Kâle rabbü-ssemâvâti vel'ardi vemâ beynehümâ. in küntüm mûkinîn.

Musa: "Kesin olarak inanacaksanız, bilin ki O göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi.

قَالَلِمَنْحَوْلَهُٓأَلَاتَسْتَمِعُونَ٢٥
Kâle limen havlehû elâ testemi’ûn.

Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi.

قَالَرَبُّكُمْوَرَبُّءَابَآئِكُمُٱلْأَوَّلِينَ٢٦
Kâle rabbüküm verabbü âbâikümü-l'evvelîn.

"O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi.

قَالَإِنَّرَسُولَكُمُٱلَّذِىٓأُرْسِلَإِلَيْكُمْلَمَجْنُونٌ٢٧
Kâle inne rasûlekümü-llezî ürsile ileyküm lemecnûn.

Firavun, çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir" dedi.

قَالَرَبُّٱلْمَشْرِقِوَٱلْمَغْرِبِوَمَابَيْنَهُمَآإِنكُنتُمْتَعْقِلُونَ٢٨
Kâle rabbü-lmeşriki velmagribi vemâ beynehümâ. in küntüm ta’kilûn.

Musa: "Eğer akledebilen kimselerseniz bilin ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi.

قَالَلَئِنِٱتَّخَذْتَإِلَـٰهًاغَيْرِىلَأَجْعَلَنَّكَمِنَٱلْمَسْجُونِينَ٢٩
Kâle leini-ttehazte ilâhen gayrî leec’alenneke mine-lmescûnîn.

Firavun: "Benden başkasını tanrı edinirsen, and olsun ki seni zindanlık ederim" dedi.

قَالَأَوَلَوْجِئْتُكَبِشَىْءٍمُّبِينٍ٣٠
Kâle evelev ci'tüke bişey'im mübîn.

Musa: "Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi?" dedi.

قَالَفَأْتِبِهِٓإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ٣١
Kâle fe'ti bihî in künte mine-ssâdikîn.

Firavun: "Doğru sözlülerden isen haydi getir" dedi.

فَأَلْقَىٰعَصَاهُفَإِذَاهِىَثُعْبَانٌمُّبِينٌ٣٢
Feelkâ ’asâhü feizâ hiye sü’bânüm mübîn.

Bunun üzerine Musa değneğini attı, besbelli bir yılan oluverdi.

وَنَزَعَيَدَهُفَإِذَاهِىَبَيْضَآءُلِلنَّـٰظِرِينَ٣٣
Veneza’a yedehû feizâ hiye beydâü linnâzirîn.

Elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü.

قَالَلِلْمَلَإِحَوْلَهُٓإِنَّهَـٰذَالَسَـٰحِرٌعَلِيمٌ٣٤
Kâle lilmelei havlehû inne hâzâ lesâhirun ’alîm.

Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?" dedi.

يُرِيدُأَنيُخْرِجَكُممِّنْأَرْضِكُمبِسِحْرِهِفَمَاذَاتَأْمُرُونَ٣٥
Yürîdü ey yuhriceküm min ardiküm bisihrih. femâzâ te'mürûn.

Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?" dedi.

قَالُوٓاأَرْجِهْوَأَخَاهُوَٱبْعَثْفِىٱلْمَدَآئِنِحَـٰشِرِينَ٣٦
Kâlû ercih veehâhü veb’as fi-lmedâini hâşirîn.

"Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler.

يَأْتُوكَبِكُلِّسَحَّارٍعَلِيمٍ٣٧
Ye'tûke bikülli sehhârin ’alîm.

"Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler.

فَجُمِعَٱلسَّحَرَةُلِمِيقَـٰتِيَوْمٍمَّعْلُومٍ٣٨
Fecümi’a-sseharatü limîkâti yevmim ma’lûm.

Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar.

وَقِيلَلِلنَّاسِهَلْأَنتُممُّجْتَمِعُونَ٣٩
Vekîle linnâsi hel entüm müctemi’ûn.

İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız?" denildi.

لَعَلَّنَانَتَّبِعُٱلسَّحَرَةَإِنكَانُواهُمُٱلْغَـٰلِبِينَ٤٠
Le’allenâ nettebi’u-sseharate in kânû hümü-lgâlibîn.

"Sihirbazlar üstün gelirlerse biz de onlara uyarız" dediler.

فَلَمَّاجَآءَٱلسَّحَرَةُقَالُوالِفِرْعَوْنَأَئِنَّلَنَالَأَجْرًاإِنكُنَّانَحْنُٱلْغَـٰلِبِينَ٤١
Felemmâ câe-sseharatü kâlû lifir’avne einne lenâ leecran in künnâ nahnü-lgâlibîn.

Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a; "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret vardır değil mi?" dediler.

قَالَنَعَمْوَإِنَّكُمْإِذًالَّمِنَٱلْمُقَرَّبِينَ٤٢
Kâle ne’am veinneküm izel lemine-lmükarrabîn.

Firavun: "Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız" dedi.

قَالَلَهُممُّوسَىٰٓأَلْقُوامَآأَنتُممُّلْقُونَ٤٣
Kâle lehüm mûsâ elkû mâ entüm mülkûn.

Musa onlara: "Ne atacaksanız atın" dedi.

فَأَلْقَوْاحِبَالَهُمْوَعِصِيَّهُمْوَقَالُوابِعِزَّةِفِرْعَوْنَإِنَّالَنَحْنُٱلْغَـٰلِبُونَ٤٤
Feelkav hibâlehüm ve’isiyyehüm vekâlû bi’izzeti fir’avne innâ lenahnü-lgâlibûn.

Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz üstün geleceğiz" dediler.

فَأَلْقَىٰمُوسَىٰعَصَاهُفَإِذَاهِىَتَلْقَفُمَايَأْفِكُونَ٤٥
Feelkâ mûsâ ’asâhü feizâ hiye telkafü mâ ye'fikûn.

Bunun üzerine Musa değneğini attı; onların uydurduklarını yutmağa başlayıverdi.

فَأُلْقِىَٱلسَّحَرَةُسَـٰجِدِينَ٤٦
Feülkiye-sseharatü sâcidîn.

Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.

قَالُوٓاءَامَنَّابِرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٤٧
Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn.

Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.

رَبِّمُوسَىٰوَهَـٰرُونَ٤٨
Rabbi mûsâ vehârûn.

Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.

قَالَءَامَنتُمْلَهُقَبْلَأَنْءَاذَنَلَكُمْإِنَّهُلَكَبِيرُكُمُٱلَّذِىعَلَّمَكُمُٱلسِّحْرَفَلَسَوْفَتَعْلَمُونَلَأُقَطِّعَنَّأَيْدِيَكُمْوَأَرْجُلَكُممِّنْخِلَـٰفٍوَلَأُصَلِّبَنَّكُمْأَجْمَعِينَ٤٩
Kâle âmentüm lehû kable en âzene leküm. innehû lekebîrukümü-llezî ’allemekümü-ssihr. felesevfe ta’lemûn. leükatti’anne eydiyeküm veercüleküm min hilâfiv veleüsallibenneküm ecme’în.

Firavun: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayaklarınızı, and olsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım" dedi.

قَالُوالَاضَيْرَإِنَّآإِلَىٰرَبِّنَامُنقَلِبُونَ٥٠
Kâlû lâ dayr. innâ ilâ rabbinâ münkalibûn.

İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize doneceğiz; inananların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler.

إِنَّانَطْمَعُأَنيَغْفِرَلَنَارَبُّنَاخَطَـٰيَـٰنَآأَنكُنَّآأَوَّلَٱلْمُؤْمِنِينَ٥١
İnnâ natme’u ey yagfira lenâ rabbünâ hatâyânâ en künnâ evvele-lmü'minîn.

İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize doneceğiz; inananların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler.

وَأَوْحَيْنَآإِلَىٰمُوسَىٰٓأَنْأَسْرِبِعِبَادِىٓإِنَّكُممُّتَّبَعُونَ٥٢
Veevhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî inneküm müttebe’ûn.

Biz Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz" diye vahyettik.

فَأَرْسَلَفِرْعَوْنُفِىٱلْمَدَآئِنِحَـٰشِرِينَ٥٣
Feersele fir’avnü fi-lmedâini hâşirîn.

Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.

إِنَّهَـٰٓؤُلَآءِلَشِرْذِمَةٌقَلِيلُونَ٥٤
İnne hâülâi leşirzimetün kalîlûn.

Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.

وَإِنَّهُمْلَنَالَغَآئِظُونَ٥٥
Veinnehüm lenâ legâizûn.

Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.

وَإِنَّالَجَمِيعٌحَـٰذِرُونَ٥٦
Veinnâ lecemî’un hâzirûn.

Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.

فَأَخْرَجْنَـٰهُممِّنجَنَّـٰتٍوَعُيُونٍ٥٧
Feahracnâhüm min cennâtiv ve’uyûn.

Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.

وَكُنُوزٍوَمَقَامٍكَرِيمٍ٥٨
Vekünûziv vemekâmin kerîm.

Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.

كَذَٰلِكَوَأَوْرَثْنَـٰهَابَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ٥٩
Kezâlik. veevrasnâhâ benî isrâîl.

Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.

فَأَتْبَعُوهُممُّشْرِقِينَ٦٠
Feetbe’ûhüm müşrikîn.

Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların ardına düştüler.

فَلَمَّاتَرَٰٓءَاٱلْجَمْعَانِقَالَأَصْحَـٰبُمُوسَىٰٓإِنَّالَمُدْرَكُونَ٦١
Felemmâ terâe-lcem’âni kâle ashâbü mûsâ innâ lemüdrakûn.

İki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık" dediler.

قَالَكَلَّآإِنَّمَعِىَرَبِّىسَيَهْدِينِ٦٢
Kâle kellâ. inne me’iye rabbî seyehdîn.

Musa: "Hayır; Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi.

فَأَوْحَيْنَآإِلَىٰمُوسَىٰٓأَنِٱضْرِببِّعَصَاكَٱلْبَحْرَفَٱنفَلَقَفَكَانَكُلُّفِرْقٍكَٱلطَّوْدِٱلْعَظِيمِ٦٣
Feevhaynâ ilâ mûsâ eni-drib bi’asâke-lbahr. fenfeleka fekâne küllü firkin kettavdi-l’azîm.

Bunun üzerine Biz Musa'ya: "Değneğinle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi.

وَأَزْلَفْنَاثَمَّٱلْـَٔاخَرِينَ٦٤
Veezlefnâ semme-l'âharîn.

İşte oraya, geridekileri de yaklaştırdık.

وَأَنجَيْنَامُوسَىٰوَمَنمَّعَهُٓأَجْمَعِينَ٦٥
Veenceynâ mûsâ vemem me’ahû ecme’în.

Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

ثُمَّأَغْرَقْنَاٱلْـَٔاخَرِينَ٦٦
Sümme agrakne-l'âharîn.

Öbürlerini suda boğduk.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ٦٧
İnne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ٦٨
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Doğrusu Rabbin, güçlü olandır, merhamet edendir.

وَٱتْلُعَلَيْهِمْنَبَأَإِبْرَٰهِيمَ٦٩
Vetlü ’aleyhim nebee ibrâhîm.

Onlara İbrahim'in kıssasını anlat.

إِذْقَالَلِأَبِيهِوَقَوْمِهِمَاتَعْبُدُونَ٧٠
İz kâle liebîhi vekavmihî mâ ta’büdûn.

İbrahim, babasına ve milletine: "Nelere tapıyorsunuz?" demişti.

قَالُوانَعْبُدُأَصْنَامًافَنَظَلُّلَهَاعَـٰكِفِينَ٧١
Kâlû na’büdü asnâmen fenezallü lehâ ’âkifîn.

"Putlara tapıyoruz, onlara bağlanıp duruyoruz" demişlerdi.

قَالَهَلْيَسْمَعُونَكُمْإِذْتَدْعُونَ٧٢
Kâle hel yesme’ûneküm iz ted’ûn.

İbrahim: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi?" demişti.

أَوْيَنفَعُونَكُمْأَوْيَضُرُّونَ٧٣
Ev yenfe’ûneküm ev yedurrûn.

İbrahim: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi?" demişti.

قَالُوابَلْوَجَدْنَآءَابَآءَنَاكَذَٰلِكَيَفْعَلُونَ٧٤
Kâlû bel vecednâ âbâenâ kezâlike yef’alûn.

"Hayır ama, babalarımızı da bu şekilde ibadet ederken bulduk" demişlerdi.

قَالَأَفَرَءَيْتُممَّاكُنتُمْتَعْبُدُونَ٧٥
Kâle eferaeytüm mâ küntüm ta’büdûn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

أَنتُمْوَءَابَآؤُكُمُٱلْأَقْدَمُونَ٧٦
Entüm veâbâükümü-l'akdemûn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

فَإِنَّهُمْعَدُوٌّلِّىٓإِلَّارَبَّٱلْعَـٰلَمِينَ٧٧
Feinnehüm ’adüvvül lî illâ rabbe-l’âlemîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

ٱلَّذِىخَلَقَنِىفَهُوَيَهْدِينِ٧٨
Ellezî halekanî fehüve yehdîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

وَٱلَّذِىهُوَيُطْعِمُنِىوَيَسْقِينِ٧٩
Vellezî hüve yut’imünî veyeskîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

وَإِذَامَرِضْتُفَهُوَيَشْفِينِ٨٠
Veizâ meridtü fehüve yeşfîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

وَٱلَّذِىيُمِيتُنِىثُمَّيُحْيِينِ٨١
Vellezî yümîtünî sümme yuhyîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

وَٱلَّذِىٓأَطْمَعُأَنيَغْفِرَلِىخَطِيٓـَٔتِىيَوْمَٱلدِّينِ٨٢
Vellezî atme’u ey yagfira lî hatîetî yevme-ddîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

رَبِّهَبْلِىحُكْمًاوَأَلْحِقْنِىبِٱلصَّـٰلِحِينَ٨٣
Rabbi heb lî hukmev veelhiknî bissâlihîn.

İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

وَٱجْعَللِّىلِسَانَصِدْقٍفِىٱلْـَٔاخِرِينَ٨٤
Vec’al lî lisâne sidkin fi-l'âhirîn.

Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

وَٱجْعَلْنِىمِنوَرَثَةِجَنَّةِٱلنَّعِيمِ٨٥
Vec’alnî miv veraseti cenneti-nne’îm.

Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

وَٱغْفِرْلِأَبِىٓإِنَّهُكَانَمِنَٱلضَّآلِّينَ٨٦
Vagfir liebî innehû kâne mine-ddâllîn.

Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

وَلَاتُخْزِنِىيَوْمَيُبْعَثُونَ٨٧
Velâ tuhzinî yevme yüb’asûn.

Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

يَوْمَلَايَنفَعُمَالٌوَلَابَنُونَ٨٨
Yevme lâ yenfe’u mâlüv velâ benûn.

Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

إِلَّامَنْأَتَىٱللَّهَبِقَلْبٍسَلِيمٍ٨٩
İllâ men ete-llâhe bikalbin selîm.

Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

وَأُزْلِفَتِٱلْجَنَّةُلِلْمُتَّقِينَ٩٠
Veüzlifeti-lcennetü lilmüttekîn.

O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir.

وَبُرِّزَتِٱلْجَحِيمُلِلْغَاوِينَ٩١
Vebürrizeti-lcehîmü lilgâvîn.

O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir.

وَقِيلَلَهُمْأَيْنَمَاكُنتُمْتَعْبُدُونَ٩٢
Vekîle lehüm eyne mâ küntüm ta’büdûn.

Onlara: "Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

مِندُونِٱللَّهِهَلْيَنصُرُونَكُمْأَوْيَنتَصِرُونَ٩٣
Min dûni-llâh. hel yensurûneküm ev yentesirûn.

Onlara: "Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

فَكُبْكِبُوافِيهَاهُمْوَٱلْغَاوُنَ٩٤
Fekübkibû fîhâ hüm velgâvûn.

Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları, hepsi, tepetakla oraya atılırlar.

وَجُنُودُإِبْلِيسَأَجْمَعُونَ٩٥
Vecünûdü iblîse ecme’ûn.

Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları, hepsi, tepetakla oraya atılırlar.

قَالُواوَهُمْفِيهَايَخْتَصِمُونَ٩٦
Kâlû vehüm fîhâ yahtesimûn.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

تَٱللَّهِإِنكُنَّالَفِىضَلَـٰلٍمُّبِينٍ٩٧
Tellâhi in künnâ lefî dalâlim mübîn.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

إِذْنُسَوِّيكُمبِرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٩٨
İz nüsevvîküm birabbi-l’âlemîn.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

وَمَآأَضَلَّنَآإِلَّاٱلْمُجْرِمُونَ٩٩
Vemâ edallenâ ille-lmücrimûn.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

فَمَالَنَامِنشَـٰفِعِينَ١٠٠
Femâ lenâ min şâfi’în.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

وَلَاصَدِيقٍحَمِيمٍ١٠١
Velâ sadîkin hamîm.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

فَلَوْأَنَّلَنَاكَرَّةًفَنَكُونَمِنَٱلْمُؤْمِنِينَ١٠٢
Felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmü'minîn.

Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ١٠٣
İnne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Bunda şüphesiz bir ders vardır ama çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ١٠٤
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.

كَذَّبَتْقَوْمُنُوحٍٱلْمُرْسَلِينَ١٠٥
Kezzebet kavmü nûhin-lmürselîn.

Nuh'un milleti peygamberlerini yalanladı.

إِذْقَالَلَهُمْأَخُوهُمْنُوحٌأَلَاتَتَّقُونَ١٠٦
İz kâle lehüm ehûhüm nûhun elâ tettekûn.

Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.

إِنِّىلَكُمْرَسُولٌأَمِينٌ١٠٧
İnnî leküm rasûlün emîn.

Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٠٨
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.

وَمَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمِنْأَجْرٍإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٰرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٠٩
Vemâ es'elüküm ’aleyhi min ecr. in ecriye illâ ’alâ rabbi-l’âlemîn.

Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١١٠
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.

قَالُوٓاأَنُؤْمِنُلَكَوَٱتَّبَعَكَٱلْأَرْذَلُونَ١١١
Kâlû enü'minü leke vettebe’ake-l'erzelûn.

"Sana mı inanacağız? Sana en rezil kimseler uymaktadır" dediler.

قَالَوَمَاعِلْمِىبِمَاكَانُوايَعْمَلُونَ١١٢
Kâle vemâ ’ilmî bimâ kânû ya’melûn.

Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.

إِنْحِسَابُهُمْإِلَّاعَلَىٰرَبِّىلَوْتَشْعُرُونَ١١٣
İn hisâbühüm illâ ’alâ rabbî lev teş’urûn.

Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.

وَمَآأَنَابِطَارِدِٱلْمُؤْمِنِينَ١١٤
Vemâ ene bitâridi-lmü'minîn.

Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.

إِنْأَنَاإِلَّانَذِيرٌمُّبِينٌ١١٥
İn ene illâ nezîrum mübîn.

Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.

قَالُوالَئِنلَّمْتَنتَهِيَـٰنُوحُلَتَكُونَنَّمِنَٱلْمَرْجُومِينَ١١٦
Kâlû leil lem tentehi yâ nûhu letekûnenne mine-lmercûmîn.

"Ey Nuh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın" dediler.

قَالَرَبِّإِنَّقَوْمِىكَذَّبُونِ١١٧
Kâle rabbi inne kavmî kezzebûn.

Nuh: "Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi.

فَٱفْتَحْبَيْنِىوَبَيْنَهُمْفَتْحًاوَنَجِّنِىوَمَنمَّعِىَمِنَٱلْمُؤْمِنِينَ١١٨
Feftah beynî vebeynehüm fethav veneccinî vemem me’iye mine-lmü'minîn.

Nuh: "Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi.

فَأَنجَيْنَـٰهُوَمَنمَّعَهُفِىٱلْفُلْكِٱلْمَشْحُونِ١١٩
Feenceynâhü vemem me’ahû fi-lfülki-lmeşhûn.

Bunun üzerine onu ve beraberinde bulunanları, dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık.

ثُمَّأَغْرَقْنَابَعْدُٱلْبَاقِينَ١٢٠
Sümme agraknâ ba’dü-lbâkîn.

Sonra de geride kalanları suda boğduk.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ١٢١
İnne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Doğrusu bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ١٢٢
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.

كَذَّبَتْعَادٌٱلْمُرْسَلِينَ١٢٣
Kezzebet ’âdün-lmürselîn.

Ad milleti de peygamberleri yalanladı.

إِذْقَالَلَهُمْأَخُوهُمْهُودٌأَلَاتَتَّقُونَ١٢٤
İz kâle lehüm ehûhüm hûdün elâ tettekûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

إِنِّىلَكُمْرَسُولٌأَمِينٌ١٢٥
İnnî leküm rasûlün emîn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٢٦
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

وَمَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمِنْأَجْرٍإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٰرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٢٧
Vemâ es'elüküm ’aleyhi min ecr. in ecriye illâ ’alâ rabbi-l’âlemîn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

أَتَبْنُونَبِكُلِّرِيعٍءَايَةًتَعْبَثُونَ١٢٨
Etebnûne bikülli rî’in âyeten ta’besûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

وَتَتَّخِذُونَمَصَانِعَلَعَلَّكُمْتَخْلُدُونَ١٢٩
Vetettehizûne mesâni’a le’alleküm tahlüdûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

وَإِذَابَطَشْتُمبَطَشْتُمْجَبَّارِينَ١٣٠
Veizâ betaştüm betaştüm cebbârîn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٣١
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

وَٱتَّقُواٱلَّذِىٓأَمَدَّكُمبِمَاتَعْلَمُونَ١٣٢
Vetteku-llezî emeddeküm bimâ ta’lemûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

أَمَدَّكُمبِأَنْعَـٰمٍوَبَنِينَ١٣٣
Emeddeküm bien’âmiv vebenîn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

وَجَنَّـٰتٍوَعُيُونٍ١٣٤
Vecennâtiv ve’uyûn.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

إِنِّىٓأَخَافُعَلَيْكُمْعَذَابَيَوْمٍعَظِيمٍ١٣٥
İnnî ehâfü ’aleyküm ’azâbe yevmin ’azîm.

Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.

قَالُواسَوَآءٌعَلَيْنَآأَوَعَظْتَأَمْلَمْتَكُنمِّنَٱلْوَٰعِظِينَ١٣٦
Kâlû sevâün ’aleynâ eve’azte em lem teküm mine-lvâ’izîn.

"İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir.

إِنْهَـٰذَآإِلَّاخُلُقُٱلْأَوَّلِينَ١٣٧
İn hâzâ illâ hulüku-l'evvelîn.

Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler.

وَمَانَحْنُبِمُعَذَّبِينَ١٣٨
Vemâ nahnü bimü’azzebîn.

Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler.

فَكَذَّبُوهُفَأَهْلَكْنَـٰهُمْإِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ١٣٩
Fekezzebûhü feehleknâhüm. inne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Böylece onu yalanladılar; Biz de kendilerini yok ettik. Bunda şüphesiz ki ders vardır; ama çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ١٤٠
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.

كَذَّبَتْثَمُودُٱلْمُرْسَلِينَ١٤١
Kezzebet semûdü-lmürselîn.

Semud milleti de peygamberleri yalanladı.

إِذْقَالَلَهُمْأَخُوهُمْصَـٰلِحٌأَلَاتَتَّقُونَ١٤٢
İz kâle lehüm ehûhüm sâlihun elâ tettekûn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

إِنِّىلَكُمْرَسُولٌأَمِينٌ١٤٣
İnnî leküm rasûlün emîn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٤٤
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

وَمَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمِنْأَجْرٍإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٰرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٤٥
Vemâ es'elüküm ’aleyhi min ecr. in ecriye illâ ’alâ rabbi-l’âlemîn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

أَتُتْرَكُونَفِىمَاهَـٰهُنَآءَامِنِينَ١٤٦
Etütrakûne fî mâ hâhünâ âminîn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

فِىجَنَّـٰتٍوَعُيُونٍ١٤٧
Fî cennâtiv ve’uyûn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

وَزُرُوعٍوَنَخْلٍطَلْعُهَاهَضِيمٌ١٤٨
Vezürû’iv venahlin tal’uhâ hedîm.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

وَتَنْحِتُونَمِنَٱلْجِبَالِبُيُوتًافَـٰرِهِينَ١٤٩
Vetenhitûne mine-lcibâli büyûten fârihîn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٥٠
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

وَلَاتُطِيعُوٓاأَمْرَٱلْمُسْرِفِينَ١٥١
Velâ tütî’û emra-lmüsrifîn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

ٱلَّذِينَيُفْسِدُونَفِىٱلْأَرْضِوَلَايُصْلِحُونَ١٥٢
Ellezîne yüfsidûne fi-l'ardi velâ yuslihûn.

Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.

قَالُوٓاإِنَّمَآأَنتَمِنَٱلْمُسَحَّرِينَ١٥٣
Kâlû innemâ ente mine-lmüsehharîn.

"Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge getir" dediler.

مَآأَنتَإِلَّابَشَرٌمِّثْلُنَافَأْتِبِـَٔايَةٍإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ١٥٤
Mâ ente illâ beşerum mislünâ. fe'ti biâyetin in künte mine-ssâdikîn.

"Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge getir" dediler.

قَالَهَـٰذِهِنَاقَةٌلَّهَاشِرْبٌوَلَكُمْشِرْبُيَوْمٍمَّعْلُومٍ١٥٥
Kâle hâzihî nâkatül lehâ şirbüv veleküm şirbü yevmim ma’lûm.

Salih: " İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi.

وَلَاتَمَسُّوهَابِسُوٓءٍفَيَأْخُذَكُمْعَذَابُيَوْمٍعَظِيمٍ١٥٦
Velâ temessûhâ bisûin feye'huzeküm ’azâbü yevmin ’azîm.

Salih: " İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi.

فَعَقَرُوهَافَأَصْبَحُوانَـٰدِمِينَ١٥٧
Fe’akarûhâ feasbehû nâdimîn.

Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular.

فَأَخَذَهُمُٱلْعَذَابُإِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ١٥٨
Feehazehümü-l’azâb. inne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda bir ders vardır, fakat çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ١٥٩
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.

كَذَّبَتْقَوْمُلُوطٍٱلْمُرْسَلِينَ١٦٠
Kezzebet kavmü lûtini-lmürselîn.

Lut milleti de peygamberleri yalanladı.

إِذْقَالَلَهُمْأَخُوهُمْلُوطٌأَلَاتَتَّقُونَ١٦١
İz kâle lehüm ehûhüm lûtun elâ tettekûn.

Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.

إِنِّىلَكُمْرَسُولٌأَمِينٌ١٦٢
İnnî leküm rasûlün emîn.

Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٦٣
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.

وَمَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمِنْأَجْرٍإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٰرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٦٤
Vemâ es'elüküm ’aleyhi min ecr. in ecriye illâ ’alâ rabbi-l’âlemîn.

Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.

أَتَأْتُونَٱلذُّكْرَانَمِنَٱلْعَـٰلَمِينَ١٦٥
Ete'tûne-zzükrâne mine-l’âlemîn.

Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.

وَتَذَرُونَمَاخَلَقَلَكُمْرَبُّكُممِّنْأَزْوَٰجِكُمبَلْأَنتُمْقَوْمٌعَادُونَ١٦٦
Vetezerûne mâ haleka leküm rabbüküm min ezvâciküm. bel entüm kavmün ’âdûn.

Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.

قَالُوالَئِنلَّمْتَنتَهِيَـٰلُوطُلَتَكُونَنَّمِنَٱلْمُخْرَجِينَ١٦٧
Kâlû leil lem tentehi yâ lûtu letekûnenne mine-lmuhracîn.

"Ey Lut! Bu sözlerinden vazgeçmezsen, mutlaka kovulacaksın" dediler.

قَالَإِنِّىلِعَمَلِكُممِّنَٱلْقَالِينَ١٦٨
Kâle innî li’ameliküm mine-lkâlîn.

Lut: "Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapageldiği kötülükten kurtar" dedi.

رَبِّنَجِّنِىوَأَهْلِىمِمَّايَعْمَلُونَ١٦٩
Rabbi neccinî veehlî mimmâ ya’melûn.

Lut: "Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapageldiği kötülükten kurtar" dedi.

فَنَجَّيْنَـٰهُوَأَهْلَهُٓأَجْمَعِينَ١٧٠
Fenecceynâhü veehlehû ecme’în.

Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık.

إِلَّاعَجُوزًافِىٱلْغَـٰبِرِينَ١٧١
İllâ ’acûzen fi-lgâbirîn.

Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık.

ثُمَّدَمَّرْنَاٱلْـَٔاخَرِينَ١٧٢
Sümme demmerne-l'âharîn.

Diğerlerini yerle bir ettik.

وَأَمْطَرْنَاعَلَيْهِممَّطَرًافَسَآءَمَطَرُٱلْمُنذَرِينَ١٧٣
Veemtarnâ ’aleyhim metarâ. fesâe metaru-lmünzerîn.

Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi!

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ١٧٤
İnne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ١٧٥
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.

كَذَّبَأَصْحَـٰبُلْـَٔيْكَةِٱلْمُرْسَلِينَ١٧٦
Kezzebe ashâbü-l'eyketi-lmürselîn.

Ormanlık yerde oturanlar, Eykeliler de peygamberleri yalanladı.

إِذْقَالَلَهُمْشُعَيْبٌأَلَاتَتَّقُونَ١٧٧
İz kâle lehüm şu’aybün elâ tettekûn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

إِنِّىلَكُمْرَسُولٌأَمِينٌ١٧٨
İnnî leküm rasûlün emîn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

فَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ١٧٩
Fetteku-llâhe veetî’ûn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

وَمَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمِنْأَجْرٍإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٰرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٨٠
Vemâ es'elüküm ’aleyhi min ecr. in ecriye illâ ’alâ rabbi-l’âlemîn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

أَوْفُواٱلْكَيْلَوَلَاتَكُونُوامِنَٱلْمُخْسِرِينَ١٨١
Evfü-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuhsirîn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

وَزِنُوابِٱلْقِسْطَاسِٱلْمُسْتَقِيمِ١٨٢
Vezinû bilkistâsi-lmüstekîm.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

وَلَاتَبْخَسُواٱلنَّاسَأَشْيَآءَهُمْوَلَاتَعْثَوْافِىٱلْأَرْضِمُفْسِدِينَ١٨٣
Velâ tebhasü-nnâse eşyâehüm velâ ta’sev fi-l'ardi müfsidîn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

وَٱتَّقُواٱلَّذِىخَلَقَكُمْوَٱلْجِبِلَّةَٱلْأَوَّلِينَ١٨٤
Vetteku-llezî halekaküm velcibillete-l'evvelîn.

Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

قَالُوٓاإِنَّمَآأَنتَمِنَٱلْمُسَحَّرِينَ١٨٥
Kâlû innemâ ente mine-lmüsehharîn.

"Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler.

وَمَآأَنتَإِلَّابَشَرٌمِّثْلُنَاوَإِننَّظُنُّكَلَمِنَٱلْكَـٰذِبِينَ١٨٦
Vemâ ente illâ beşer mislünâ vein nezunnüke lemine-lkâzibîn.

"Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler.

فَأَسْقِطْعَلَيْنَاكِسَفًامِّنَٱلسَّمَآءِإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ١٨٧
Feeskit ’aleynâ kisefem mine-ssemâi in künte mine-ssâdikîn.

"Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler.

قَالَرَبِّىٓأَعْلَمُبِمَاتَعْمَلُونَ١٨٨
Kâle rabbî a’lemü bimâ ta’melûn.

Şuayb: "Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir" dedi.

فَكَذَّبُوهُفَأَخَذَهُمْعَذَابُيَوْمِٱلظُّلَّةِإِنَّهُكَانَعَذَابَيَوْمٍعَظِيمٍ١٨٩
Fekezzebûhü feehazehüm ’azâbü yevmi-zzulleh. innehû kâne ’azâbe yevmin ’azîm.

Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün, azabı büyük bir gündü.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًوَمَاكَانَأَكْثَرُهُممُّؤْمِنِينَ١٩٠
İnne fî zâlike leâyeh. vemâ kâne ekseruhüm mü'minîn.

Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır.

وَإِنَّرَبَّكَلَهُوَٱلْعَزِيزُٱلرَّحِيمُ١٩١
Veinne rabbeke lehüve-l’azîzü-rrahîm.

Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.

وَإِنَّهُلَتَنزِيلُرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٩٢
Veinnehû letenzîlü rabbi-l’âlemîn.

Şüphesiz Kuran Alemlerin Rabbinin indirmesidir.

نَزَلَبِهِٱلرُّوحُٱلْأَمِينُ١٩٣
Nezele bihi-rrûhu-l'emîn.

Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.

عَلَىٰقَلْبِكَلِتَكُونَمِنَٱلْمُنذِرِينَ١٩٤
’alâ kalbike litekûne mine-lmünzirîn.

Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.

بِلِسَانٍعَرَبِىٍّمُّبِينٍ١٩٥
Bilisânin ’arabiyyim mübîn.

Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.

وَإِنَّهُلَفِىزُبُرِٱلْأَوَّلِينَ١٩٦
Veinnehû lefî zübüri-l'evvelîn.

O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir.

أَوَلَمْيَكُنلَّهُمْءَايَةًأَنيَعْلَمَهُعُلَمَـٰٓؤُابَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ١٩٧
Evelem yekül lehüm âyeten ey ya’lemehû ’ulemâü benî isrâîl.

İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?

وَلَوْنَزَّلْنَـٰهُعَلَىٰبَعْضِٱلْأَعْجَمِينَ١٩٨
Velev nezzelnâhü ’alâ ba’di-l'a’cemîn.

Biz Kuran'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı.

فَقَرَأَهُعَلَيْهِممَّاكَانُوابِهِمُؤْمِنِينَ١٩٩
Fekara'ehû ’aleyhim mâ kânû bihî mü'minîn.

Biz Kuran'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı.

كَذَٰلِكَسَلَكْنَـٰهُفِىقُلُوبِٱلْمُجْرِمِينَ٢٠٠
Kezâlike seleknâhü fî kulûbi-lmücrimîn.

Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.

لَايُؤْمِنُونَبِهِحَتَّىٰيَرَوُاٱلْعَذَابَٱلْأَلِيمَ٢٠١
Lâ yü'minûne bihî hattâ yeravu-l’azâbe-l'elîm.

Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.

فَيَأْتِيَهُمبَغْتَةًوَهُمْلَايَشْعُرُونَ٢٠٢
Feye'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş’urûn.

Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.

فَيَقُولُواهَلْنَحْنُمُنظَرُونَ٢٠٣
Feyekûlû hel nahnü münzarûn.

O zaman "Erteye bırakılmaz mıyız?" derler.

أَفَبِعَذَابِنَايَسْتَعْجِلُونَ٢٠٤
Efebi’azâbinâ yesta’cilûn.

Bizim azabımızı mı acele istiyorlardı?

أَفَرَءَيْتَإِنمَّتَّعْنَـٰهُمْسِنِينَ٢٠٥
Eferaeyte im metta’nâhüm sinîn.

Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?

ثُمَّجَآءَهُممَّاكَانُوايُوعَدُونَ٢٠٦
Sümme câehüm mâ kânû yû’adûn.

Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?

مَآأَغْنَىٰعَنْهُممَّاكَانُوايُمَتَّعُونَ٢٠٧
Mâ agnâ ’anhüm mâ kânû yümette’ûn.

Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?

وَمَآأَهْلَكْنَامِنقَرْيَةٍإِلَّالَهَامُنذِرُونَ٢٠٨
Vemâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ münzirûn.

Hiçbir kent halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz.

ذِكْرَىٰوَمَاكُنَّاظَـٰلِمِينَ٢٠٩
Zikrâ. vemâ künnâ zâlimîn.

Hiçbir kent halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz.

وَمَاتَنَزَّلَتْبِهِٱلشَّيَـٰطِينُ٢١٠
Vemâ tenezzelet bihi-şşeyâtîn.

Kuran'ı şeytanlar indirmemiştir.

وَمَايَنبَغِىلَهُمْوَمَايَسْتَطِيعُونَ٢١١
Vemâ yembegî lehüm vemâ yestetî’ûn.

Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez.

إِنَّهُمْعَنِٱلسَّمْعِلَمَعْزُولُونَ٢١٢
İnnehüm ’ani-ssem’i lema’zûlûn.

Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.

فَلَاتَدْعُمَعَٱللَّهِإِلَـٰهًاءَاخَرَفَتَكُونَمِنَٱلْمُعَذَّبِينَ٢١٣
Felâ ted’u me’a-llâhi ilâhen âhara fetekûne mine-lmü’azzebîn.

O halde sakın Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarma, yoksa azap göreceklerden olursun.

وَأَنذِرْعَشِيرَتَكَٱلْأَقْرَبِينَ٢١٤
Veenzir ’aşîrateke-l'akrabîn.

Önce en yakın hısımlarını uyar.

وَٱخْفِضْجَنَاحَكَلِمَنِٱتَّبَعَكَمِنَٱلْمُؤْمِنِينَ٢١٥
Vahfid cenâhake limeni-ttebe’ake mine-lmü'minîn.

Sana uyan müminleri kanatların altına al.

فَإِنْعَصَوْكَفَقُلْإِنِّىبَرِىٓءٌمِّمَّاتَعْمَلُونَ٢١٦
Fein ’asavke fekul innî berîüm mimmâ ta’melûn.

Sana başkaldırırlarsa: "Yaptıklarınızdan uzağım" de.

وَتَوَكَّلْعَلَىٱلْعَزِيزِٱلرَّحِيمِ٢١٧
Vetevekkel ’ale-l’azîzi-rrahîm.

Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.

ٱلَّذِىيَرَىٰكَحِينَتَقُومُ٢١٨
Ellezî yerâke hîne tekûm.

Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.

وَتَقَلُّبَكَفِىٱلسَّـٰجِدِينَ٢١٩
Vetekallübeke fi-ssâcidîn.

Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.

إِنَّهُهُوَٱلسَّمِيعُٱلْعَلِيمُ٢٢٠
İnnehû hüve-ssemî’u-l’alîm.

Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.

هَلْأُنَبِّئُكُمْعَلَىٰمَنتَنَزَّلُٱلشَّيَـٰطِينُ٢٢١
Hel ünebbiüküm ’alâ men tenezzelü-şşeyâtîn.

"Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?" de.

تَنَزَّلُعَلَىٰكُلِّأَفَّاكٍأَثِيمٍ٢٢٢
Tenezzelü ’alâ külli effâkin esîm.

Onlar, günahkar iftiracıların hepsine iner.

يُلْقُونَٱلسَّمْعَوَأَكْثَرُهُمْكَـٰذِبُونَ٢٢٣
Yülkûne-ssem’a veekseruhüm kâzibûn.

Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.

وَٱلشُّعَرَآءُيَتَّبِعُهُمُٱلْغَاوُنَ٢٢٤
Veşşu’arâü yettebi’uhümü-lgâvûn.

O şairlere gelince; onlara azgınlar uyar.

أَلَمْتَرَأَنَّهُمْفِىكُلِّوَادٍيَهِيمُونَ٢٢٥
Elem tera ennehüm fî külli vâdiy yehîmûn.

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?

وَأَنَّهُمْيَقُولُونَمَالَايَفْعَلُونَ٢٢٦
Veennehüm yekûlûne mâ lâ yef’alûn.

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?

إِلَّاٱلَّذِينَءَامَنُواوَعَمِلُواٱلصَّـٰلِحَـٰتِوَذَكَرُواٱللَّهَكَثِيرًاوَٱنتَصَرُوامِنبَعْدِمَاظُلِمُواوَسَيَعْلَمُٱلَّذِينَظَلَمُوٓاأَىَّمُنقَلَبٍيَنقَلِبُونَ٢٢٧
İlle-llezîne âmenû ve’amilu-ssâlihâti vezekerü-llâhe kesîrav ventesarû mim ba’di mâ zulimû. veseya’lemü-llezîne zalemû eyye münkalebiy yenkalibûn.

Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır. Haksızlık eden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay