Kasas Suresi
88 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
طسٓمٓ١
Tâ-sîn-mîm.

Ta, Sin, Mim.

تِلْكَءَايَـٰتُٱلْكِتَـٰبِٱلْمُبِينِ٢
Tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.

Bunlar apaçık Kitap'ın ayetleridir.

نَتْلُواعَلَيْكَمِننَّبَإِمُوسَىٰوَفِرْعَوْنَبِٱلْحَقِّلِقَوْمٍيُؤْمِنُونَ٣
Netlû ’aleyke min nebei mûsâ vefir’avne bilhakki likavmiy yü'minûn.

İnanan bir millet için, sana Musa ve Firavun olayını olduğu gibi anlatacağız.

إِنَّفِرْعَوْنَعَلَافِىٱلْأَرْضِوَجَعَلَأَهْلَهَاشِيَعًايَسْتَضْعِفُطَآئِفَةًمِّنْهُمْيُذَبِّحُأَبْنَآءَهُمْوَيَسْتَحْىِنِسَآءَهُمْإِنَّهُكَانَمِنَٱلْمُفْسِدِينَ٤
İnne fir’avne ’alâ fi-l'ardi vece’ale ehlehâ şiye’ay yestad’ifü tâifetem minhüm yüzebbihu ebnâehüm veyestahyî nisâehüm. innehû kâne mine-lmüfsidîn.

Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınları sağ bırakıyordu; çünkü o, bozguncunun biriydi.

وَنُرِيدُأَننَّمُنَّعَلَىٱلَّذِينَٱسْتُضْعِفُوافِىٱلْأَرْضِوَنَجْعَلَهُمْأَئِمَّةًوَنَجْعَلَهُمُٱلْوَٰرِثِينَ٥
Venürîdü en nemünne ’ale-llezîne-stud’ifû fi-l'ardi venec’alehüm eimmetev venec’alehümü-lvârisîn.

Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.

وَنُمَكِّنَلَهُمْفِىٱلْأَرْضِوَنُرِىَفِرْعَوْنَوَهَـٰمَـٰنَوَجُنُودَهُمَامِنْهُممَّاكَانُوايَحْذَرُونَ٦
Venümekkine lehüm fi-l'ardi venüriye fir’avne vehâmâne vecünûdehümâ minhüm mâ kânû yahzerûn.

Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.

وَأَوْحَيْنَآإِلَىٰٓأُمِّمُوسَىٰٓأَنْأَرْضِعِيهِفَإِذَاخِفْتِعَلَيْهِفَأَلْقِيهِفِىٱلْيَمِّوَلَاتَخَافِىوَلَاتَحْزَنِىٓإِنَّارَآدُّوهُإِلَيْكِوَجَاعِلُوهُمِنَٱلْمُرْسَلِينَ٧
Veevhaynâ ilâ ümmi mûsâ en ardi’îh. feizâ hifti ’aleyhi feelkîhi fi-lyemmi velâ tehâfî velâ tahzenî. innâ râddûhü ileyki vecâ’ilûhü mine-lmürselîn.

Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman onu suya bırak; korkma, üzülme; Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye bildirmiştik.

فَٱلْتَقَطَهُٓءَالُفِرْعَوْنَلِيَكُونَلَهُمْعَدُوًّاوَحَزَنًاإِنَّفِرْعَوْنَوَهَـٰمَـٰنَوَجُنُودَهُمَاكَانُواخَـٰطِـِٔينَ٨
Feltekatahû âlü fir’avne liyekûne lehüm ’adüvvev vehazenâ. inne fir’avne vehâmâne vecünûdehümâ kânû hâtiîn.

Firavun'un adamları onu almışlardı. Firavun, Haman ve askerleri, suçlu olduklarından, o onlara düşman ve başlarına da dert olacaktı.

وَقَالَتِٱمْرَأَتُفِرْعَوْنَقُرَّتُعَيْنٍلِّىوَلَكَلَاتَقْتُلُوهُعَسَىٰٓأَنيَنفَعَنَآأَوْنَتَّخِذَهُوَلَدًاوَهُمْلَايَشْعُرُونَ٩
Vekâleti-mraetü fir’avne kurratü ’aynil lî velek. lâ taktülûh. ’asâ ey yenfe’anâ ev nettehizehû veledev vehüm lâ yeş’urûn.

Firavun'un karısı: "Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında işin farkında değillerdi.

وَأَصْبَحَفُؤَادُأُمِّمُوسَىٰفَـٰرِغًاإِنكَادَتْلَتُبْدِىبِهِلَوْلَآأَنرَّبَطْنَاعَلَىٰقَلْبِهَالِتَكُونَمِنَٱلْمُؤْمِنِينَ١٠
Veasbeha füâdü ümmi mûsâ fârigâ. in kâdet letübdî bihî levlâ er rabatnâ ’alâ kalbihâ litekûne mine-lmü'minîn.

Musa'nın annesi, gönlü bomboş sabahı etti, oğlundan başka bir şey düşünemiyordu. Allah'ın vaadine iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı.

وَقَالَتْلِأُخْتِهِقُصِّيهِفَبَصُرَتْبِهِعَنجُنُبٍوَهُمْلَايَشْعُرُونَ١١
Vekâlet liuhtihî kussîh. febesurat bihî ’an cünübiv vehüm lâ yeş’urûn.

Musa'nın ablasına: "Onu izle" dedi. O da, kimse farkına varmadan, Musa'yı uzaktan gözetledi.

وَحَرَّمْنَاعَلَيْهِٱلْمَرَاضِعَمِنقَبْلُفَقَالَتْهَلْأَدُلُّكُمْعَلَىٰٓأَهْلِبَيْتٍيَكْفُلُونَهُلَكُمْوَهُمْلَهُنَـٰصِحُونَ١٢
Veharramnâ ’aleyhi-lmerâdi’a min kablü fekâlet hel edüllüküm ’alâ ehli beytiy yekfülûnehû leküm vehüm lehû nâsihûn.

Önceden, süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası: "Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi.

فَرَدَدْنَـٰهُإِلَىٰٓأُمِّهِكَىْتَقَرَّعَيْنُهَاوَلَاتَحْزَنَوَلِتَعْلَمَأَنَّوَعْدَٱللَّهِحَقٌّوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَهُمْلَايَعْلَمُونَ١٣
Feradednâhü ilâ ümmihî key tekarra ’aynühâ velâ tahzene velita’leme enne va’de-llâhi hakkuv velâkinne ekserahüm lâ ya’lemûn.

Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler.

وَلَمَّابَلَغَأَشُدَّهُوَٱسْتَوَىٰٓءَاتَيْنَـٰهُحُكْمًاوَعِلْمًاوَكَذَٰلِكَنَجْزِىٱلْمُحْسِنِينَ١٤
Velemmâ belega eşüddehû vestevâ âteynâhü hukmev ve’ilmâ. vekezâlike neczi-lmuhsinîn.

Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız.

وَدَخَلَٱلْمَدِينَةَعَلَىٰحِينِغَفْلَةٍمِّنْأَهْلِهَافَوَجَدَفِيهَارَجُلَيْنِيَقْتَتِلَانِهَـٰذَامِنشِيعَتِهِوَهَـٰذَامِنْعَدُوِّهِفَٱسْتَغَـٰثَهُٱلَّذِىمِنشِيعَتِهِعَلَىٱلَّذِىمِنْعَدُوِّهِفَوَكَزَهُمُوسَىٰفَقَضَىٰعَلَيْهِقَالَهَـٰذَامِنْعَمَلِٱلشَّيْطَـٰنِإِنَّهُعَدُوٌّمُّضِلٌّمُّبِينٌ١٥
Vedehale-lmedînete ’alâ hîni gafletim min ehlihâ fevecede fîhâ racüleyni yaktetilân. hâzâ min şî’atihî vehâzâ min ’adüvvih. festegâsehü-llezî min şî’atihî ’ale-llezî min ’adüvvihî fevekezehû mûsâ fekadâ ’aleyh. kâle hâzâ min ’ameli-şşeytân. innehû ’adüvvüm müdillüm mübîn.

Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda, şehre girdi. Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamı döğüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu; ölümüne sebep oldu. "Bu şeytanin işidir; çünkü o apaçık, saptıran bir düşmandır" dedi.

قَالَرَبِّإِنِّىظَلَمْتُنَفْسِىفَٱغْفِرْلِىفَغَفَرَلَهُٓإِنَّهُهُوَٱلْغَفُورُٱلرَّحِيمُ١٦
Kâle rabbi innî zalemtü nefsî fagfir lî fegafera leh. innehû hüve-lgafûru-rrahîm.

Musa: "Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla" dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.

قَالَرَبِّبِمَآأَنْعَمْتَعَلَىَّفَلَنْأَكُونَظَهِيرًالِّلْمُجْرِمِينَ١٧
Kâle rabbi bimâ en’amte ’aleyye felen ekûne zahîral lilmücrimîn.

Musa: "Rabbim! Bana verdiğin nimete and olsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım" dedi.

فَأَصْبَحَفِىٱلْمَدِينَةِخَآئِفًايَتَرَقَّبُفَإِذَاٱلَّذِىٱسْتَنصَرَهُبِٱلْأَمْسِيَسْتَصْرِخُهُقَالَلَهُمُوسَىٰٓإِنَّكَلَغَوِىٌّمُّبِينٌ١٨
Feasbeha fi-lmedîneti hâifey yeterakkabü feize-llezi-stensarahû bil'emsi yestasrihuh. kâle lehû mûsâ inneke legaviyyüm mübîn.

Şehirde, korku içinde etrafı gözetip dolaşarak sabahladı. Dün kendisinden yardım isteyen kimse bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Musa ona: "Doğrusu sen besbelli bir azgınsın" dedi.

فَلَمَّآأَنْأَرَادَأَنيَبْطِشَبِٱلَّذِىهُوَعَدُوٌّلَّهُمَاقَالَيَـٰمُوسَىٰٓأَتُرِيدُأَنتَقْتُلَنِىكَمَاقَتَلْتَنَفْسًابِٱلْأَمْسِإِنتُرِيدُإِلَّآأَنتَكُونَجَبَّارًافِىٱلْأَرْضِوَمَاتُرِيدُأَنتَكُونَمِنَٱلْمُصْلِحِينَ١٩
Felemmâ en erâde ey yebtişe billezî hüve ’adüvvül lehümâ kâle yâ mûsâ etürîdü en taktülenî kemâ katelte nefsem bil'ems. in türîdü illâ en tekûne cebbâran fi-l'ardi vemâ türîdü en tekûne mine-lmuslihîn.

Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun" dedi.

وَجَآءَرَجُلٌمِّنْأَقْصَاٱلْمَدِينَةِيَسْعَىٰقَالَيَـٰمُوسَىٰٓإِنَّٱلْمَلَأَيَأْتَمِرُونَبِكَلِيَقْتُلُوكَفَٱخْرُجْإِنِّىلَكَمِنَٱلنَّـٰصِحِينَ٢٠
Vecâe racülüm min akse-lmedîneti yes’â. kâle yâ mûsâ inne-lmelee ye'temirûne bike liyaktülûke fahruc innî leke mine-nnâsihîn.

Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi: "Ey Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu ben sana öğüt veriyorum" dedi.

فَخَرَجَمِنْهَاخَآئِفًايَتَرَقَّبُقَالَرَبِّنَجِّنِىمِنَٱلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٢١
Feharace minhâ hâifey yeterakkab. kâle rabbi neccinî mine-lkavmi-zzâlimîn.

Musa, korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalim milletten kurtar" dedi.

وَلَمَّاتَوَجَّهَتِلْقَآءَمَدْيَنَقَالَعَسَىٰرَبِّىٓأَنيَهْدِيَنِىسَوَآءَٱلسَّبِيلِ٢٢
Velemmâ teveccehe tilkâe medyene kâle ’asâ rabbî ey yehdiyenî sevâe-ssebîl.

Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım" dedi.

وَلَمَّاوَرَدَمَآءَمَدْيَنَوَجَدَعَلَيْهِأُمَّةًمِّنَٱلنَّاسِيَسْقُونَوَوَجَدَمِندُونِهِمُٱمْرَأَتَيْنِتَذُودَانِقَالَمَاخَطْبُكُمَاقَالَتَالَانَسْقِىحَتَّىٰيُصْدِرَٱلرِّعَآءُوَأَبُونَاشَيْخٌكَبِيرٌ٢٣
Velemmâ verade mâe medyene vecede ’aleyhi ümmetem mine-nnâsi yeskûn. vevecede min dûnihimü-mraeteyni tezûdân. kâle mâ hatbükümâ. kâletâ lâ neskî hattâ yusdira-rri’âü veebûnâ şeyhun kebîr.

Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: "Derdiniz nedir?" dedi. "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır, onun için bu işi biz yapıyoruz" dediler.

فَسَقَىٰلَهُمَاثُمَّتَوَلَّىٰٓإِلَىٱلظِّلِّفَقَالَرَبِّإِنِّىلِمَآأَنزَلْتَإِلَىَّمِنْخَيْرٍفَقِيرٌ٢٤
Fesekâ lehümâ sümme tevellâ ile-zzilli fekâle rabbi innî limâ enzelte ileyye min hayrin fekîr.

Musa onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım" dedi.

فَجَآءَتْهُإِحْدَىٰهُمَاتَمْشِىعَلَىٱسْتِحْيَآءٍقَالَتْإِنَّأَبِىيَدْعُوكَلِيَجْزِيَكَأَجْرَمَاسَقَيْتَلَنَافَلَمَّاجَآءَهُوَقَصَّعَلَيْهِٱلْقَصَصَقَالَلَاتَخَفْنَجَوْتَمِنَٱلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٢٥
Fecâethü ihdâhümâ temşî ’ale-stihyâ'. kâlet inne ebî yed’ûke liyecziyeke ecra mâ sekayte lenâ. felemmâ câehû vekassa ’aleyhi-lkasasa kâle lâ tehaf. necevte mine-lkavmi-zzâlimîn.

O sırada, kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: "Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor" dedi. Musa ona gelince, başından geçeni anlattı. O: "Korkma, artık zalim milletten kurtuldun" dedi.

قَالَتْإِحْدَىٰهُمَايَـٰٓأَبَتِٱسْتَـْٔجِرْهُإِنَّخَيْرَمَنِٱسْتَـْٔجَرْتَٱلْقَوِىُّٱلْأَمِينُ٢٦
Kâlet ihdâhümâ yâ ebeti-ste'cirh. inne hayra meni-ste'certe-lkaviyyü-l'emîn.

İki kadından biri: "Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi.

قَالَإِنِّىٓأُرِيدُأَنْأُنكِحَكَإِحْدَىٱبْنَتَىَّهَـٰتَيْنِعَلَىٰٓأَنتَأْجُرَنِىثَمَـٰنِىَحِجَجٍفَإِنْأَتْمَمْتَعَشْرًافَمِنْعِندِكَوَمَآأُرِيدُأَنْأَشُقَّعَلَيْكَسَتَجِدُنِىٓإِنشَآءَٱللَّهُمِنَٱلصَّـٰلِحِينَ٢٧
Kâle innî ürîdü en ünkihake ihde-bneteyye hâteyni ’alâ en te'cüranî semâniye hicec. fein etmemte ’aşran femin ’indik. vemâ ürîdü en eşükka ’aleyk. setecidünî in şâe-llâhü mine-ssâlihîn.

Kadınların babası: "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın" dedi.

قَالَذَٰلِكَبَيْنِىوَبَيْنَكَأَيَّمَاٱلْأَجَلَيْنِقَضَيْتُفَلَاعُدْوَٰنَعَلَىَّوَٱللَّهُعَلَىٰمَانَقُولُوَكِيلٌ٢٨
Kâle zâlike beynî vebeynek. eyyeme-l'eceleyni kadaytü felâ ’udvâne ’aleyy. vellâhü ’alâ mâ nekûlü vekîl.

Musa: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi.

فَلَمَّاقَضَىٰمُوسَىٱلْأَجَلَوَسَارَبِأَهْلِهِٓءَانَسَمِنجَانِبِٱلطُّورِنَارًاقَالَلِأَهْلِهِٱمْكُثُوٓاإِنِّىٓءَانَسْتُنَارًالَّعَلِّىٓءَاتِيكُممِّنْهَابِخَبَرٍأَوْجَذْوَةٍمِّنَٱلنَّارِلَعَلَّكُمْتَصْطَلُونَ٢٩
Felemmâ kadâ mûse-l'ecele vesâra biehlihî ânese min cânibi-ttûri nârâ. kâle liehlihi-mküsû innî ânestü nâral le’allî âtîküm minhâ bihaberin ev cezvetim mine-nnâri le’alleküm tastalûn.

Musa süreyi doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Durunuz, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir haber yahut tutuşmuş bir odun getiririm de ısınabilirsiniz" dedi.

فَلَمَّآأَتَىٰهَانُودِىَمِنشَـٰطِئِٱلْوَادِٱلْأَيْمَنِفِىٱلْبُقْعَةِٱلْمُبَـٰرَكَةِمِنَٱلشَّجَرَةِأَنيَـٰمُوسَىٰٓإِنِّىٓأَنَاٱللَّهُرَبُّٱلْعَـٰلَمِينَ٣٠
Felemmâ etâhâ nûdiye min şâtii-lvâdi-l'eymeni fi-lbuk’ati-lmübâraketi mine-şşecerati ey yâ mûsâ innî ene-llâhü rabbü-l’âlemîn.

Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: "Ey Musa! Şüphesiz Ben, Alemlerin Rabbi olan Allah'ım" diye seslenildi.

وَأَنْأَلْقِعَصَاكَفَلَمَّارَءَاهَاتَهْتَزُّكَأَنَّهَاجَآنٌّوَلَّىٰمُدْبِرًاوَلَمْيُعَقِّبْيَـٰمُوسَىٰٓأَقْبِلْوَلَاتَخَفْإِنَّكَمِنَٱلْـَٔامِنِينَ٣١
Veen elki ’asâk. felemmâ raâhâ tehtezzü keennehâ cânnüv vellâ müdbirav velem yü’akkib. yâ mûsâ akbil velâ tehaf. inneke mine-l'âminîn.

"Değneğini at." Musa, değneğin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Dön gel; korkma; şüphesiz güvende olanlardansın" denildi.

ٱسْلُكْيَدَكَفِىجَيْبِكَتَخْرُجْبَيْضَآءَمِنْغَيْرِسُوٓءٍوَٱضْمُمْإِلَيْكَجَنَاحَكَمِنَٱلرَّهْبِفَذَٰنِكَبُرْهَـٰنَانِمِنرَّبِّكَإِلَىٰفِرْعَوْنَوَمَلَإِيهِٓإِنَّهُمْكَانُواقَوْمًافَـٰسِقِينَ٣٢
Üslük yedeke fî ceybike tahruc beydâe min gayri sû'. vadmüm ileyke cenâhake mine-rrahbi fezânike bürhânâni mir rabbike ilâ fir’avne vemeleih. innehüm kânû kavmen fâsikîn.

"Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkanına karşı Rabbinin iki delilidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir" denildi.

قَالَرَبِّإِنِّىقَتَلْتُمِنْهُمْنَفْسًافَأَخَافُأَنيَقْتُلُونِ٣٣
Kâle rabbi innî kateltü minhüm nefsen feehâfü ey yaktülûn.

Musa: "Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım" dedi.

وَأَخِىهَـٰرُونُهُوَأَفْصَحُمِنِّىلِسَانًافَأَرْسِلْهُمَعِىَرِدْءًايُصَدِّقُنِىٓإِنِّىٓأَخَافُأَنيُكَذِّبُونِ٣٤
Veehî hârûnü hüve efsahu minnî lisânen feersilhü me’iye rid'ey yüsaddikunî. innî ehâfü ey yükezzibûn.

Musa: "Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım" dedi.

قَالَسَنَشُدُّعَضُدَكَبِأَخِيكَوَنَجْعَلُلَكُمَاسُلْطَـٰنًافَلَايَصِلُونَإِلَيْكُمَابِـَٔايَـٰتِنَآأَنتُمَاوَمَنِٱتَّبَعَكُمَاٱلْغَـٰلِبُونَ٣٥
Kâle seneşüddü ’adudeke biehîke venec’alü lekümâ sültânen felâ yesilûne ileykümâ biâyâtinâ. entümâ vemeni-ttebe’aküme-lgâlibûn.

Allah: "Seni kardeşinle destekleyeceğiz; ikinize bir kudret vereceğiz ki, onlar size el uzatamayacaklardır. Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir" dedi.

فَلَمَّاجَآءَهُممُّوسَىٰبِـَٔايَـٰتِنَابَيِّنَـٰتٍقَالُوامَاهَـٰذَآإِلَّاسِحْرٌمُّفْتَرًىوَمَاسَمِعْنَابِهَـٰذَافِىٓءَابَآئِنَاٱلْأَوَّلِينَ٣٦
Felemmâ câehüm mûsâ biâyâtinâ beyyinâtin kâlû mâ hâzâ illâ sihrum müfterav vemâ semi’nâ bihâzâ fî âbâine-l'evvelîn.

Musa onlara, apaçık olarak, mucizelerimizle gelince: "Bu sadece uydurma bir sihirdir. Önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik" dediler.

وَقَالَمُوسَىٰرَبِّىٓأَعْلَمُبِمَنجَآءَبِٱلْهُدَىٰمِنْعِندِهِوَمَنتَكُونُلَهُعَـٰقِبَةُٱلدَّارِإِنَّهُلَايُفْلِحُٱلظَّـٰلِمُونَ٣٧
Vekâle mûsâ rabbî a’lemü bimen câe bilhüdâ min ’indihî vemen tekûnü lehû ’âkibetü-ddâr. innehû lâ yüflihu-zzâlimûn.

Musa: "Rabbim, katından bir doğruluk rehberini kimin getirdiğini, dünyanın sonunun kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrusu zalimler başarıya erişemezler" dedi.

وَقَالَفِرْعَوْنُيَـٰٓأَيُّهَاٱلْمَلَأُمَاعَلِمْتُلَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرِىفَأَوْقِدْلِىيَـٰهَـٰمَـٰنُعَلَىٱلطِّينِفَٱجْعَللِّىصَرْحًالَّعَلِّىٓأَطَّلِعُإِلَىٰٓإِلَـٰهِمُوسَىٰوَإِنِّىلَأَظُنُّهُمِنَٱلْكَـٰذِبِينَ٣٨
Vekâle fir’avnü yâ eyyühe-lmeleü mâ ’alimtü leküm min ilâhin gayrî. feevkid lî yâ hâmânü ’ale-ttîni fec’al lî sarhal le’allî ettali’u ilâ ilâhi mûsâ veinnî leezunnühû mine-lkâzibîn.

Firavun: "Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Haman! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum" dedi.

وَٱسْتَكْبَرَهُوَوَجُنُودُهُفِىٱلْأَرْضِبِغَيْرِٱلْحَقِّوَظَنُّوٓاأَنَّهُمْإِلَيْنَالَايُرْجَعُونَ٣٩
Vestekbera hüve vecünûdühû fi-l'ardi bigayri-lhakki vezannû ennehüm ileynâ lâ yürce’ûn.

O ve askerleri, memlekette, haksız yere büyüklük tasladılar. Gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

فَأَخَذْنَـٰهُوَجُنُودَهُفَنَبَذْنَـٰهُمْفِىٱلْيَمِّفَٱنظُرْكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلظَّـٰلِمِينَ٤٠
Feehaznâhü vecünûdehû fenebeznâhüm fi-lyemm. fenzur keyfe kâne ’âkibetu-zzâlimîn.

Biz de, onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.

وَجَعَلْنَـٰهُمْأَئِمَّةًيَدْعُونَإِلَىٱلنَّارِوَيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِلَايُنصَرُونَ٤١
Vece’alnâhüm eimmetey yed’ûne ile-nnâr. veyevme-lkiyâmeti lâ yünsarûn.

Onları, ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler.

وَأَتْبَعْنَـٰهُمْفِىهَـٰذِهِٱلدُّنْيَالَعْنَةًوَيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِهُممِّنَٱلْمَقْبُوحِينَ٤٢
Veetba’nâhüm fî hâzihi-ddünyâ la’neten. veyevme-lkiyâmeti hüm mine-lmakbûhîn.

Bu dünyada laneti ardlarına taktık; onlar kıyamet gününde de iğrenç kimselerden olacaklardır.

وَلَقَدْءَاتَيْنَامُوسَىٱلْكِتَـٰبَمِنبَعْدِمَآأَهْلَكْنَاٱلْقُرُونَٱلْأُولَىٰبَصَآئِرَلِلنَّاسِوَهُدًىوَرَحْمَةًلَّعَلَّهُمْيَتَذَكَّرُونَ٤٣
Velekad âteynâ mûse-lkitâbe mim ba’di mâ ehlekne-lkurûne-l'ûlâ besâira linnâsi vehüdev verahmetel le’allehüm yetezekkerûn.

And olsun ki, Musa'ya, ilk nesilleri yok ettikten sonra, insanlar düşünsünler diye Kitap'ı, açık belgeler, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verdik.

وَمَاكُنتَبِجَانِبِٱلْغَرْبِىِّإِذْقَضَيْنَآإِلَىٰمُوسَىٱلْأَمْرَوَمَاكُنتَمِنَٱلشَّـٰهِدِينَ٤٤
Vemâ künte bicânibi-lgarbiyyi iz kadaynâ ilâ mûse-l'emra vemâ künte mine-şşâhidîn.

Musa'ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, (Musa'yı bekleyenler arasında) değildin, onu görenler arasında da yoktun.

وَلَـٰكِنَّآأَنشَأْنَاقُرُونًافَتَطَاوَلَعَلَيْهِمُٱلْعُمُرُوَمَاكُنتَثَاوِيًافِىٓأَهْلِمَدْيَنَتَتْلُواعَلَيْهِمْءَايَـٰتِنَاوَلَـٰكِنَّاكُنَّامُرْسِلِينَ٤٥
Velâkinnâ enşe'nâ kurûnen fetetâvele ’aleyhimü-l’umür. vemâ künte sâviyen fî ehli medyene tetlû ’aleyhim âyâtinâ velâkinnâ künnâ mürsilîn.

Ama biz nice nesiller var etmiştik. Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi okumuyordun, fakat o haberleri sana gönderen Biziz.

وَمَاكُنتَبِجَانِبِٱلطُّورِإِذْنَادَيْنَاوَلَـٰكِنرَّحْمَةًمِّنرَّبِّكَلِتُنذِرَقَوْمًامَّآأَتَىٰهُممِّننَّذِيرٍمِّنقَبْلِكَلَعَلَّهُمْيَتَذَكَّرُونَ٤٦
Vemâ künte bicânibi-ttûri iz nâdeynâ velâkir rahmetem mir rabbike litünzira kavmem mâ etâhüm min nezîrim min kablike le’allehüm yetezekkerûn.

Sen, Musa'ya hitap ettiğimiz zaman Tur'un yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler.

وَلَوْلَآأَنتُصِيبَهُممُّصِيبَةٌبِمَاقَدَّمَتْأَيْدِيهِمْفَيَقُولُوارَبَّنَالَوْلَآأَرْسَلْتَإِلَيْنَارَسُولًافَنَتَّبِعَءَايَـٰتِكَوَنَكُونَمِنَٱلْمُؤْمِنِينَ٤٧
Velevlâ en tüsîbehüm müsîbetüm bimâ kaddemet eydîhim feyekûlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike venekûne mine-lmü'minîn.

Yaptıklarından dolayı, başlarına bir musibet geldiğinde: "Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık olmaz mıydı?" derler.

فَلَمَّاجَآءَهُمُٱلْحَقُّمِنْعِندِنَاقَالُوالَوْلَآأُوتِىَمِثْلَمَآأُوتِىَمُوسَىٰٓأَوَلَمْيَكْفُرُوابِمَآأُوتِىَمُوسَىٰمِنقَبْلُقَالُواسِحْرَانِتَظَـٰهَرَاوَقَالُوٓاإِنَّابِكُلٍّكَـٰفِرُونَ٤٨
Felemmâ câehümü-lhakku min ’indinâ kâlû levlâ ûtiye misle mâ ûtiye mûsâ. evelem yekfürû bimâ ûtiye mûsâ min kabl. kâlû sihrâni tezâherâ. vekâlû innâ biküllin kâfirûn.

Ama onlara katımızdan gerçek gelince: "Musa'ya verildiği gibi buna da mucize verilmesi gerekmez mi?" dediler. Daha önce Musa'ya verileni de inkar etmemişler miydi? "Yardımlaşan iki sihir (Tevrat ve Kuran); hepsini inkar edenleriz" dediler.

قُلْفَأْتُوابِكِتَـٰبٍمِّنْعِندِٱللَّهِهُوَأَهْدَىٰمِنْهُمَآأَتَّبِعْهُإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ٤٩
Kul fe'tû bikitâbim min ’indi-llâhi hüve ehdâ minhümâ ettebi’hü in küntüm sâdikîn.

De ki "Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden daha doğru bir Kitap getirin de ona uyayım."

فَإِنلَّمْيَسْتَجِيبُوالَكَفَٱعْلَمْأَنَّمَايَتَّبِعُونَأَهْوَآءَهُمْوَمَنْأَضَلُّمِمَّنِٱتَّبَعَهَوَىٰهُبِغَيْرِهُدًىمِّنَٱللَّهِإِنَّٱللَّهَلَايَهْدِىٱلْقَوْمَٱلظَّـٰلِمِينَ٥٠
Feil lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebi’ûne ehvâehüm. vemen edallü mimmeni-ttebe’a hevâhü bigayri hüdem mine-llâh. inne-llâhe lâ yehdi-lkavme-zzâlimîn.

Eğer, sana cevap veremezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah zalim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez.

وَلَقَدْوَصَّلْنَالَهُمُٱلْقَوْلَلَعَلَّهُمْيَتَذَكَّرُونَ٥١
Velekad vessalnâ lehümü-lkavle le’allehüm yetezekkerûn.

And olsun ki, Biz vahyi onlara ard arda yetiştirdik; belki düşünürler.

ٱلَّذِينَءَاتَيْنَـٰهُمُٱلْكِتَـٰبَمِنقَبْلِهِهُمبِهِيُؤْمِنُونَ٥٢
Ellezîne âteynâhümü-lkitâbe min kablihî hüm bihî yü'minûn.

Kendilerine daha önceden kitap verdiklerimiz buna da inanırlar.

وَإِذَايُتْلَىٰعَلَيْهِمْقَالُوٓاءَامَنَّابِهِٓإِنَّهُٱلْحَقُّمِنرَّبِّنَآإِنَّاكُنَّامِنقَبْلِهِمُسْلِمِينَ٥٣
Veizâ yütlâ ’aleyhim kâlû âmennâ bihî innehü-lhakku mir rabbinâ innâ künnâ min kablihî müslimîn.

Kuran onlara okunduğu zaman: "Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha önceden müslüman olmuş kimseleriz" derler.

أُولَـٰٓئِكَيُؤْتَوْنَأَجْرَهُممَّرَّتَيْنِبِمَاصَبَرُواوَيَدْرَءُونَبِٱلْحَسَنَةِٱلسَّيِّئَةَوَمِمَّارَزَقْنَـٰهُمْيُنفِقُونَ٥٤
Ülâike yü'tevne ecrahüm merrateyni bimâ saberû veyedraûne bilhaseneti-sseyyiete vemimmâ razaknâhüm yünfikûn.

İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarfederler.

وَإِذَاسَمِعُواٱللَّغْوَأَعْرَضُواعَنْهُوَقَالُوالَنَآأَعْمَـٰلُنَاوَلَكُمْأَعْمَـٰلُكُمْسَلَـٰمٌعَلَيْكُمْلَانَبْتَغِىٱلْجَـٰهِلِينَ٥٥
Veizâ semi’ü-llagve a’radû ’anhü vekâlû lenâ a’mâlünâ veleküm a’mâlüküm. selâmün ’aleyküm. lâ nebtegi-lcâhilîn.

Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. "Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun, cahillerle ilgilenmeyiz" derler.

إِنَّكَلَاتَهْدِىمَنْأَحْبَبْتَوَلَـٰكِنَّٱللَّهَيَهْدِىمَنيَشَآءُوَهُوَأَعْلَمُبِٱلْمُهْتَدِينَ٥٦
İnneke lâ tehdî men ahbebte velâkinne-llâhe yehdî mey yeşâ'. vehüve a’lemü bilmühtedîn.

Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.

وَقَالُوٓاإِننَّتَّبِعِٱلْهُدَىٰمَعَكَنُتَخَطَّفْمِنْأَرْضِنَآأَوَلَمْنُمَكِّنلَّهُمْحَرَمًاءَامِنًايُجْبَىٰٓإِلَيْهِثَمَرَٰتُكُلِّشَىْءٍرِّزْقًامِّنلَّدُنَّاوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَهُمْلَايَعْلَمُونَ٥٧
Vekâlû in nettebi’i-lhüdâ me’ake nütehattef min ardinâ. evelem nümekkil lehüm haramen âminey yücbâ ileyhi semerâtü külli şey'ir rizkam mil ledünnâ velâkinne ekserahüm lâ ya’lemûn.

"Seninle beraber doğru yolda gidersek, yurdumuzdan ediliriz" dediler. Onları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün toplandığı güvenli ve kutlu bir yere yerleştirmedik mi? Ama çoğu bilmezler.

وَكَمْأَهْلَكْنَامِنقَرْيَةٍبَطِرَتْمَعِيشَتَهَافَتِلْكَمَسَـٰكِنُهُمْلَمْتُسْكَنمِّنبَعْدِهِمْإِلَّاقَلِيلًاوَكُنَّانَحْنُٱلْوَٰرِثِينَ٥٨
Vekem ehleknâ min karyetim betirat me’îşetehâ. fetilke mesâkinühüm lem tüskem mim ba’dihim illâ kalîlâ. vekünnâ nahnü-lvârisîn.

Nimet ve refaha karşı nankörlük eden nice şehri yok etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra pek az kimseler oturabilmiştir. Oralara Biz varis olmuşuzdur.

وَمَاكَانَرَبُّكَمُهْلِكَٱلْقُرَىٰحَتَّىٰيَبْعَثَفِىٓأُمِّهَارَسُولًايَتْلُواعَلَيْهِمْءَايَـٰتِنَاوَمَاكُنَّامُهْلِكِىٱلْقُرَىٰٓإِلَّاوَأَهْلُهَاظَـٰلِمُونَ٥٩
Vemâ kâne rabbüke mühlike-lkurâ hattâ yeb’ase fî ümmihâ rasûley yetlû ’aleyhim âyâtinâ. vemâ künnâ mühliki-lkurâ illâ veehlühâ zâlimûn.

Rabbin şehirlerin anasına, onlara ayetlerimizi okuyacak bir peygamber göndermedikçe onları yok etmiş değildir. Zaten Biz yalnız, halkı zalim olan şehirleri yok etmişizdir.

وَمَآأُوتِيتُممِّنشَىْءٍفَمَتَـٰعُٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَزِينَتُهَاوَمَاعِندَٱللَّهِخَيْرٌوَأَبْقَىٰٓأَفَلَاتَعْقِلُونَ٦٠
Vemâ ûtîtüm min şey'in femetâ’u-lhayâti-ddünyâ vezînetühâ. vemâ ’inde-llâhi hayruv veebkâ. efelâ ta’kilûn.

Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan daha iyi ve devamlıdır. Akletmez misiniz?

أَفَمَنوَعَدْنَـٰهُوَعْدًاحَسَنًافَهُوَلَـٰقِيهِكَمَنمَّتَّعْنَـٰهُمَتَـٰعَٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاثُمَّهُوَيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِمِنَٱلْمُحْضَرِينَ٦١
Efemev ve’adnâhü va’den hasenen fehüve lâkîhi kemem metta’nâhü metâ’a-lhayâti-ddünyâ sümme hüve yevme-lkiyâmeti mine-lmuhdarîn.

Vadettiğimiz güzel bir nimete kavuşan kimse; dünya hayatında kendisine bir geçimlik verdiğimiz, sonra kıyamet günü azap için getirilen kimse gibi midir?

وَيَوْمَيُنَادِيهِمْفَيَقُولُأَيْنَشُرَكَآءِىَٱلَّذِينَكُنتُمْتَزْعُمُونَ٦٢
Veyevme yünâdîhim feyekûlü eyne şürakâiye-llezîne küntüm tez’umûn.

Allah, o gün onlara seslenir: "Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededirler?" der.

قَالَٱلَّذِينَحَقَّعَلَيْهِمُٱلْقَوْلُرَبَّنَاهَـٰٓؤُلَآءِٱلَّذِينَأَغْوَيْنَآأَغْوَيْنَـٰهُمْكَمَاغَوَيْنَاتَبَرَّأْنَآإِلَيْكَمَاكَانُوٓاإِيَّانَايَعْبُدُونَ٦٣
Kâle-llezîne hakka ’aleyhimü-lkavlü rabbenâ hâülâi-llezîne agveynâ. agveynâhüm kemâ gaveynâ. teberra'nâ ileyk. mâ kânû iyyânâ ya’büdûn.

Hükmün aleyhlerine gerçekleştiği kimseler: "Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp Sana geldik, zaten aslında bize tapmıyorlardı" derler.

وَقِيلَٱدْعُواشُرَكَآءَكُمْفَدَعَوْهُمْفَلَمْيَسْتَجِيبُوالَهُمْوَرَأَوُاٱلْعَذَابَلَوْأَنَّهُمْكَانُوايَهْتَدُونَ٦٤
Vekîle-d’û şürakâeküm fede’avhüm felem yestecîbû lehüm veraevü-l’azâb. lev ennehüm kânû yehtedûn.

"Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın" denir; onlar da çağırırlar ama, kendilerine cevap veremezler; cehennem azabını görünce doğru yolda olmadıklarına yanarlar.

وَيَوْمَيُنَادِيهِمْفَيَقُولُمَاذَآأَجَبْتُمُٱلْمُرْسَلِينَ٦٥
Veyevme yünâdîhim feyekûlü mâzâ ecebtümü-lmürselîn.

O gün Allah onlara seslenir: "Peygamberlere ne cevap verdiniz?" der.

فَعَمِيَتْعَلَيْهِمُٱلْأَنبَآءُيَوْمَئِذٍفَهُمْلَايَتَسَآءَلُونَ٦٦
Fe’amiyet ’aleyhimü-l'embâü yevmeizin fehüm lâ yetesâelûn.

O gün, haberlere karşı körleşirler, verilecek cevapları kalmaz; birbirlerine de soramazlar.

فَأَمَّامَنتَابَوَءَامَنَوَعَمِلَصَـٰلِحًافَعَسَىٰٓأَنيَكُونَمِنَٱلْمُفْلِحِينَ٦٧
Feemmâ men tâbe veâmene ve’amile sâlihan fe’asâ ey yekûne mine-lmüflihîn.

Fakat, tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyen kimsenin, kurtuluşa erenler arasında bulunması umulur.

وَرَبُّكَيَخْلُقُمَايَشَآءُوَيَخْتَارُمَاكَانَلَهُمُٱلْخِيَرَةُسُبْحَـٰنَٱللَّهِوَتَعَـٰلَىٰعَمَّايُشْرِكُونَ٦٨
Verabbüke yahlüku mâ yeşâü veyahtâr. mâ kâne lehümü-lhiyerah. sübhâne-llâhi vete’âlâ ’ammâ yüşrikûn.

Rabbin dilediğini yaratır ve seçer; onlar için seçim hakkı yoktur. Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.

وَرَبُّكَيَعْلَمُمَاتُكِنُّصُدُورُهُمْوَمَايُعْلِنُونَ٦٩
Verabbüke ya’lemü mâ tükinnü sudûruhüm vemâ yü’linûn.

Rabbin gönüllerinin gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir.

وَهُوَٱللَّهُلَآإِلَـٰهَإِلَّاهُوَلَهُٱلْحَمْدُفِىٱلْأُولَىٰوَٱلْـَٔاخِرَةِوَلَهُٱلْحُكْمُوَإِلَيْهِتُرْجَعُونَ٧٠
Vehüve-llâhü lâ ilâhe illâ hû. lehü-lhamdü fi-l'ûlâ vel'âhirah. velehü-lhukmü veileyhi türce’ûn.

Allah O'dur; O'ndan başka tanrı yoktur. Hamd, dünyada da ahirette de O'nun içindir; hüküm de O'nundur. Yalnız O'na döndürüleceksiniz.

قُلْأَرَءَيْتُمْإِنجَعَلَٱللَّهُعَلَيْكُمُٱلَّيْلَسَرْمَدًاإِلَىٰيَوْمِٱلْقِيَـٰمَةِمَنْإِلَـٰهٌغَيْرُٱللَّهِيَأْتِيكُمبِضِيَآءٍأَفَلَاتَسْمَعُونَ٧١
Kul era'eytüm in ce’ale-llâhü ’aleykümü-lleyle sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhün gayru-llâhi ye'tîküm bidiyâ'. efelâ tesme’ûn.

De ki: "Söyler misiniz? Eğer Allah geceyi üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi tanrı size bir ışık getirebilir? Dinlemez misiniz?"

قُلْأَرَءَيْتُمْإِنجَعَلَٱللَّهُعَلَيْكُمُٱلنَّهَارَسَرْمَدًاإِلَىٰيَوْمِٱلْقِيَـٰمَةِمَنْإِلَـٰهٌغَيْرُٱللَّهِيَأْتِيكُمبِلَيْلٍتَسْكُنُونَفِيهِأَفَلَاتُبْصِرُونَ٧٢
Kul era'eytüm in ce’ale-llâhü ’aleykümü-nnehâra sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhün gayru-llâhi ye'tîküm bileylin teskünûne fîh. efelâ tübsirûn.

De ki: "Söyleyin: Eğer Allah gündüzü üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi tanrı, içinde istirahat edeceğiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?"

وَمِنرَّحْمَتِهِجَعَلَلَكُمُٱلَّيْلَوَٱلنَّهَارَلِتَسْكُنُوافِيهِوَلِتَبْتَغُوامِنفَضْلِهِوَلَعَلَّكُمْتَشْكُرُونَ٧٣
Vemir rahmetihî ce’ale lekümü-lleyle vennehâra liteskünû fîhi velitebtegû min fadlihî vele’alleküm teşkürûn.

Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü meydana getirmiştir. Bunlar, O'nun rahmetinden ötürüdür. Belki artık şükredersiniz.

وَيَوْمَيُنَادِيهِمْفَيَقُولُأَيْنَشُرَكَآءِىَٱلَّذِينَكُنتُمْتَزْعُمُونَ٧٤
Veyevme yünâdîhim feyekûlü eyne şürakâiye-llezîne küntüm tez’umûn.

O gün Allah onlara seslenir: "Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededir?" der.

وَنَزَعْنَامِنكُلِّأُمَّةٍشَهِيدًافَقُلْنَاهَاتُوابُرْهَـٰنَكُمْفَعَلِمُوٓاأَنَّٱلْحَقَّلِلَّهِوَضَلَّعَنْهُممَّاكَانُوايَفْتَرُونَ٧٥
Veneza’nâ min külli ümmetin şehîden fekulnâ hâtû bürhâneküm fe’alimû enne-lhakka lillâhi vedalle ’anhüm mâ kânû yefterûn.

Her ümmetten bir şahit çıkarır ve "kesin delilinizi ortaya koyun" deriz. O zaman, gerçeğin Allah'a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar.

إِنَّقَـٰرُونَكَانَمِنقَوْمِمُوسَىٰفَبَغَىٰعَلَيْهِمْوَءَاتَيْنَـٰهُمِنَٱلْكُنُوزِمَآإِنَّمَفَاتِحَهُلَتَنُوٓأُبِٱلْعُصْبَةِأُولِىٱلْقُوَّةِإِذْقَالَلَهُقَوْمُهُلَاتَفْرَحْإِنَّٱللَّهَلَايُحِبُّٱلْفَرِحِينَ٧٦
İnne kârûne kâne min kavmi mûsâ febegâ ’aleyhim. veâteynâhü mine-lkünûzi mâ inne mefâtihahû letenûü bil’usbeti üli-lkuvveh. iz kâle lehû kavmühû lâ tefrah inne-llâhe lâ yühibbü-lferihîn.

Karun, Musa'nın milletindendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: "Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi.

وَٱبْتَغِفِيمَآءَاتَىٰكَٱللَّهُٱلدَّارَٱلْـَٔاخِرَةَوَلَاتَنسَنَصِيبَكَمِنَٱلدُّنْيَاوَأَحْسِنكَمَآأَحْسَنَٱللَّهُإِلَيْكَوَلَاتَبْغِٱلْفَسَادَفِىٱلْأَرْضِإِنَّٱللَّهَلَايُحِبُّٱلْمُفْسِدِينَ٧٧
Vebtegi fîmâ âtâke-llâhü-ddâra-l'âhirate velâ tense nesîbeke mine-ddünyâ veahsin kemâ ahsene-llâhü ileyke velâ tebgi-lfesâde fi-l'ard. inne-llâhe lâ yühibbü-lmüfsidîn.

Karun, Musa'nın milletindendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: "Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi.

قَالَإِنَّمَآأُوتِيتُهُعَلَىٰعِلْمٍعِندِىٓأَوَلَمْيَعْلَمْأَنَّٱللَّهَقَدْأَهْلَكَمِنقَبْلِهِمِنَٱلْقُرُونِمَنْهُوَأَشَدُّمِنْهُقُوَّةًوَأَكْثَرُجَمْعًاوَلَايُسْـَٔلُعَنذُنُوبِهِمُٱلْمُجْرِمُونَ٧٨
Kâle innemâ ûtîtühû ’alâ ’ilmin ’indî. evelem ya’lem enne-llâhe kad ehleke min kablihî mine-lkurûni men hüve eşeddü minhü kuvvetev veekseru cem’â. velâ yüs'elü ’an zünûbihimü-lmücrimûn.

Karun: "Bu servet ancak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir" demişti. Allah'ın, önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.

فَخَرَجَعَلَىٰقَوْمِهِفِىزِينَتِهِقَالَٱلَّذِينَيُرِيدُونَٱلْحَيَوٰةَٱلدُّنْيَايَـٰلَيْتَلَنَامِثْلَمَآأُوتِىَقَـٰرُونُإِنَّهُلَذُوحَظٍّعَظِيمٍ٧٩
Feharace ’alâ kavmihî fî zînetih. kâle-llezîne yürîdûne-lhayâte-ddünyâ yâ leyte lenâ misle mâ ûtiye kârûnü innehû lezû hazzin ’azîm.

Karun, ihtişam içinde milletinin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: "Karun'a verildiği gibi bizim de olsa; doğrusu o büyük bir varlık sahibidir" demişlerdi.

وَقَالَٱلَّذِينَأُوتُواٱلْعِلْمَوَيْلَكُمْثَوَابُٱللَّهِخَيْرٌلِّمَنْءَامَنَوَعَمِلَصَـٰلِحًاوَلَايُلَقَّىٰهَآإِلَّاٱلصَّـٰبِرُونَ٨٠
Vekâle-llezîne ûtü-l’ilme veyleküm sevâbü-llâhi hayrul limen âmene ve’amile sâlihâ. velâ yülekkâhâ ille-ssâbirûn.

Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: "Size yazıklar olsun; Allah'ın mükafatı, inanıp yararlı iş işleyenler için daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir" demişlerdi.

فَخَسَفْنَابِهِوَبِدَارِهِٱلْأَرْضَفَمَاكَانَلَهُمِنفِئَةٍيَنصُرُونَهُمِندُونِٱللَّهِوَمَاكَانَمِنَٱلْمُنتَصِرِينَ٨١
Fehasefnâ bihî vebidârihi-l'arda femâ kâne lehû min fietiy yensurûnehû min dûni-llâh. vemâ kâne mine-lmüntesirîn.

Sonunda, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu; kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.

وَأَصْبَحَٱلَّذِينَتَمَنَّوْامَكَانَهُبِٱلْأَمْسِيَقُولُونَوَيْكَأَنَّٱللَّهَيَبْسُطُٱلرِّزْقَلِمَنيَشَآءُمِنْعِبَادِهِوَيَقْدِرُلَوْلَآأَنمَّنَّٱللَّهُعَلَيْنَالَخَسَفَبِنَاوَيْكَأَنَّهُلَايُفْلِحُٱلْكَـٰفِرُونَ٨٢
Veasbeha-llezîne temennev mekânehû bil'emsi yekûlûne veykeenne-llâhe yebsütu-rrizka limey yeşâü min ’ibâdihî veyakdir. levlâ em menne-llâhü ’aleynâ lehasefe binâ. veykeennehû lâ yüflihu-lkâfirûn.

Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: "Demek Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veriyor. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar başarıya eremezler" demeye başladılar.

تِلْكَٱلدَّارُٱلْـَٔاخِرَةُنَجْعَلُهَالِلَّذِينَلَايُرِيدُونَعُلُوًّافِىٱلْأَرْضِوَلَافَسَادًاوَٱلْعَـٰقِبَةُلِلْمُتَّقِينَ٨٣
Tilke-ddâru-l'âhiratü nec’alühâ lillezîne lâ yürîdûne ’ulüvven fi-l'ardi velâ fesâdâ. vel’âkibetü lilmüttekîn.

Bu ahiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.

مَنجَآءَبِٱلْحَسَنَةِفَلَهُخَيْرٌمِّنْهَاوَمَنجَآءَبِٱلسَّيِّئَةِفَلَايُجْزَىٱلَّذِينَعَمِلُواٱلسَّيِّـَٔاتِإِلَّامَاكَانُوايَعْمَلُونَ٨٤
Men câe bilhaseneti felehû hayrum minhâ. vemen câe bisseyyieti felâ yücze-llezîne ’amilü-sseyyiâti illâ mâ kânû ya’melûn.

Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.

إِنَّٱلَّذِىفَرَضَعَلَيْكَٱلْقُرْءَانَلَرَآدُّكَإِلَىٰمَعَادٍقُلرَّبِّىٓأَعْلَمُمَنجَآءَبِٱلْهُدَىٰوَمَنْهُوَفِىضَلَـٰلٍمُّبِينٍ٨٥
İnne-llezî ferada ’aleyke-lkur'âne lerâddüke ilâ me’âd. kur rabbî a’lemü men câe bilhüdâ vemen hüve fî dalâlim mübîn.

Kuran'a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceğin yere döndürecektir. De ki: "Rabbim kimin doğrulukla geldiğini, kimin apaçık sapıklıkta bulunduğunu en iyi bilendir."

وَمَاكُنتَتَرْجُوٓاأَنيُلْقَىٰٓإِلَيْكَٱلْكِتَـٰبُإِلَّارَحْمَةًمِّنرَّبِّكَفَلَاتَكُونَنَّظَهِيرًالِّلْكَـٰفِرِينَ٨٦
Vemâ künte tercû ey yülkâ ileyke-lkitâbü illâ rahmetem mir rabbike felâ tekûnenne zahîral lilkâfirîn.

Sen, sana bu Kitap'ın verileceğini ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkarcılara yardımcı olma.

وَلَايَصُدُّنَّكَعَنْءَايَـٰتِٱللَّهِبَعْدَإِذْأُنزِلَتْإِلَيْكَوَٱدْعُإِلَىٰرَبِّكَوَلَاتَكُونَنَّمِنَٱلْمُشْرِكِينَ٨٧
Velâ yesuddünneke ’an âyâti-llâhi ba’de iz ünzilet ileyke ved’u ilâ rabbike velâ tekûnenne mine-lmüşrikîn.

Allah'ın ayetleri sana indirildiğinde sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine çağır, sakın müşriklerden olma.

وَلَاتَدْعُمَعَٱللَّهِإِلَـٰهًاءَاخَرَلَآإِلَـٰهَإِلَّاهُوَكُلُّشَىْءٍهَالِكٌإِلَّاوَجْهَهُلَهُٱلْحُكْمُوَإِلَيْهِتُرْجَعُونَ٨٨
Velâ ted’u me’a-llâhi ilâhen âhar. lâ ilâhe illâ hû. küllü şey'in hâlikün illâ vecheh. lehü-lhukmü veileyhi türce’ûn.

Allah'la beraber başka tanrı tutup tapma. O'ndan başka tanrı yoktur. O'ndan başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur, O'na döndürüleceksiniz.

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay