Neml Suresi
93 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
طسٓتِلْكَءَايَـٰتُٱلْقُرْءَانِوَكِتَابٍمُّبِينٍ١
Tâ-sîn. tilke âyâtü-lkur'âni vekitâbim mübîn.

Ta, Sin, Bunlar Kuran'ın, Kitab-ı Mübin'in ayetleridir.

هُدًىوَبُشْرَىٰلِلْمُؤْمِنِينَ٢
Hüdev vebüşrâ lilmü'minîn.

Bunlar, namaz kılan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan müminlere doğruluk rehberi ve müjdedir.

ٱلَّذِينَيُقِيمُونَٱلصَّلَوٰةَوَيُؤْتُونَٱلزَّكَوٰةَوَهُمبِٱلْـَٔاخِرَةِهُمْيُوقِنُونَ٣
Ellezîne yükîmûne-ssalâte veyü'tûne-zzekâte vehüm bil'âhirati hüm yûkinûn.

Bunlar, namaz kılan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan müminlere doğruluk rehberi ve müjdedir.

إِنَّٱلَّذِينَلَايُؤْمِنُونَبِٱلْـَٔاخِرَةِزَيَّنَّالَهُمْأَعْمَـٰلَهُمْفَهُمْيَعْمَهُونَ٤
İnne-llezîne lâ yü'minûne bil'âhirati zeyyennâ lehüm a’mâlehüm fehüm ya’mehûn.

Ahirete inanmayanların yaptıkları işleri kendilerine güzel göstermişizdir; bu yüzden körü körüne bocalarlar.

أُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَلَهُمْسُوٓءُٱلْعَذَابِوَهُمْفِىٱلْـَٔاخِرَةِهُمُٱلْأَخْسَرُونَ٥
Ülâike-llezîne lehüm sûü-l’azâbi vehüm fi-l'âhirati hümü-l'ahserûn.

Kötü azap işte bunlaradır. Ahirette en çok kayba uğrayacaklar da bunlardır.

وَإِنَّكَلَتُلَقَّىٱلْقُرْءَانَمِنلَّدُنْحَكِيمٍعَلِيمٍ٦
Veinneke letülekke-lkur'âne mil ledün hakîmin ’alîm.

Şüphesiz, Kuran'ı, Hakim ve Alim olan Allah katından almaktasın.

إِذْقَالَمُوسَىٰلِأَهْلِهِٓإِنِّىٓءَانَسْتُنَارًاسَـَٔاتِيكُممِّنْهَابِخَبَرٍأَوْءَاتِيكُمبِشِهَابٍقَبَسٍلَّعَلَّكُمْتَصْطَلُونَ٧
İz kâle mûsâ liehlihî innî ânestü nârâ. seâtîküm minhâ bihaberin ev âtîküm bişihâbin kabesil le’alleküm tastalûn.

Musa, ailesine: "Ben bir ateş gördüm; size oradan ya bir haber getireceğim, yahut ısınasınız diye tutuşmuş bir odun getireceğim" demişti.

فَلَمَّاجَآءَهَانُودِىَأَنبُورِكَمَنفِىٱلنَّارِوَمَنْحَوْلَهَاوَسُبْحَـٰنَٱللَّهِرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٨
Felemmâ câehâ nûdiye em bûrike men fi-nnâri vemen havlehâ. vesübhâne-llâhi rabbi-l’âlemîn.

Oraya geldiğinde, kendisine şöyle nida olunmuştu: "Ateşin yanında olan ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah münezzehtir"

يَـٰمُوسَىٰٓإِنَّهُٓأَنَاٱللَّهُٱلْعَزِيزُٱلْحَكِيمُ٩
Yâ mûsâ innehû ene-llâhü-l’azîzü-lhakîm.

"Ey Musa! Gerçek şu ki, Ben, güçlü ve hakim olan Allah'ım"

وَأَلْقِعَصَاكَفَلَمَّارَءَاهَاتَهْتَزُّكَأَنَّهَاجَآنٌّوَلَّىٰمُدْبِرًاوَلَمْيُعَقِّبْيَـٰمُوسَىٰلَاتَخَفْإِنِّىلَايَخَافُلَدَىَّٱلْمُرْسَلُونَ١٠
Veelki ’asâk. felemmâ raâhâ tehtezzü keennehâ cânnüv vellâ müdbirav velem yü’akkib. yâ mûsâ lâ tehaf innî lâ yehâfü ledeyye-lmürselûn.

"Değneğini at!" Musa, değneğinin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, arkasına bakmadan dönüp kaçtı. "Ey Musa! Korkma; Benim katımda peygamberler korkmaz; yalnız haksızlık eden bunun dışındadır. Kötü hali iyiliğe çeviren kimse bilsin ki Ben şüphesiz bağışlarım, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz çıksın. Gerçekten onlar yoldan çıkmış bir millettir."

إِلَّامَنظَلَمَثُمَّبَدَّلَحُسْنًابَعْدَسُوٓءٍفَإِنِّىغَفُورٌرَّحِيمٌ١١
İllâ men zaleme sümme beddele husnem ba’de sûin feinnî gafûrur rahîm.

"Değneğini at!" Musa, değneğinin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, arkasına bakmadan dönüp kaçtı. "Ey Musa! Korkma; Benim katımda peygamberler korkmaz; yalnız haksızlık eden bunun dışındadır. Kötü hali iyiliğe çeviren kimse bilsin ki Ben şüphesiz bağışlarım, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz çıksın. Gerçekten onlar yoldan çıkmış bir millettir."

وَأَدْخِلْيَدَكَفِىجَيْبِكَتَخْرُجْبَيْضَآءَمِنْغَيْرِسُوٓءٍفِىتِسْعِءَايَـٰتٍإِلَىٰفِرْعَوْنَوَقَوْمِهِٓإِنَّهُمْكَانُواقَوْمًافَـٰسِقِينَ١٢
Veedhil yedeke fî ceybike tahruc beydâe min gayri sûin fî tis’i âyâtin ilâ fir’avne vekavmih. innehüm kânû kavmen fâsikîn.

"Değneğini at!" Musa, değneğinin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, arkasına bakmadan dönüp kaçtı. "Ey Musa! Korkma; Benim katımda peygamberler korkmaz; yalnız haksızlık eden bunun dışındadır. Kötü hali iyiliğe çeviren kimse bilsin ki Ben şüphesiz bağışlarım, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz çıksın. Gerçekten onlar yoldan çıkmış bir millettir."

فَلَمَّاجَآءَتْهُمْءَايَـٰتُنَامُبْصِرَةًقَالُواهَـٰذَاسِحْرٌمُّبِينٌ١٣
Felemmâ câethüm âyâtünâ mübsiraten kâlû hâzâ sihrum mübîn.

Ayetlerimiz gözlerinin önüne serilince: "Bu apaçık bir sihirdir" dediler.

وَجَحَدُوابِهَاوَٱسْتَيْقَنَتْهَآأَنفُسُهُمْظُلْمًاوَعُلُوًّافَٱنظُرْكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلْمُفْسِدِينَ١٤
Vecehadû bihâ vesteykanethâ enfüsühüm zulmev ve’ulüvvâ. fenzur keyfe kâne ’âkibetü-lmüfsidîn.

Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

وَلَقَدْءَاتَيْنَادَاوُدَوَسُلَيْمَـٰنَعِلْمًاوَقَالَاٱلْحَمْدُلِلَّهِٱلَّذِىفَضَّلَنَاعَلَىٰكَثِيرٍمِّنْعِبَادِهِٱلْمُؤْمِنِينَ١٥
Velekad âteynâ dâvûde vesüleymâne ’ilmâ. vekâle-lhamdü lillâhi-llezî feddalenâ ’alâ kesîrim min ’ibâdihi-lmü'minîn.

And olsun ki, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi "Bizi mümin kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun" dediler.

وَوَرِثَسُلَيْمَـٰنُدَاوُدَوَقَالَيَـٰٓأَيُّهَاٱلنَّاسُعُلِّمْنَامَنطِقَٱلطَّيْرِوَأُوتِينَامِنكُلِّشَىْءٍإِنَّهَـٰذَالَهُوَٱلْفَضْلُٱلْمُبِينُ١٦
Veverise süleymânü dâvûde vekâle yâ eyyühe-nnâsü ’ullimnâ mentika-ttayri veûtînâ min külli şey'. inne hâzâ lehüve-lfadlü-lmübîn.

Süleyman Davud'a varis oldu: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize herşeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur" dedi.

وَحُشِرَلِسُلَيْمَـٰنَجُنُودُهُمِنَٱلْجِنِّوَٱلْإِنسِوَٱلطَّيْرِفَهُمْيُوزَعُونَ١٧
Vehuşira lisüleymâne cünûdühû mine-lcinni vel'insi vettayri fehüm yûza’ûn.

Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil olan ordusu toplandı. Hepsi toplu olarak gidiyorlardı.

حَتَّىٰٓإِذَآأَتَوْاعَلَىٰوَادِٱلنَّمْلِقَالَتْنَمْلَةٌيَـٰٓأَيُّهَاٱلنَّمْلُٱدْخُلُوامَسَـٰكِنَكُمْلَايَحْطِمَنَّكُمْسُلَيْمَـٰنُوَجُنُودُهُوَهُمْلَايَشْعُرُونَ١٨
Hattâ izâ etev ’alâ vâdi-nnemli kâlet nemletüy yâ eyyühe-nnemlü-dhulû mesâkineküm. lâ yahtimenneküm süleymânü vecünûdühû vehüm lâ yeş’urûn.

Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir dişi (kraliçe) karınca: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin" dedi.

فَتَبَسَّمَضَاحِكًامِّنقَوْلِهَاوَقَالَرَبِّأَوْزِعْنِىٓأَنْأَشْكُرَنِعْمَتَكَٱلَّتِىٓأَنْعَمْتَعَلَىَّوَعَلَىٰوَٰلِدَىَّوَأَنْأَعْمَلَصَـٰلِحًاتَرْضَىٰهُوَأَدْخِلْنِىبِرَحْمَتِكَفِىعِبَادِكَٱلصَّـٰلِحِينَ١٩
Fetebesseme dâhikem min kavlihâ vekâle rabbi evzi’nî en eşküra ni’meteke-lletî en’amte ’aleyye ve’alâ vâlideyye veen a’mele sâlihan terdâhü veedhilnî birahmetike fî ’ibâdike-ssâlihîn.

Süleyman, onun sözüne hafifçe güldü ve: "Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde, hoşnut olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kullarının arasına koy" dedi.

وَتَفَقَّدَٱلطَّيْرَفَقَالَمَالِىَلَآأَرَىٱلْهُدْهُدَأَمْكَانَمِنَٱلْغَآئِبِينَ٢٠
Vetefekkade-ttayra fekâle mâ liye lâ era-lhüdhüd. em kâne mine-lgâibîn.

Süleyman, kuşları araştırarak: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı? Bana apaçık bir delil getirmelidir; yoksa onu ya şiddetli bir azaba uğratırım yahut keserim" dedi.

لَأُعَذِّبَنَّهُعَذَابًاشَدِيدًاأَوْلَأَاذْبَحَنَّهُٓأَوْلَيَأْتِيَنِّىبِسُلْطَـٰنٍمُّبِينٍ٢١
Leü’azzibennehû ’azâben şedîden ev leezbehannehû ev leye'tiyennî bisültânim mübîn.

Süleyman, kuşları araştırarak: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı? Bana apaçık bir delil getirmelidir; yoksa onu ya şiddetli bir azaba uğratırım yahut keserim" dedi.

فَمَكَثَغَيْرَبَعِيدٍفَقَالَأَحَطتُبِمَالَمْتُحِطْبِهِوَجِئْتُكَمِنسَبَإٍبِنَبَإٍيَقِينٍ٢٢
Femekese gayra be’îdin fekâle ehattü bimâ lem tühit bihî veci'tüke min sebeim binebeiy yekîn.

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: "Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur" dedi.

إِنِّىوَجَدتُّٱمْرَأَةًتَمْلِكُهُمْوَأُوتِيَتْمِنكُلِّشَىْءٍوَلَهَاعَرْشٌعَظِيمٌ٢٣
İnnî vecettü-mraeten temlikühüm veûtiyet min külli şey'iv velehâ ’arşün ’azîm.

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: "Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur" dedi.

وَجَدتُّهَاوَقَوْمَهَايَسْجُدُونَلِلشَّمْسِمِندُونِٱللَّهِوَزَيَّنَلَهُمُٱلشَّيْطَـٰنُأَعْمَـٰلَهُمْفَصَدَّهُمْعَنِٱلسَّبِيلِفَهُمْلَايَهْتَدُونَ٢٤
Vecettühâ vekavmehâ yescüdûne lişşemsi min dûni-llâhi vezeyyene lehümü-şşeytânü a’mâlehüm fesaddehüm ’ani-ssebîli fehüm lâ yehtedûn.

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: "Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur" dedi.

أَلَّايَسْجُدُوالِلَّهِٱلَّذِىيُخْرِجُٱلْخَبْءَفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَيَعْلَمُمَاتُخْفُونَوَمَاتُعْلِنُونَ٢٥
Ellâ yescüdû lillâhi-llezî yuhricü-lhab'e fi-ssemâvâti vel'ardi veya’lemü mâ tuhfûne vemâ tü’linûn.

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: "Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur" dedi.

ٱللَّهُلَآإِلَـٰهَإِلَّاهُوَرَبُّٱلْعَرْشِٱلْعَظِيمِ٢٦
Allâhü lâ ilâhe illâ hüve rabbü-l’arşi-l’azîm.

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: "Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, herşeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur" dedi.

قَالَسَنَنظُرُأَصَدَقْتَأَمْكُنتَمِنَٱلْكَـٰذِبِينَ٢٧
Kâle senenzuru esadakte em künte mine-lkâzibîn.

Süleyman şöyle söyledi: "Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız."

ٱذْهَببِّكِتَـٰبِىهَـٰذَافَأَلْقِهْإِلَيْهِمْثُمَّتَوَلَّعَنْهُمْفَٱنظُرْمَاذَايَرْجِعُونَ٢٨
İzheb bikitâbî hâzâ feelkih ileyhim sümme tevelle ’anhüm fenzur mâzâ yerci’ûn.

"Şu yazımı götür, onlara at, sonra bir yana çekil, varacakları sonuca bak."

قَالَتْيَـٰٓأَيُّهَاٱلْمَلَؤُاإِنِّىٓأُلْقِىَإِلَىَّكِتَـٰبٌكَرِيمٌ٢٩
Kâlet yâ eyyühe-lmeleü innî ülkiye ileyye kitâbün kerîm.

Sebe melikesi: "Ey ileri gelenler! Bana, Bismillahirrahmanirrahim diye başlayan ve 'sakın bana karşı baş kaldırmayın ve teslim olarak gelin' diyen Süleyman'dan gönderilen önemli bir mektup bırakıldı" dedi.

إِنَّهُمِنسُلَيْمَـٰنَوَإِنَّهُبِسْمِٱللَّهِٱلرَّحْمَـٰنِٱلرَّحِيمِ٣٠
İnnehû min süleymâne veinnehû bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.

Sebe melikesi: "Ey ileri gelenler! Bana, Bismillahirrahmanirrahim diye başlayan ve 'sakın bana karşı baş kaldırmayın ve teslim olarak gelin' diyen Süleyman'dan gönderilen önemli bir mektup bırakıldı" dedi.

أَلَّاتَعْلُواعَلَىَّوَأْتُونِىمُسْلِمِينَ٣١
Ellâ ta’lû ’aleyye ve'tûnî müslimîn.

Sebe melikesi: "Ey ileri gelenler! Bana, Bismillahirrahmanirrahim diye başlayan ve 'sakın bana karşı baş kaldırmayın ve teslim olarak gelin' diyen Süleyman'dan gönderilen önemli bir mektup bırakıldı" dedi.

قَالَتْيَـٰٓأَيُّهَاٱلْمَلَؤُاأَفْتُونِىفِىٓأَمْرِىمَاكُنتُقَاطِعَةًأَمْرًاحَتَّىٰتَشْهَدُونِ٣٢
Kâlet yâ eyyühe-lmeleü eftûnî fî emrî. mâ küntü kâti’aten emran hattâ teşhedûn.

"Ey ileri gelenler! Vereceğim emir hakkında bana fikrinizi söyleyin; siz benim yanımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin bir hüküm vermem" dedi.

قَالُوانَحْنُأُولُواقُوَّةٍوَأُولُوابَأْسٍشَدِيدٍوَٱلْأَمْرُإِلَيْكِفَٱنظُرِىمَاذَاتَأْمُرِينَ٣٣
Kâlû nahnü ülû kuvvetiv veülû be'sin şedîdiv vel'emru ileyki fenzurî mâzâ te'mürîn.

"Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, emir senindir, sen emretmene bak."

قَالَتْإِنَّٱلْمُلُوكَإِذَادَخَلُواقَرْيَةًأَفْسَدُوهَاوَجَعَلُوٓاأَعِزَّةَأَهْلِهَآأَذِلَّةًوَكَذَٰلِكَيَفْعَلُونَ٣٤
Kâlet inne-lmülûke izâ dehalû karyeten efsedûhâ vece’alû e’izzete ehlihâ ezilleh. vekezâlike yef’alûn.

Melike: "Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar. Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım" dedi.

وَإِنِّىمُرْسِلَةٌإِلَيْهِمبِهَدِيَّةٍفَنَاظِرَةٌبِمَيَرْجِعُٱلْمُرْسَلُونَ٣٥
Veinnî mürsiletün ileyhim bihediyyetin fenâziratüm bime yerci’u-lmürselûn.

Melike: "Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar. Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım" dedi.

فَلَمَّاجَآءَسُلَيْمَـٰنَقَالَأَتُمِدُّونَنِبِمَالٍفَمَآءَاتَىٰنَِٱللَّهُخَيْرٌمِّمَّآءَاتَىٰكُمبَلْأَنتُمبِهَدِيَّتِكُمْتَفْرَحُونَ٣٦
Felemmâ câe süleymâne kâle etümiddûnenî bimâl. femâ etâniye-llâhü hayrum mimmâ âtâküm. bel entüm bihediyyetiküm tefrahûn.

Süleyman'a geldiklerinde: "Bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Ama belki de siz hediyenizle sevinirsiniz. Onlara dön! And olsun ki, güç yetiremeyecekleri bir ordu ile gelir onları oradan alçalmış ve küçük düşmüş olarak çıkarırız" dedi.

ٱرْجِعْإِلَيْهِمْفَلَنَأْتِيَنَّهُمبِجُنُودٍلَّاقِبَلَلَهُمبِهَاوَلَنُخْرِجَنَّهُممِّنْهَآأَذِلَّةًوَهُمْصَـٰغِرُونَ٣٧
İrci’ ileyhim felene'tiyennehüm bicünûdil lâ kibele lehüm bihâ velenuhricennehüm minhâ ezilletev vehüm sâgirûn.

Süleyman'a geldiklerinde: "Bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Ama belki de siz hediyenizle sevinirsiniz. Onlara dön! And olsun ki, güç yetiremeyecekleri bir ordu ile gelir onları oradan alçalmış ve küçük düşmüş olarak çıkarırız" dedi.

قَالَيَـٰٓأَيُّهَاٱلْمَلَؤُاأَيُّكُمْيَأْتِينِىبِعَرْشِهَاقَبْلَأَنيَأْتُونِىمُسْلِمِينَ٣٨
Kâle yâ eyyühe-lmeleü eyyüküm ye'tînî bi’arşihâ kable ey ye'tûnî müslimîn.

Süleyman: "Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir?" dedi.

قَالَعِفْرِيتٌمِّنَٱلْجِنِّأَنَاءَاتِيكَبِهِقَبْلَأَنتَقُومَمِنمَّقَامِكَوَإِنِّىعَلَيْهِلَقَوِىٌّأَمِينٌ٣٩
Kâle ’ifrîtüm mine-lcinni ene âtîke bihî kable en tekûme mim mekâmik. veinnî ’aleyhi lekaviyyün emîn.

Cinlerden bir ifrit: "Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim" dedi.

قَالَٱلَّذِىعِندَهُعِلْمٌمِّنَٱلْكِتَـٰبِأَنَاءَاتِيكَبِهِقَبْلَأَنيَرْتَدَّإِلَيْكَطَرْفُكَفَلَمَّارَءَاهُمُسْتَقِرًّاعِندَهُقَالَهَـٰذَامِنفَضْلِرَبِّىلِيَبْلُوَنِىٓءَأَشْكُرُأَمْأَكْفُرُوَمَنشَكَرَفَإِنَّمَايَشْكُرُلِنَفْسِهِوَمَنكَفَرَفَإِنَّرَبِّىغَنِىٌّكَرِيمٌ٤٠
Kâle-llezî ’indehû ’ilmüm mine-lkitâbi ene âtîke bihî kable ey yertedde ileyke tarfük. felemmâ raâhü müstekirran ’indehû kâle hâzâ min fadli rabbî. liyeblüvenî eeşküru em ekfür. vemen şekera feinnemâ yeşküru linefsih. vemen kefera feinne rabbî ganiyyün kerîm.

Kitabın bilgisine sahip olan biri: "Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: "Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir" dedi.

قَالَنَكِّرُوالَهَاعَرْشَهَانَنظُرْأَتَهْتَدِىٓأَمْتَكُونُمِنَٱلَّذِينَلَايَهْتَدُونَ٤١
Kâle nekkirû lehâ ’arşehâ nenzur etehtedî em tekûnü mine-llezîne lâ yehtedûn.

Süleyman "Onun tahtını tanınmaz hale getirin, bakalım tanıyabilecek mi yoksa tanıyamayacak mı?" (yola gelecek mi, yoksa yola gelmeyenlerden mi olacak?) dedi.

فَلَمَّاجَآءَتْقِيلَأَهَـٰكَذَاعَرْشُكِقَالَتْكَأَنَّهُهُوَوَأُوتِينَاٱلْعِلْمَمِنقَبْلِهَاوَكُنَّامُسْلِمِينَ٤٢
Felemmâ câet kîle ehâkezâ ’arşük. kâlet keennehû hû. veûtîne-l’ilme min kablihâ vekünnâ müslimîn.

Melike geldiğinde "Senin tahtın böyle miydi?" denildi. O da "Sanki odur, daha önce bize bilgi verilmişti ve teslim olmuştuk" dedi.

وَصَدَّهَامَاكَانَتتَّعْبُدُمِندُونِٱللَّهِإِنَّهَاكَانَتْمِنقَوْمٍكَـٰفِرِينَ٤٣
Vesaddehâ mâ kânet ta’büdü min dûni-llâh. innehâ kânet min kavmin kâfirîn.

Melikeyi o zamana kadar alıkoyan, Allah'tan başka taptığı şeylerdi; çünkü kendisi inkarcı bir millettendi.

قِيلَلَهَاٱدْخُلِىٱلصَّرْحَفَلَمَّارَأَتْهُحَسِبَتْهُلُجَّةًوَكَشَفَتْعَنسَاقَيْهَاقَالَإِنَّهُصَرْحٌمُّمَرَّدٌمِّنقَوَارِيرَقَالَتْرَبِّإِنِّىظَلَمْتُنَفْسِىوَأَسْلَمْتُمَعَسُلَيْمَـٰنَلِلَّهِرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٤٤
Kîle lehe-dhuli-ssarh. felemmâ raethü hasibethü lüccetev vekeşefet ’an sâkayhâ. kâle innehû sarhum mümerradüm min kavârîr. kâlet rabbi innî zalemtü nefsî veeslemtü me’a süleymâne lillâhi rabbi-l’âlemîn.

Ona: "Köşke gir" dendi; salonu görünce, onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleyman: "Doğrusu bu camdan yapılmış mücella bir salondur" dedi. Melike: "Rabbim! Şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman'la beraber, Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" dedi.

وَلَقَدْأَرْسَلْنَآإِلَىٰثَمُودَأَخَاهُمْصَـٰلِحًاأَنِٱعْبُدُواٱللَّهَفَإِذَاهُمْفَرِيقَانِيَخْتَصِمُونَ٤٥
Velekad erselnâ ilâ semûde ehâhüm sâlihan eni-’büdü-llâhe feizâ hüm ferîkâni yahtesimûn.

And olsun ki, Semud milletine kardeşleri Salih'i "Allah'a kulluk ediniz" desin diye gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümreye ayrıldılar.

قَالَيَـٰقَوْمِلِمَتَسْتَعْجِلُونَبِٱلسَّيِّئَةِقَبْلَٱلْحَسَنَةِلَوْلَاتَسْتَغْفِرُونَٱللَّهَلَعَلَّكُمْتُرْحَمُونَ٤٦
Kâle yâ kavmi lime testa’cilûne bisseyyieti kable-lhaseneh. levlâ testagfirûne-llâhe le’alleküm türhamûn.

Salih: "Ey milletim! Niye iyilikten önce, acele kötülük istiyorsunuz? Merhamet olunasınız diye Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı?" dedi.

قَالُواٱطَّيَّرْنَابِكَوَبِمَنمَّعَكَقَالَطَـٰٓئِرُكُمْعِندَٱللَّهِبَلْأَنتُمْقَوْمٌتُفْتَنُونَ٤٧
Kâlu-ttayyernâ bike vebimem me’ak. kâle tâiruküm ’inde-llâhi bel entüm kavmün tüftenûn.

"Sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık" dediler. Salih: "Uğursuzluğunuz Allah katındandır; belki imtihana çekilen bir milletsiniz" dedi.

وَكَانَفِىٱلْمَدِينَةِتِسْعَةُرَهْطٍيُفْسِدُونَفِىٱلْأَرْضِوَلَايُصْلِحُونَ٤٨
Vekâne fi-lmedîneti tis’atü rahtiy yüfsidûne fi-l'ardi velâ yuslihûn.

O şehirde, yeryüzünde bozgunculuk yapan, düzeltmeye uğraşmayan dokuz kişi (çete) vardı.

قَالُواتَقَاسَمُوابِٱللَّهِلَنُبَيِّتَنَّهُوَأَهْلَهُثُمَّلَنَقُولَنَّلِوَلِيِّهِمَاشَهِدْنَامَهْلِكَأَهْلِهِوَإِنَّالَصَـٰدِقُونَ٤٩
Kâlû tekâsemû billâhi lenübeyyitennehû veehlehû sümme lenekûlenne liveliyyihî mâ şehidnâ mehlike ehlihî veinnâ lesâdikûn.

"Biz gece ona ve ailesine baskın verelim, sonra da onun dostuna, ailesinin yok edilişinde bulunmadık, şüphesiz biz doğru söylüyoruz, diyelim" diye aralarında Allah'a yemin ettiler.

وَمَكَرُوامَكْرًاوَمَكَرْنَامَكْرًاوَهُمْلَايَشْعُرُونَ٥٠
Vemekerû mekrav vemekernâ mekrav vehüm lâ yeş’urûn.

Onlar bir düzen kurdular. Biz farkettirmeden düzenlerini bozduk.

فَٱنظُرْكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُمَكْرِهِمْأَنَّادَمَّرْنَـٰهُمْوَقَوْمَهُمْأَجْمَعِينَ٥١
Fenzur keyfe kâne ’âkibetü mekrihim ennâ demmernâhüm vekavmehüm ecme’în.

Hilelerinin sonunun nasıl olduğuna bir bak! Biz onları ve milletlerini, hepsini, yerle bir ettik.

فَتِلْكَبُيُوتُهُمْخَاوِيَةًبِمَاظَلَمُوٓاإِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًلِّقَوْمٍيَعْلَمُونَ٥٢
Fetilke büyûtühüm hâviyetem bimâ zalemû. inne fî zâlike leâyetel likavmiy ya’lemûn.

İşte, haksızlıklarına karşılık çökmüş bulunan evleri! Bunda, bilen bir millet için şüphesiz, ders vardır.

وَأَنجَيْنَاٱلَّذِينَءَامَنُواوَكَانُوايَتَّقُونَ٥٣
Veenceyne-llezîne âmenû vekânû yettekûn.

İnanıp Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtardık.

وَلُوطًاإِذْقَالَلِقَوْمِهِٓأَتَأْتُونَٱلْفَـٰحِشَةَوَأَنتُمْتُبْصِرُونَ٥٤
Velûtan iz kâle likavmihî ete'tûne-lfâhişete veentüm tübsirûn.

Lut'u da gönderdik; milletine şöyle dedi: "Göz göre göre bir hayasızlık mı yapıyorsunuz?"

أَئِنَّكُمْلَتَأْتُونَٱلرِّجَالَشَهْوَةًمِّندُونِٱلنِّسَآءِبَلْأَنتُمْقَوْمٌتَجْهَلُونَ٥٥
Einneküm lete'tûne-rricâle şehvetem min dûni-nnisâi. bel entüm kavmün techelûn.

"Kadınları bırakıp, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz; evet, siz cahil bir milletsiniz."

فَمَاكَانَجَوَابَقَوْمِهِٓإِلَّآأَنقَالُوٓاأَخْرِجُوٓاءَالَلُوطٍمِّنقَرْيَتِكُمْإِنَّهُمْأُنَاسٌيَتَطَهَّرُونَ٥٦
Femâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâlû ahricû âle lûtim min karyetiküm. innehüm ünâsüy yetetahherûn.

Milletinin cevabı sadece: "Lut'un ailesini kasabanızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya çalışan insanlarmış" demek oldu.

فَأَنجَيْنَـٰهُوَأَهْلَهُٓإِلَّاٱمْرَأَتَهُقَدَّرْنَـٰهَامِنَٱلْغَـٰبِرِينَ٥٧
Feenceynâhü veehlehû ille-mraeteh. kaddernâhâ mine-lgâbirîn.

Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk.

وَأَمْطَرْنَاعَلَيْهِممَّطَرًافَسَآءَمَطَرُٱلْمُنذَرِينَ٥٨
Veemtarnâ ’aleyhim metarâ. fesâe metaru-lmünzerîn.

Geride kalanların üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi!

قُلِٱلْحَمْدُلِلَّهِوَسَلَـٰمٌعَلَىٰعِبَادِهِٱلَّذِينَٱصْطَفَىٰٓءَآللَّهُخَيْرٌأَمَّايُشْرِكُونَ٥٩
Kuli-lhamdü lillâhi veselâmün ’alâ ’ibâdihi-llezîne-stafâ. ellâhü hayrun emmâ yüşrikûn.

De ki: "Hamd Allah'a mahsustur, seçtiği kullarına selam olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?"

أَمَّنْخَلَقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَوَأَنزَلَلَكُممِّنَٱلسَّمَآءِمَآءًفَأَنبَتْنَابِهِحَدَآئِقَذَاتَبَهْجَةٍمَّاكَانَلَكُمْأَنتُنبِتُواشَجَرَهَآأَءِلَـٰهٌمَّعَٱللَّهِبَلْهُمْقَوْمٌيَعْدِلُونَ٦٠
Emmen haleka-ssemâvâti vel'arda veenzele leküm mine-ssemâi mââ. feembetnâ bihî hadâika zâte behceh. mâ kâne leküm en tümbitû şecerahâ. eilâhüm me’a-llâh. bel hüm kavmüy ya’dilûn.

Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; onlar taptıklarını Allah'a eşit tutan bir millettir.

أَمَّنجَعَلَٱلْأَرْضَقَرَارًاوَجَعَلَخِلَـٰلَهَآأَنْهَـٰرًاوَجَعَلَلَهَارَوَٰسِىَوَجَعَلَبَيْنَٱلْبَحْرَيْنِحَاجِزًاأَءِلَـٰهٌمَّعَٱللَّهِبَلْأَكْثَرُهُمْلَايَعْلَمُونَ٦١
Emmen ce’ale-l'arda karârav vece’ale hilâlehâ enhârav vece’ale lehâ ravâsiye vece’ale beyne-lbahrayni hâcizâ. eilâhüm me’a-llâh. bel ekseruhüm lâ ya’lemûn.

Yoksa yeri, yaratıklarının oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar meydana getiren, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; çoğu bilmezler.

أَمَّنيُجِيبُٱلْمُضْطَرَّإِذَادَعَاهُوَيَكْشِفُٱلسُّوٓءَوَيَجْعَلُكُمْخُلَفَآءَٱلْأَرْضِأَءِلَـٰهٌمَّعَٱللَّهِقَلِيلًامَّاتَذَكَّرُونَ٦٢
Emmey yücîbü-lmudtarra izâ de’âhü veyekşifü-ssûe veyec’alüküm hulefâe-l'ard. eilâhüm me’a-llâh. kalîlem mâ tezekkerûn.

Yoksa, darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mi? Pek kıt düşünüyorsunuz.

أَمَّنيَهْدِيكُمْفِىظُلُمَـٰتِٱلْبَرِّوَٱلْبَحْرِوَمَنيُرْسِلُٱلرِّيَـٰحَبُشْرًابَيْنَيَدَىْرَحْمَتِهِٓأَءِلَـٰهٌمَّعَٱللَّهِتَعَـٰلَىٱللَّهُعَمَّايُشْرِكُونَ٦٣
Emmey yehdîküm fî zulümâti-lberri velbahri vemey yürsilü-rriyâha büşram beyne yedey rahmetih. eilâhüm me’a-llâh. te’âle-llâhü ’ammâ yüşrikûn.

Yoksa, karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Allah, koştukları eşlerden yücedir.

أَمَّنيَبْدَؤُاٱلْخَلْقَثُمَّيُعِيدُهُوَمَنيَرْزُقُكُممِّنَٱلسَّمَآءِوَٱلْأَرْضِأَءِلَـٰهٌمَّعَٱللَّهِقُلْهَاتُوابُرْهَـٰنَكُمْإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ٦٤
Emmey yebdeü-lhalka sümme yü’îdühû vemey yerzükuküm mine-ssemâi vel'ard. eilâhüm me’a-llâh. kul hâtû bürhâneküm in küntüm sâdikîn.

Yoksa, önce yaratan, sonra da yaratmayı tekrar edecek olan; size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? De ki: "Eğer doğru sözlülerden iseniz, açık delilinizi getirin."

قُللَّايَعْلَمُمَنفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِٱلْغَيْبَإِلَّاٱللَّهُوَمَايَشْعُرُونَأَيَّانَيُبْعَثُونَ٦٥
Kul lâ ya’lemü men fi-ssemâvâti vel'ardi-lgaybe ille-llâh. vemâ yeş’urûne eyyâne yüb’asûn.

De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur." Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

بَلِٱدَّٰرَكَعِلْمُهُمْفِىٱلْـَٔاخِرَةِبَلْهُمْفِىشَكٍّمِّنْهَابَلْهُممِّنْهَاعَمُونَ٦٦
Beli-ddârake ’ilmühüm fi-l'âhirah. bel hüm fî şekkim minhâ. bel hüm minhâ ’amûn.

Ahirete dair bilgileri yeterli midir? Hayır; ondan şüphe etmektedirler. Hayır; ona karşı kördürler.

وَقَالَٱلَّذِينَكَفَرُوٓاأَءِذَاكُنَّاتُرَٰبًاوَءَابَآؤُنَآأَئِنَّالَمُخْرَجُونَ٦٧
Vekâle-llezîne keferû eizâ künnâ türâbev veâbâünâ einnâ lemuhracûn.

İnkar edenler: "Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha önce babalarımız da, and olsun ki, tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.

لَقَدْوُعِدْنَاهَـٰذَانَحْنُوَءَابَآؤُنَامِنقَبْلُإِنْهَـٰذَآإِلَّآأَسَـٰطِيرُٱلْأَوَّلِينَ٦٨
Lekad vu’idnâ hâzâ nahnü veâbâünâ min kablü in hâzâ illâ esâtîru-l'evvelîn.

İnkar edenler: "Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha önce babalarımız da, and olsun ki, tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.

قُلْسِيرُوافِىٱلْأَرْضِفَٱنظُرُواكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلْمُجْرِمِينَ٦٩
Kul sîrû fi-l'ardi fenzurû keyfe kâne ’âkibetü-lmücrimîn.

De ki: "Yeryüzünde gezin, suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın."

وَلَاتَحْزَنْعَلَيْهِمْوَلَاتَكُنفِىضَيْقٍمِّمَّايَمْكُرُونَ٧٠
Velâ tahzen ’aleyhim velâ tekün fî daykim mimmâ yemkürûn.

Onlara üzülme. Hilelerine karşı da sıkılma.

وَيَقُولُونَمَتَىٰهَـٰذَاٱلْوَعْدُإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ٧١
Veyekûlûne metâ hâze-lva’dü in küntüm sâdikîn.

Onlar: "Eğer doğru söylüyorsanız, bildirin, bu sözünüz ne zaman yerine gelecektir?" derler.

قُلْعَسَىٰٓأَنيَكُونَرَدِفَلَكُمبَعْضُٱلَّذِىتَسْتَعْجِلُونَ٧٢
Kul ’asâ ey yekûne radife leküm ba’du-llezî testa’cilûn.

De ki: "Acele ettiğiniz şeyin bir kısmı belki hemen başınıza gelir."

وَإِنَّرَبَّكَلَذُوفَضْلٍعَلَىٱلنَّاسِوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَهُمْلَايَشْكُرُونَ٧٣
Veinne rabbeke lezû fadlin ’ale-nnâsi velâkinne ekserahüm lâ yeşkürûn.

Doğrusu Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

وَإِنَّرَبَّكَلَيَعْلَمُمَاتُكِنُّصُدُورُهُمْوَمَايُعْلِنُونَ٧٤
Veinne rabbeke leya’lemü mâ tükinnü sudûruhüm vemâ yü’linûn.

Şüphesiz Rabbin onların gönüllerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

وَمَامِنْغَآئِبَةٍفِىٱلسَّمَآءِوَٱلْأَرْضِإِلَّافِىكِتَـٰبٍمُّبِينٍ٧٥
Vemâ min gâibetin fi-ssemâi vel'ardi illâ fî kitâbim mübîn.

Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.

إِنَّهَـٰذَاٱلْقُرْءَانَيَقُصُّعَلَىٰبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَأَكْثَرَٱلَّذِىهُمْفِيهِيَخْتَلِفُونَ٧٦
İnne hâze-lkur'âne yekussu ’alâ benî isrâîle eksera-llezî hüm fîhi yahtelifûn.

Doğrusu bu Kuran, İsrailoğullarına, ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır.

وَإِنَّهُلَهُدًىوَرَحْمَةٌلِّلْمُؤْمِنِينَ٧٧
Veinnehû lehüdev verahmetül lilmü'minîn.

Doğrusu Kuran, inananlara doğruluk rehberi ve rahmettir.

إِنَّرَبَّكَيَقْضِىبَيْنَهُمبِحُكْمِهِوَهُوَٱلْعَزِيزُٱلْعَلِيمُ٧٨
İnne rabbeke yakdî beynehüm bihukmih. vehüve-l’azîzü-l’alîm.

Rabbin şüphesiz, aralarında, kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir.

فَتَوَكَّلْعَلَىٱللَّهِإِنَّكَعَلَىٱلْحَقِّٱلْمُبِينِ٧٩
Fetevekkel ’ale-llâh. inneke ’ale-lhakki-lmübîn.

Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.

إِنَّكَلَاتُسْمِعُٱلْمَوْتَىٰوَلَاتُسْمِعُٱلصُّمَّٱلدُّعَآءَإِذَاوَلَّوْامُدْبِرِينَ٨٠
İnneke lâ tüsmi’u-lmevtâ velâ tüsmi’u-ssumme-ddü’âe izâ vellev müdbirîn.

Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

وَمَآأَنتَبِهَـٰدِىٱلْعُمْىِعَنضَلَـٰلَتِهِمْإِنتُسْمِعُإِلَّامَنيُؤْمِنُبِـَٔايَـٰتِنَافَهُممُّسْلِمُونَ٨١
Vemâ ente bihâdi-l’umyi ’an dalâletihim. in tüsmi’u illâ mey yü'minü biâyâtinâ fehüm müslimûn.

Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin; ancak ayetlerimize inananlara sen duyurabilirsin; işte onlar Müslümanlardır.

وَإِذَاوَقَعَٱلْقَوْلُعَلَيْهِمْأَخْرَجْنَالَهُمْدَآبَّةًمِّنَٱلْأَرْضِتُكَلِّمُهُمْأَنَّٱلنَّاسَكَانُوابِـَٔايَـٰتِنَالَايُوقِنُونَ٨٢
Veizâ veka’a-lkavlü ’aleyhim ahracnâ lehüm dâbbetem mine-l'ardi tükellimühüm enne-nnâse kânû biâyâtinâ lâ yûkinûn.

Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan çıkarırız ki o, onlara, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıkların söyler.

وَيَوْمَنَحْشُرُمِنكُلِّأُمَّةٍفَوْجًامِّمَّنيُكَذِّبُبِـَٔايَـٰتِنَافَهُمْيُوزَعُونَ٨٣
Veyevme nahşüru min külli ümmetin fevcem mimmey yükezzibü biâyâtinâ fehüm yûza’ûn.

O gün her ümmetin ayetlerimizi yalanlayanlarını toplarız. Onlar bir arada tutulup, hesap yerine sevkedilirler.

حَتَّىٰٓإِذَاجَآءُوقَالَأَكَذَّبْتُمبِـَٔايَـٰتِىوَلَمْتُحِيطُوابِهَاعِلْمًاأَمَّاذَاكُنتُمْتَعْمَلُونَ٨٤
Hattâ izâ câû kâle ekezzebtüm biâyâtî velem tühîtû bihâ ’ilmen emmâzâ küntüm ta’melûn.

Geldikleri zaman Allah: "Ayetlerimi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa yaptığınız neydi?" der.

وَوَقَعَٱلْقَوْلُعَلَيْهِمبِمَاظَلَمُوافَهُمْلَايَنطِقُونَ٨٥
Veveka’a-lkavlü ’aleyhim bimâ zalemû fehüm lâ yentikûn.

Haksızlıklarından ötürü, söylenilen söz başlarına gelir. Artık konuşamaz olurlar.

أَلَمْيَرَوْاأَنَّاجَعَلْنَاٱلَّيْلَلِيَسْكُنُوافِيهِوَٱلنَّهَارَمُبْصِرًاإِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَـٰتٍلِّقَوْمٍيُؤْمِنُونَ٨٦
Elem yerav ennâ ce’alne-lleyle liyeskünû fîhi vennehâra mübsirâ. inne fî zâlike leâyâtil likavmiy yü'minûn.

Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydınlık olarak yarattığımızı görmediler mi? Doğrusu bunda, inanan millet için dersler vardır.

وَيَوْمَيُنفَخُفِىٱلصُّورِفَفَزِعَمَنفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِوَمَنفِىٱلْأَرْضِإِلَّامَنشَآءَٱللَّهُوَكُلٌّأَتَوْهُدَٰخِرِينَ٨٧
Veyevme yünfehu fi-ssûri fefezi’a men fi-ssemâvâti vemen fi-l'ardi illâ men şâe-llâh. veküllün etevhü dâhirîn.

Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da, korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler.

وَتَرَىٱلْجِبَالَتَحْسَبُهَاجَامِدَةًوَهِىَتَمُرُّمَرَّٱلسَّحَابِصُنْعَٱللَّهِٱلَّذِىٓأَتْقَنَكُلَّشَىْءٍإِنَّهُخَبِيرٌبِمَاتَفْعَلُونَ٨٨
Vetera-lcibâle tahsebühâ câmidetev vehiye temürru merra-ssehâb. sun’a-llâhi-llezî etkane külle şey'. innehû habîrum bimâ tef’alûn.

Dağları yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her şeyi sağlam tutan Allah'ın işidir. Doğrusu O, yaptıklarınızdan haberdardır.

مَنجَآءَبِٱلْحَسَنَةِفَلَهُخَيْرٌمِّنْهَاوَهُممِّنفَزَعٍيَوْمَئِذٍءَامِنُونَ٨٩
Men câe bilhaseneti felehû hayrum minhâ. vehüm min feza’iy yevmeizin âminûn.

Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler.

وَمَنجَآءَبِٱلسَّيِّئَةِفَكُبَّتْوُجُوهُهُمْفِىٱلنَّارِهَلْتُجْزَوْنَإِلَّامَاكُنتُمْتَعْمَلُونَ٩٠
Vemen câe bisseyyieti fekübbet vucûhühüm fi-nnâr. hel tüczevne illâ mâ küntüm ta’melûn.

Kötülük getiren kimseler, yüzükoyun ateşe atılırlar. "Yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız?" denir.

إِنَّمَآأُمِرْتُأَنْأَعْبُدَرَبَّهَـٰذِهِٱلْبَلْدَةِٱلَّذِىحَرَّمَهَاوَلَهُكُلُّشَىْءٍوَأُمِرْتُأَنْأَكُونَمِنَٱلْمُسْلِمِينَ٩١
İnnemâ ümirtü en a’büde rabbe hâzihi-lbeldeti-llezî harramehâ velehû küllü şey'. veümirtü en ekûne mine-lmüslimîn.

De ki: "Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum." Kim doğru yolu bulmuşsa, yalnız kendisi için bulmuş olur, kim sapıtmışsa kendine etmiş olur. De ki: "Ben sadece, uyaranlardan biriyim."

وَأَنْأَتْلُوَاٱلْقُرْءَانَفَمَنِٱهْتَدَىٰفَإِنَّمَايَهْتَدِىلِنَفْسِهِوَمَنضَلَّفَقُلْإِنَّمَآأَنَامِنَٱلْمُنذِرِينَ٩٢
Veen etlüve-lkur'ân. femeni-htedâ feinnemâ yehtedî linefsih. vemen dalle fekul innemâ ene mine-lmünzirîn.

De ki: "Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum." Kim doğru yolu bulmuşsa, yalnız kendisi için bulmuş olur, kim sapıtmışsa kendine etmiş olur. De ki: "Ben sadece, uyaranlardan biriyim."

وَقُلِٱلْحَمْدُلِلَّهِسَيُرِيكُمْءَايَـٰتِهِفَتَعْرِفُونَهَاوَمَارَبُّكَبِغَـٰفِلٍعَمَّاتَعْمَلُونَ٩٣
Vekuli-lhamdü lillâhi seyürîküm âyâtihî feta’rifûnehâ. vemâ rabbüke bigâfilin ’ammâ ta’melûn.

De ki: "Hamd Allah'a mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek, siz de onları bileceksiniz." Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay