Furkân Suresi
77 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
تَبَارَكَٱلَّذِىنَزَّلَٱلْفُرْقَانَعَلَىٰعَبْدِهِلِيَكُونَلِلْعَـٰلَمِينَنَذِيرًا١
Tebârake-llezî nezzele-lfürkâne ’alâ ’abdihî liyekûne lil’âlemîne nezîrâ.

Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, herşeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünyaları uyarmak üzere kuluna hakkı batıldan ayırdeden Kuran'ı indiren Allah yücelerin yücesidir.

ٱلَّذِىلَهُمُلْكُٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَلَمْيَتَّخِذْوَلَدًاوَلَمْيَكُنلَّهُشَرِيكٌفِىٱلْمُلْكِوَخَلَقَكُلَّشَىْءٍفَقَدَّرَهُتَقْدِيرًا٢
Ellezî lehû mülkü-ssemâvâti vel'ardi velem yettehiz veledev velem yekül lehû şerîkün fi-lmülki vehaleka külle şey'in fekadderahû takdîrâ.

Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, herşeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünyaları uyarmak üzere kuluna hakkı batıldan ayırdeden Kuran'ı indiren Allah yücelerin yücesidir.

وَٱتَّخَذُوامِندُونِهِٓءَالِهَةًلَّايَخْلُقُونَشَيْـًٔاوَهُمْيُخْلَقُونَوَلَايَمْلِكُونَلِأَنفُسِهِمْضَرًّاوَلَانَفْعًاوَلَايَمْلِكُونَمَوْتًاوَلَاحَيَوٰةًوَلَانُشُورًا٣
Vettehazû min dûnihî âlihetel lâ yahlükûne şey'ev vehüm yuhlekûne velâ yemlikûne lienfüsihim darrav velâ nef’av velâ yemlikûne mevtev velâ hayâtev velâ nüşûrâ.

Kafirler, O'nu bırakıp, birşey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne zarar ve ne de fayda verebilen; öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.

وَقَالَٱلَّذِينَكَفَرُوٓاإِنْهَـٰذَآإِلَّآإِفْكٌٱفْتَرَىٰهُوَأَعَانَهُعَلَيْهِقَوْمٌءَاخَرُونَفَقَدْجَآءُوظُلْمًاوَزُورًا٤
Vekâle-llezîne keferû in hâzâ illâ ifkün-fterâhü vee’ânehû ’aleyhi kavmün âharûn. fekad câû zulmev vezûrâ.

İnkar edenler: "Bu Kuran uydurmadır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir" diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

وَقَالُوٓاأَسَـٰطِيرُٱلْأَوَّلِينَٱكْتَتَبَهَافَهِىَتُمْلَىٰعَلَيْهِبُكْرَةًوَأَصِيلًا٥
Vekâlû esâtîru-l'evvelîne-ktetebehâ fehiye tümlâ ’aleyhi bükratev veesîlâ.

"Kuran öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır" dediler.

قُلْأَنزَلَهُٱلَّذِىيَعْلَمُٱلسِّرَّفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِإِنَّهُكَانَغَفُورًارَّحِيمًا٦
Kul enzelehü-llezî ya’lemü-ssirra fi-ssemâvâti vel'ard. innehû kâne gafûrar rahîmâ.

De ki: "Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."

وَقَالُوامَالِهَـٰذَاٱلرَّسُولِيَأْكُلُٱلطَّعَامَوَيَمْشِىفِىٱلْأَسْوَاقِلَوْلَآأُنزِلَإِلَيْهِمَلَكٌفَيَكُونَمَعَهُنَذِيرًا٧
Vekâlû mâ lihâze-rrasûli ye'külu-tta’âme veyemşî fi-l'esvâk. levlâ ünzile ileyhi melekün feyekûne me’ahû nezîrâ.

Şöyle dediler: "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut, kendisine bir hazine verilseydi, veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!" Bu zalimler, inananlara: "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediler.

أَوْيُلْقَىٰٓإِلَيْهِكَنزٌأَوْتَكُونُلَهُجَنَّةٌيَأْكُلُمِنْهَاوَقَالَٱلظَّـٰلِمُونَإِنتَتَّبِعُونَإِلَّارَجُلًامَّسْحُورًا٨
Ev yülkâ ileyhi kenzün ev tekûnü lehû cennetüy ye'külü minhâ. vekâle-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ racülem meshûrâ.

Şöyle dediler: "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut, kendisine bir hazine verilseydi, veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!" Bu zalimler, inananlara: "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediler.

ٱنظُرْكَيْفَضَرَبُوالَكَٱلْأَمْثَـٰلَفَضَلُّوافَلَايَسْتَطِيعُونَسَبِيلًا٩
Ünzur keyfe darabû leke-l'emsâle fedallû felâ yestetî’ûne sebîlâ.

Sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar.

تَبَارَكَٱلَّذِىٓإِنشَآءَجَعَلَلَكَخَيْرًامِّنذَٰلِكَجَنَّـٰتٍتَجْرِىمِنتَحْتِهَاٱلْأَنْهَـٰرُوَيَجْعَللَّكَقُصُورًا١٠
Tebârake-llezî in şâe ce’ale leke hayram min zâlike cennâtin tecrî min tahtihe-l'enhâru veyec’al leke kusûrâ.

Dilerse sana, bunlardan daha iyi olan, içlerinden ırmaklar akan cennetler verebilen ve köşkler kurabilen Allah yücelerin yücesidir.

بَلْكَذَّبُوابِٱلسَّاعَةِوَأَعْتَدْنَالِمَنكَذَّبَبِٱلسَّاعَةِسَعِيرًا١١
Bel kezzebû bissâ’ati vea’tednâ limen kezzebe bissâ’ati se’îrâ.

Zaten onlar, kıyamet saatini de yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır.

إِذَارَأَتْهُممِّنمَّكَانٍبَعِيدٍسَمِعُوالَهَاتَغَيُّظًاوَزَفِيرًا١٢
İzâ raethüm mim mekânim be’îdin semi’û lehâ tegayyüzav vezefîrâ.

Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.

وَإِذَآأُلْقُوامِنْهَامَكَانًاضَيِّقًامُّقَرَّنِينَدَعَوْاهُنَالِكَثُبُورًا١٣
Veizâ ülkû minhâ mekânen dayyikam mükarranîne de’av hünâlike sübûrâ.

Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden atıldıkları zaman, orada, yok olup gitmeyi isterler.

لَّاتَدْعُواٱلْيَوْمَثُبُورًاوَٰحِدًاوَٱدْعُواثُبُورًاكَثِيرًا١٤
Lâ ted’ü-lyevme sübûrav vâhidev ved’û sübûran kesîrâ.

"Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin" denir.

قُلْأَذَٰلِكَخَيْرٌأَمْجَنَّةُٱلْخُلْدِٱلَّتِىوُعِدَٱلْمُتَّقُونَكَانَتْلَهُمْجَزَآءًوَمَصِيرًا١٥
Kul ezâlike hayrun em cennetü-lhuldi-lletî vu’ide-lmüttekûn. kânet lehüm cezâev vemesîrâ.

De ki: "Bu mu iyidir, yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanlara mükafat ve gidilecek yer olarak söz verilen ebedi cennet mi daha iyidir?"

لَّهُمْفِيهَامَايَشَآءُونَخَـٰلِدِينَكَانَعَلَىٰرَبِّكَوَعْدًامَّسْـُٔولًا١٦
Lehüm fîhâ mâ yeşâûne hâlidîn. kâne ’alâ rabbike va’dem mes'ûlâ.

Temelli kalacakları cennette diledikleri şeyleri bulurlar. Bu, Rabbinin yerine getirilmesi istenen bir vaadidir.

وَيَوْمَيَحْشُرُهُمْوَمَايَعْبُدُونَمِندُونِٱللَّهِفَيَقُولُءَأَنتُمْأَضْلَلْتُمْعِبَادِىهَـٰٓؤُلَآءِأَمْهُمْضَلُّواٱلسَّبِيلَ١٧
Veyevme yahşüruhüm vemâ ya’büdûne min dûni-llâhi feyekûlü eentüm adleltüm ’ibâdî hâülâi em hüm dallü-ssebîl.

O gün Rabbin onları ve Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyleri toplar ve: "Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendi kendilerine mi yoldan saptılar?" der.

قَالُواسُبْحَـٰنَكَمَاكَانَيَنبَغِىلَنَآأَننَّتَّخِذَمِندُونِكَمِنْأَوْلِيَآءَوَلَـٰكِنمَّتَّعْتَهُمْوَءَابَآءَهُمْحَتَّىٰنَسُواٱلذِّكْرَوَكَانُواقَوْمًابُورًا١٨
Kâlû sübhâneke mâ kâne yembegî lenâ en nettehize min dûnike min evliyâe velâkim metta’tehüm veâbâehüm hattâ nesü-zzikr. vekânû kavmem bûrâ.

Onlar: "Haşa; Seni bırakıp başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat Sen onlara ve babalarına nimetler verdin de sonunda Seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir millet oldular" derler.

فَقَدْكَذَّبُوكُمبِمَاتَقُولُونَفَمَاتَسْتَطِيعُونَصَرْفًاوَلَانَصْرًاوَمَنيَظْلِممِّنكُمْنُذِقْهُعَذَابًاكَبِيرًا١٩
Fekad kezzebûküm bimâ tekûlûne femâ testetî’ûne sarfev velâ nasrâ. vemey yazlim minküm nüzikhü ’azâben kebîrâ.

"Söylediklerinizde sizi yalancı çıkardılar, artık kendinizden azabı çeviremez, yardım da göremezsiniz. Zulmedenlerinize büyük bir azap tattıracağız" denir.

وَمَآأَرْسَلْنَاقَبْلَكَمِنَٱلْمُرْسَلِينَإِلَّآإِنَّهُمْلَيَأْكُلُونَٱلطَّعَامَوَيَمْشُونَفِىٱلْأَسْوَاقِوَجَعَلْنَابَعْضَكُمْلِبَعْضٍفِتْنَةًأَتَصْبِرُونَوَكَانَرَبُّكَبَصِيرًا٢٠
Vemâ erselnâ kableke mine-lmürselîne illâ innehüm leye'külûne-tta’âme veyemşûne fi-l'esvâk. vece’alnâ ba’daküm liba’din fitneh. etasbirûn. vekâne rabbüke besîrâ.

Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de, şüphesiz, yemek yerler, sokaklarda gezerlerdi. Ey insanlar! Sabreder misiniz diye sizi birbirinizle sınarız. Rabbin her şeyi görür.

وَقَالَٱلَّذِينَلَايَرْجُونَلِقَآءَنَالَوْلَآأُنزِلَعَلَيْنَاٱلْمَلَـٰٓئِكَةُأَوْنَرَىٰرَبَّنَالَقَدِٱسْتَكْبَرُوافِىٓأَنفُسِهِمْوَعَتَوْعُتُوًّاكَبِيرًا٢١
Vekâle-llezîne lâ yercûne likâenâ levlâ ünzile ’aleyne-lmelâiketü ev nerâ rabbenâ. lekadi-stekberû fî enfüsihim ve’atev ’utüvven kebîrâ.

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: "Bize ya melekler indirilmeli, ya da Rabbimiz'i görmeliyiz" derler. And olsun ki kendi kendilerine büyüklenmişler, azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir.

يَوْمَيَرَوْنَٱلْمَلَـٰٓئِكَةَلَابُشْرَىٰيَوْمَئِذٍلِّلْمُجْرِمِينَوَيَقُولُونَحِجْرًامَّحْجُورًا٢٢
Yevme yeravne-lmelâikete lâ büşrâ yevmeizil lilmücrimîne veyekûlûne hicram mahcûrâ.

Melekleri gördükleri gün, işte o gün, suçlulara iyi haber yoktur. Melekler: "İyi haber size yasaktır, yasak!" derler.

وَقَدِمْنَآإِلَىٰمَاعَمِلُوامِنْعَمَلٍفَجَعَلْنَـٰهُهَبَآءًمَّنثُورًا٢٣
Vekadimnâ ilâ mâ ’amilû min ’amelin fece’alnâhü hebâem mensûrâ.

Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz.

أَصْحَـٰبُٱلْجَنَّةِيَوْمَئِذٍخَيْرٌمُّسْتَقَرًّاوَأَحْسَنُمَقِيلًا٢٤
Ashâbü-lcenneti yevmeizin hayrum müstekarrav veahsenü mekîlâ.

O gün, cennetliklerin kalacağı yer çok iyi, dinlenecekleri yer çok güzeldir.

وَيَوْمَتَشَقَّقُٱلسَّمَآءُبِٱلْغَمَـٰمِوَنُزِّلَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُتَنزِيلًا٢٥
Veyevme teşekkaku-ssemâü bilgamâmi venüzzile-lmelâiketü tenzîlâ.

O gün, gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.

ٱلْمُلْكُيَوْمَئِذٍٱلْحَقُّلِلرَّحْمَـٰنِوَكَانَيَوْمًاعَلَىٱلْكَـٰفِرِينَعَسِيرًا٢٦
Elmülkü yevmeizin-lhakku lirrahmân. vekâne yevmen ’ale-lkâfirîne ’asîrâ.

O gün gerçek hükümdarlık Rahman'ındır. İnkarcılar için yaman bir gündür.

وَيَوْمَيَعَضُّٱلظَّالِمُعَلَىٰيَدَيْهِيَقُولُيَـٰلَيْتَنِىٱتَّخَذْتُمَعَٱلرَّسُولِسَبِيلًا٢٧
Veyevme ye’addu-zzâlimü ’alâ yedeyhi yekûlü yâ leyteni-ttehaztü me’a-rrasûli sebîlâ.

O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: "Keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kuran'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor" der.

يَـٰوَيْلَتَىٰلَيْتَنِىلَمْأَتَّخِذْفُلَانًاخَلِيلًا٢٨
Yâ veyletâ leytenî lem ettehiz fülânen halîlâ.

O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: "Keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kuran'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor" der.

لَّقَدْأَضَلَّنِىعَنِٱلذِّكْرِبَعْدَإِذْجَآءَنِىوَكَانَٱلشَّيْطَـٰنُلِلْإِنسَـٰنِخَذُولًا٢٩
Lekad edallenî ’ani-zzikri ba’de iz câenî. vekâne-şşeytânü lil'insâni hazûlâ.

O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: "Keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kuran'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor" der.

وَقَالَٱلرَّسُولُيَـٰرَبِّإِنَّقَوْمِىٱتَّخَذُواهَـٰذَاٱلْقُرْءَانَمَهْجُورًا٣٠
Vekâle-rrasûlü yâ rabbi inne kavmi-ttehazû hâze-lkur'âne mehcûrâ.

Peygamber: "Ey Rabbim! Doğrusu milletim bu Kuran'ı terketmişti" der.

وَكَذَٰلِكَجَعَلْنَالِكُلِّنَبِىٍّعَدُوًّامِّنَٱلْمُجْرِمِينَوَكَفَىٰبِرَبِّكَهَادِيًاوَنَصِيرًا٣١
Vekezâlike ce’alnâ likülli nebiyyin ’adüvvem mine-lmücrimîn. vekefâ birabbike hâdiyev venesîrâ.

Her peygamber için, böylece suçlulardan bir düşman ortaya koyarız. Doğruyu gösterici ve yardımcı olarak, Rabbin yeter.

وَقَالَٱلَّذِينَكَفَرُوالَوْلَانُزِّلَعَلَيْهِٱلْقُرْءَانُجُمْلَةًوَٰحِدَةًكَذَٰلِكَلِنُثَبِّتَبِهِفُؤَادَكَوَرَتَّلْنَـٰهُتَرْتِيلًا٣٢
Vekâle-llezîne keferû levlâ nüzzile ’aleyhi-lkur'ânü cümletev vâhideh. kezâlike linüsebbite bihî füâdeke verattelnâhü tertîlâ.

İnkar edenler: "Kuran ona bir defada indirilmeliydi" derler. Oysa Biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz.

وَلَايَأْتُونَكَبِمَثَلٍإِلَّاجِئْنَـٰكَبِٱلْحَقِّوَأَحْسَنَتَفْسِيرًا٣٣
Velâ ye'tûneke bimeselin illâ ci'nâke bilhakki veahsene tefsîrâ.

Sana bir misal vermezler ki, Biz onun gerçeğini ve en iyi anlaşılanını sana vermemiş olalım.

ٱلَّذِينَيُحْشَرُونَعَلَىٰوُجُوهِهِمْإِلَىٰجَهَنَّمَأُولَـٰٓئِكَشَرٌّمَّكَانًاوَأَضَلُّسَبِيلًا٣٤
Ellezîne yuhşerûne ’alâ vucûhihim ilâ cehenneme ülâike şerrum mekânev veedallü sebîlâ.

Cehennemde yüzü koyun toplanacak olanlar, işte onların yerleri en kötü ve yolları da en sapıktır.

وَلَقَدْءَاتَيْنَامُوسَىٱلْكِتَـٰبَوَجَعَلْنَامَعَهُٓأَخَاهُهَـٰرُونَوَزِيرًا٣٥
Velekad âteynâ mûse-lkitâbe vece’alnâ me’ahû ehâhü hârûne vezîrâ.

And olsun ki Musa'ya Kitap verdik, kardeşi Harun'u da kendisine vezir yaptık.

فَقُلْنَاٱذْهَبَآإِلَىٱلْقَوْمِٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَافَدَمَّرْنَـٰهُمْتَدْمِيرًا٣٦
Fekulne-zhebâ ile-lkavmi-llezîne kezzebû biâyâtinâ. fedemmernâhüm tedmîrâ.

"Ayetlerimizi yalanlayan millete gidin" dedik. Sonunda o milleti yerle bir ettik.

وَقَوْمَنُوحٍلَّمَّاكَذَّبُواٱلرُّسُلَأَغْرَقْنَـٰهُمْوَجَعَلْنَـٰهُمْلِلنَّاسِءَايَةًوَأَعْتَدْنَالِلظَّـٰلِمِينَعَذَابًاأَلِيمًا٣٧
Vekavme nûhil lemmâ kezzebü-rrusüle agraknâhüm vece’alnâhüm linnâsi âyeh. vea’tednâ lizzâlimîne ’azâben elîmâ.

Nuh milletini de, peygamberleri yalanladıkları zaman suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret kıldık. Zalimlere can yakıcı azap hazırlamışızdır.

وَعَادًاوَثَمُودَاوَأَصْحَـٰبَٱلرَّسِّوَقُرُونًابَيْنَذَٰلِكَكَثِيرًا٣٨
Ve’âdev vesemûde veashâbe-rrassi vekurûnem beyne zâlike kesîrâ.

Ad, Semud milletleri ile Ress'lileri ve bunların arasında birçok nesilleri de yerle bir ettik.

وَكُلًّاضَرَبْنَالَهُٱلْأَمْثَـٰلَوَكُلًّاتَبَّرْنَاتَتْبِيرًا٣٩
Veküllen darabnâ lehü-l'emsâl. veküllen tebbernâ tetbîrâ.

Her birine misaller vermiştik ama, dinlemedikleri için hepsini kırdık geçirdik.

وَلَقَدْأَتَوْاعَلَىٱلْقَرْيَةِٱلَّتِىٓأُمْطِرَتْمَطَرَٱلسَّوْءِأَفَلَمْيَكُونُوايَرَوْنَهَابَلْكَانُوالَايَرْجُونَنُشُورًا٤٠
Velekad etev ’ale-lkaryeti-lletî ümtirat metara-ssev'. efelem yekûnû yeravnehâ. bel kânû lâ yercûne nüşûrâ.

Bu putperestler and olsun ki, bela yağmuruna tutulmuş olan kasabaya uğramışlardı. Onu görmediler mi? Hayır; tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.

وَإِذَارَأَوْكَإِنيَتَّخِذُونَكَإِلَّاهُزُوًاأَهَـٰذَاٱلَّذِىبَعَثَٱللَّهُرَسُولًا٤١
Veizâ raevke iy yettehizûneke illâ hüzüvâ. ehâze-llezî be’ase-llâhü rasûâ.

Seni gördükleri zaman, "Allah'ın gönderdiği elçi bu mudur?" diye alaya almaktan başka birşey yapmazlar.

إِنكَادَلَيُضِلُّنَاعَنْءَالِهَتِنَالَوْلَآأَنصَبَرْنَاعَلَيْهَاوَسَوْفَيَعْلَمُونَحِينَيَرَوْنَٱلْعَذَابَمَنْأَضَلُّسَبِيلًا٤٢
İn kâde leyüdillünâ ’an âlihetinâ levlâ en sabernâ ’aleyhâ. vesevfe ya’lemûne hîne yeravne-l’azâbe men edallü sebîlâ.

"Tanrılarımız üzerinde direnmeseydik, doğrusu neredeyse bizi onlardan uzaklaştıracaktı" derler. Azabı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bileceklerdir.

أَرَءَيْتَمَنِٱتَّخَذَإِلَـٰهَهُهَوَىٰهُأَفَأَنتَتَكُونُعَلَيْهِوَكِيلًا٤٣
Era'eyte meni-ttehaze ilâhehû hevâh. efeente tekûnü ’aleyhi vekîlâ.

Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?

أَمْتَحْسَبُأَنَّأَكْثَرَهُمْيَسْمَعُونَأَوْيَعْقِلُونَإِنْهُمْإِلَّاكَٱلْأَنْعَـٰمِبَلْهُمْأَضَلُّسَبِيلًا٤٤
Em tahsebü enne ekserahüm yesme’ûne ev ya’kilûn. in hüm illâ kel'en’âmi bel hüm edallü sebîlâ.

Yoksa çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? Onlar şüphesiz davarlar gibidir, belki daha da sapık yolludurlar.

أَلَمْتَرَإِلَىٰرَبِّكَكَيْفَمَدَّٱلظِّلَّوَلَوْشَآءَلَجَعَلَهُسَاكِنًاثُمَّجَعَلْنَاٱلشَّمْسَعَلَيْهِدَلِيلًا٤٥
Elem tera ilâ rabbike keyfe medde-zzill. velev şâe lece’alehû sâkinâ. sümme ce’alne-şşemse ’aleyhi delîlâ.

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra Biz güneşi, ona delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.

ثُمَّقَبَضْنَـٰهُإِلَيْنَاقَبْضًايَسِيرًا٤٦
Sümme kabadnâhü ileynâ kabday yesîrâ.

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra Biz güneşi, ona delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.

وَهُوَٱلَّذِىجَعَلَلَكُمُٱلَّيْلَلِبَاسًاوَٱلنَّوْمَسُبَاتًاوَجَعَلَٱلنَّهَارَنُشُورًا٤٧
Vehüve-llezî ce’ale lekümü-lleyle libâsev vennevme sübâtev vece’ale-nnehâra nüşûrâ.

Size geceyi örtü, uykuyu rahatlık kılan, gündüzü çalışma zamanı yapan Allah'tır.

وَهُوَٱلَّذِىٓأَرْسَلَٱلرِّيَـٰحَبُشْرًابَيْنَيَدَىْرَحْمَتِهِوَأَنزَلْنَامِنَٱلسَّمَآءِمَآءًطَهُورًا٤٨
Vehüve-llezî ersele-rriyâha büşram beyne yedey rahmetih. veenzelnâ mine-ssemâi mâen tahûrâ.

Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönderen O'dur. Ölü bir yeri diriltmek ve yarattığımız nice hayvan ve insanları sulamak için gökten tertemiz su indirmişizdir.

لِّنُحْـِىَبِهِبَلْدَةًمَّيْتًاوَنُسْقِيَهُمِمَّاخَلَقْنَآأَنْعَـٰمًاوَأَنَاسِىَّكَثِيرًا٤٩
Linuhyiye bihî beldetem meytev venüskiyehû mimmâ halaknâ en’âmev veenâsiyye kesîrâ.

Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönderen O'dur. Ölü bir yeri diriltmek ve yarattığımız nice hayvan ve insanları sulamak için gökten tertemiz su indirmişizdir.

وَلَقَدْصَرَّفْنَـٰهُبَيْنَهُمْلِيَذَّكَّرُوافَأَبَىٰٓأَكْثَرُٱلنَّاسِإِلَّاكُفُورًا٥٠
Velekad sarrafnâhü beynehüm liyezzekkerû. feebâ ekseru-nnâsi illâ küfûrâ.

And olsun ki öğüt almaları için ülkeler arasında yer yer türlü türlü yağmur yağdırmışızdır. Buna rağmen insanların çoğu nankörlükte direnmiştir.

وَلَوْشِئْنَالَبَعَثْنَافِىكُلِّقَرْيَةٍنَّذِيرًا٥١
Velev şi'nâ lebe’asnâ fî külli karyetin nezîrâ.

Dileseydik, her kente bir uyarıcı gönderirdik.

فَلَاتُطِعِٱلْكَـٰفِرِينَوَجَـٰهِدْهُمبِهِجِهَادًاكَبِيرًا٥٢
Felâ tüti’i-lkâfirîne vecâhidhüm bihî cihâden kebîrâ.

Sen, inkarcılara uyma, onlara karşı olanca gücünle mücadele et.

وَهُوَٱلَّذِىمَرَجَٱلْبَحْرَيْنِهَـٰذَاعَذْبٌفُرَاتٌوَهَـٰذَامِلْحٌأُجَاجٌوَجَعَلَبَيْنَهُمَابَرْزَخًاوَحِجْرًامَّحْجُورًا٥٣
Vehüve-llezî merace-lbahrayni hâzâ ’azbün fürâtüv vehâzâ milhun ücâc. vece’ale beynehümâ berzehav vehicram mahcûrâ.

Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan Allah'tır.

وَهُوَٱلَّذِىخَلَقَمِنَٱلْمَآءِبَشَرًافَجَعَلَهُنَسَبًاوَصِهْرًاوَكَانَرَبُّكَقَدِيرًا٥٤
Vehüve-llezî haleka mine-lmâi beşeran fece’alehû nesebev vesihrâ. vekâne rabbüke kadîrâ.

İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O'dur. Rabbin herşeye Kadir'dir.

وَيَعْبُدُونَمِندُونِٱللَّهِمَالَايَنفَعُهُمْوَلَايَضُرُّهُمْوَكَانَٱلْكَافِرُعَلَىٰرَبِّهِظَهِيرًا٥٥
Veya’büdûne min dûni-llâhi mâ lâ yenfe’uhüm velâ yedurruhüm. vekâne-lkâfiru ’alâ rabbihî zahîrâ.

Allah'ı bırakıp, kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere kulluk ederler. İnkar eden, Rabbine karşı gelenin (şeytanın) yardımcısıdır.

وَمَآأَرْسَلْنَـٰكَإِلَّامُبَشِّرًاوَنَذِيرًا٥٦
Vemâ erselnâke illâ mübeşşirav venezîrâ.

Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

قُلْمَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمِنْأَجْرٍإِلَّامَنشَآءَأَنيَتَّخِذَإِلَىٰرَبِّهِسَبِيلًا٥٧
Kul mâ es'elüküm ’aleyhi min ecrin illâ men şâe ey yettehize ilâ rabbihî sebîlâ.

De ki: "Ben buna karşı sizden bir ücret değil, ancak, Rabbine doğru bir yol tutmak dileyen kimseler olmanızı istiyorum."

وَتَوَكَّلْعَلَىٱلْحَىِّٱلَّذِىلَايَمُوتُوَسَبِّحْبِحَمْدِهِوَكَفَىٰبِهِبِذُنُوبِعِبَادِهِخَبِيرًا٥٨
Vetevekkel ’ale-lhayyi-llezî lâ yemûtü vesebbih bihamdih. vekefâ bihî bizünûbi ’ibâdihî habîrâ.

Ölümsüz, diri olan Allah'a güven, O'nu överek tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak kendisi yeter.

ٱلَّذِىخَلَقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَوَمَابَيْنَهُمَافِىسِتَّةِأَيَّامٍثُمَّٱسْتَوَىٰعَلَىٱلْعَرْشِٱلرَّحْمَـٰنُفَسْـَٔلْبِهِخَبِيرًا٥٩
Ellezî haleka-ssemâvâti vel'arda vemâ beynehümâ fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ ’ale-l’arş. errahmânü fes'el bihî habîrâ.

Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan sonra da arşa hükmeden Rahman'dır. Bunu bir bilene sor.

وَإِذَاقِيلَلَهُمُٱسْجُدُوالِلرَّحْمَـٰنِقَالُواوَمَاٱلرَّحْمَـٰنُأَنَسْجُدُلِمَاتَأْمُرُنَاوَزَادَهُمْنُفُورًا٦٠
Veizâ kîle lehümü-scüdû lirrahmâni kâlû veme-rrahmân. enescüdü limâ te'mürunâ vezâdehüm nüfûrâ.

Onlara: "Rahman'a secdeye varın" dendiği zaman "Rahman da nedir? Emrettiğine mi secdeye varacağız?" derler. Bu, onların nefretini artırır.

تَبَارَكَٱلَّذِىجَعَلَفِىٱلسَّمَآءِبُرُوجًاوَجَعَلَفِيهَاسِرَٰجًاوَقَمَرًامُّنِيرًا٦١
Tebârake-llezî ce’ale fi-ssemâi bürûcev vece’ale fîhâ sirâcev vekameram münîrâ.

Gökte burçlar vareden, orada ışık saçan güneş ve aydınlatan ayı yaratan Allah, yücelerin yücesidir.

وَهُوَٱلَّذِىجَعَلَٱلَّيْلَوَٱلنَّهَارَخِلْفَةًلِّمَنْأَرَادَأَنيَذَّكَّرَأَوْأَرَادَشُكُورًا٦٢
Vehüve-llezî ce’ale-lleyle vennehâra hilfetel limen erâde ey yezzekkera ev erâde şükûrâ.

İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur.

وَعِبَادُٱلرَّحْمَـٰنِٱلَّذِينَيَمْشُونَعَلَىٱلْأَرْضِهَوْنًاوَإِذَاخَاطَبَهُمُٱلْجَـٰهِلُونَقَالُواسَلَـٰمًا٦٣
Ve’ibâdü-rrahmâni-llezîne yemşûne ’ale-l'ardi hevnev veizâ hâtabehümü-lcâhilûne kâlû selâmâ.

Rahman'ın kulları yeryüzünde mütevazı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler.

وَٱلَّذِينَيَبِيتُونَلِرَبِّهِمْسُجَّدًاوَقِيَـٰمًا٦٤
Vellezîne yebîtûne lirabbihim süccedev vekiyâmâ.

Onlar, gecelerini Rableri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler.

وَٱلَّذِينَيَقُولُونَرَبَّنَاٱصْرِفْعَنَّاعَذَابَجَهَنَّمَإِنَّعَذَابَهَاكَانَغَرَامًا٦٥
Vellezîne yekûlûne rabbene-srif ’annâ ’azâbe cehennem. inne ’azâbehâ kâne garâmâ.

Onlar, "Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır; doğrusu onun azabı sürekli ve acıdır. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır" derler.

إِنَّهَاسَآءَتْمُسْتَقَرًّاوَمُقَامًا٦٦
İnnehâ sâet müstekarrav vemükâmâ.

Onlar, "Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır; doğrusu onun azabı sürekli ve acıdır. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır" derler.

وَٱلَّذِينَإِذَآأَنفَقُوالَمْيُسْرِفُواوَلَمْيَقْتُرُواوَكَانَبَيْنَذَٰلِكَقَوَامًا٦٧
Vellezîne izâ enfekû lem yüsrifû velem yaktürû vekâne beyne zâlike kavâmâ.

Onlar, sarfettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

وَٱلَّذِينَلَايَدْعُونَمَعَٱللَّهِإِلَـٰهًاءَاخَرَوَلَايَقْتُلُونَٱلنَّفْسَٱلَّتِىحَرَّمَٱللَّهُإِلَّابِٱلْحَقِّوَلَايَزْنُونَوَمَنيَفْعَلْذَٰلِكَيَلْقَأَثَامًا٦٨
Vellezîne lâ yed’ûne me’a-llâhi ilâhen âhara velâ yaktülûne-nnefse-lletî harrame-llâhü illâ bilhakki velâ yeznûn. vemey yef’al zâlike yelka esâmâ.

Onlar, Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan günaha girmiş olur.

يُضَـٰعَفْلَهُٱلْعَذَابُيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِوَيَخْلُدْفِيهِمُهَانًا٦٩
Yüdâ’af lehü-l’azâbü yevme-lkiyâmeti veyahlüd fîhî mühânâ.

Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada, alçaltılarak temelli kalır.

إِلَّامَنتَابَوَءَامَنَوَعَمِلَعَمَلًاصَـٰلِحًافَأُولَـٰٓئِكَيُبَدِّلُٱللَّهُسَيِّـَٔاتِهِمْحَسَنَـٰتٍوَكَانَٱللَّهُغَفُورًارَّحِيمًا٧٠
İllâ men tâbe veâmene ve’amile ’amelen sâlihan feülâike yübeddilü-llâhü seyyiâtihim hasenât. vekâne-llâhü gafûrar rahîmâ.

Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder.

وَمَنتَابَوَعَمِلَصَـٰلِحًافَإِنَّهُيَتُوبُإِلَىٱللَّهِمَتَابًا٧١
Vemen tâbe ve’amile sâlihan feinnehû yetûbü ile-llâhi metâbâ.

Kim tevbe edip yararlı iş işlerse, şüphesiz o, Allah'a gereği gibi yönelmiş olur.

وَٱلَّذِينَلَايَشْهَدُونَٱلزُّورَوَإِذَامَرُّوابِٱللَّغْوِمَرُّواكِرَامًا٧٢
Vellezîne lâ yeşhedûne-zzûra veizâ merrû billagvi merrû kirâmâ.

Onlar yalan yere şehadet etmezler; faydasız birşeye rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler.

وَٱلَّذِينَإِذَاذُكِّرُوابِـَٔايَـٰتِرَبِّهِمْلَمْيَخِرُّواعَلَيْهَاصُمًّاوَعُمْيَانًا٧٣
Vellezîne izâ zükkirû biâyâti rabbihim lem yehirrû ’aleyhâ summev ve’umyânâ.

Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.

وَٱلَّذِينَيَقُولُونَرَبَّنَاهَبْلَنَامِنْأَزْوَٰجِنَاوَذُرِّيَّـٰتِنَاقُرَّةَأَعْيُنٍوَٱجْعَلْنَالِلْمُتَّقِينَإِمَامًا٧٤
Vellezîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ vezürriyyâtinâ kurrate a’yüniv vec’alnâ lilmüttekîne imâmâ.

Onlar: "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et ve bizi, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder yap" derler.

أُولَـٰٓئِكَيُجْزَوْنَٱلْغُرْفَةَبِمَاصَبَرُواوَيُلَقَّوْنَفِيهَاتَحِيَّةًوَسَلَـٰمًا٧٥
Ülâike yüczevne-lgurfete bimâ saberû veyülekkavne fîhâ tehiyyetev veselâmâ.

İşte onlar, sabrettiklerinden ötürü cennetin en yüksek dereceleriyle mükafatlandırılırlar. Orada esenlik ve dirlik dilekleriyle karşılanırlar.

خَـٰلِدِينَفِيهَاحَسُنَتْمُسْتَقَرًّاوَمُقَامًا٧٦
Hâlidîne fîhâ. hasünet müstekarrav vemükâmâ.

Orada temellidirler. Orası ne güzel bir yer ve ne güzel duraktır!

قُلْمَايَعْبَؤُابِكُمْرَبِّىلَوْلَادُعَآؤُكُمْفَقَدْكَذَّبْتُمْفَسَوْفَيَكُونُلِزَامًا٧٧
Kul mâ ya’beü biküm rabbî levlâ dü’âüküm. fekad kezzebtüm fesevfe yekûnü lizâmâ.

De ki: "İbadetiniz (duanız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin?" Ey inkarcılar! Yalanladığınız için, azap yakanızı bırakmayacaktır.

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay