Mü'minûn Suresi
118 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
قَدْأَفْلَحَٱلْمُؤْمِنُونَ١
Kad efleha-lmü'minûn.

Müminler saadete ermişlerdir.

ٱلَّذِينَهُمْفِىصَلَاتِهِمْخَـٰشِعُونَ٢
Ellezîne hüm fî salâtihim hâşi’ûn.

Onlar namazda huşu içindedirler.

وَٱلَّذِينَهُمْعَنِٱللَّغْوِمُعْرِضُونَ٣
Vellezîne hüm ’ani-llagvi mü’ridûn.

Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.

وَٱلَّذِينَهُمْلِلزَّكَوٰةِفَـٰعِلُونَ٤
Vellezîne hüm lilzekâti fâ’ilûn.

Onlar zekatlarını verirler.

وَٱلَّذِينَهُمْلِفُرُوجِهِمْحَـٰفِظُونَ٥
Vellezîne hüm lifürûcihim hâfizûn.

Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.

إِلَّاعَلَىٰٓأَزْوَٰجِهِمْأَوْمَامَلَكَتْأَيْمَـٰنُهُمْفَإِنَّهُمْغَيْرُمَلُومِينَ٦
İllâ ’alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânühüm feinnehüm gayru melûmîn.

Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.

فَمَنِٱبْتَغَىٰوَرَآءَذَٰلِكَفَأُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْعَادُونَ٧
Femeni-btegâ verâe zâlike feülâike hümü-l’âdûn.

Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir.

وَٱلَّذِينَهُمْلِأَمَـٰنَـٰتِهِمْوَعَهْدِهِمْرَٰعُونَ٨
Vellezîne hüm liemânâtihim ve’ahdihim râ’ûn.

Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler.

وَٱلَّذِينَهُمْعَلَىٰصَلَوَٰتِهِمْيُحَافِظُونَ٩
Vellezîne hüm ’alâ salevâtihim yühâfizûn.

Namazlarına riayet ederler.

أُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْوَٰرِثُونَ١٠
Ülâike hümü-lvârisûn.

İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlardır.

ٱلَّذِينَيَرِثُونَٱلْفِرْدَوْسَهُمْفِيهَاخَـٰلِدُونَ١١
Ellezîne yerisûne-lfirdevs. hüm fîhâ hâlidûn.

İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlardır.

وَلَقَدْخَلَقْنَاٱلْإِنسَـٰنَمِنسُلَـٰلَةٍمِّنطِينٍ١٢
Velekad halakne-l'insâne min sülâletim min tîn.

And olsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık.

ثُمَّجَعَلْنَـٰهُنُطْفَةًفِىقَرَارٍمَّكِينٍ١٣
Sümme ce’alnâhü nutfeten fî karârim mekîn.

Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.

ثُمَّخَلَقْنَاٱلنُّطْفَةَعَلَقَةًفَخَلَقْنَاٱلْعَلَقَةَمُضْغَةًفَخَلَقْنَاٱلْمُضْغَةَعِظَـٰمًافَكَسَوْنَاٱلْعِظَـٰمَلَحْمًاثُمَّأَنشَأْنَـٰهُخَلْقًاءَاخَرَفَتَبَارَكَٱللَّهُأَحْسَنُٱلْخَـٰلِقِينَ١٤
Sümme halakne-nnutfete ’alekaten fehalakne-l’alekate mudgaten fehalakne-lmudgate ’izâmen fekesevne-l’izâme lahmâ. sümme enşe'nâhü halkan âhar. fetebârake-llâhü ahsenü-lhâlikîn.

Sonra nutfeyi kan pıhtısına çevirdik, kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık: Biçim verenlerin en güzeli olan Allah ne uludur!

ثُمَّإِنَّكُمبَعْدَذَٰلِكَلَمَيِّتُونَ١٥
Sümme inneküm ba’de zâlike lemeyyitûn.

Sizler, bütün bunlardan sonra ölürsünüz.

ثُمَّإِنَّكُمْيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِتُبْعَثُونَ١٦
Sümme inneküm yevme-lkiyâmeti tüb’asûn.

Şüphesiz kıyamet günü tekrar diriltilirsiniz.

وَلَقَدْخَلَقْنَافَوْقَكُمْسَبْعَطَرَآئِقَوَمَاكُنَّاعَنِٱلْخَلْقِغَـٰفِلِينَ١٧
Velekad halaknâ fevkaküm seb’a tarâik. vemâ künnâ ’ani-lhalki gâfilîn.

And olsun ki, üstünüzde yedi tabaka yarattık. Biz, yarattığımızdan habersiz değiliz.

وَأَنزَلْنَامِنَٱلسَّمَآءِمَآءًبِقَدَرٍفَأَسْكَنَّـٰهُفِىٱلْأَرْضِوَإِنَّاعَلَىٰذَهَابٍبِهِلَقَـٰدِرُونَ١٨
Veenzelnâ mine-ssemâi mâem bikaderin feeskennâhü fi-l'ard. veinnâ ’alâ zehâbim bihî lekâdirûn.

Gökten suyu ölçülü indirdik de, onu yerde durdurduk. Şüphesiz onu gidermeye de kadiriz.

فَأَنشَأْنَالَكُمبِهِجَنَّـٰتٍمِّننَّخِيلٍوَأَعْنَـٰبٍلَّكُمْفِيهَافَوَٰكِهُكَثِيرَةٌوَمِنْهَاتَأْكُلُونَ١٩
Feenşe'nâ leküm bihî cennâtim min nehîliv vea’nâb. leküm fîhâ fevâkihü kesîratüv veminhâ te'külûn.

Onunla, içinde, yediğiniz birçok meyvalar bulunan hurmalık ve üzüm bağları, Tur-i Sina'da yetişen, yiyenlere, yağ ve katık veren zeytin ağacını var ettik.

وَشَجَرَةًتَخْرُجُمِنطُورِسَيْنَآءَتَنبُتُبِٱلدُّهْنِوَصِبْغٍلِّلْـَٔاكِلِينَ٢٠
Veşeceraten tahrucü min tûri seynâe tembütü biddühni vesibgil lil'âkilîn.

Onunla, içinde, yediğiniz birçok meyvalar bulunan hurmalık ve üzüm bağları, Tur-i Sina'da yetişen, yiyenlere, yağ ve katık veren zeytin ağacını var ettik.

وَإِنَّلَكُمْفِىٱلْأَنْعَـٰمِلَعِبْرَةًنُّسْقِيكُممِّمَّافِىبُطُونِهَاوَلَكُمْفِيهَامَنَـٰفِعُكَثِيرَةٌوَمِنْهَاتَأْكُلُونَ٢١
Veinne leküm fi-l'en’âmi le’ibrah. nüskîküm mimmâ fî bütûnihâ veleküm fîhâ menâfi’u kesîratüv veminhâ te'külûn.

Ehli hayvanlarda size ders vardır; onlardan çıkan sütten size içiririz; onlarda daha birçok menfaatiniz vardır. Onlardan yersiniz.

وَعَلَيْهَاوَعَلَىٱلْفُلْكِتُحْمَلُونَ٢٢
Ve’aleyhâ ve’ale-lfülki tuhmelûn.

Hem onların ve hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.

وَلَقَدْأَرْسَلْنَانُوحًاإِلَىٰقَوْمِهِفَقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُٓأَفَلَاتَتَّقُونَ٢٣
Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fekâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. efelâ tettekûn.

And olsun ki Nuh'u milletine gönderdik; onlara: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur; sakınmaz mısınız?" dedi.

فَقَالَٱلْمَلَؤُاٱلَّذِينَكَفَرُوامِنقَوْمِهِمَاهَـٰذَآإِلَّابَشَرٌمِّثْلُكُمْيُرِيدُأَنيَتَفَضَّلَعَلَيْكُمْوَلَوْشَآءَٱللَّهُلَأَنزَلَمَلَـٰٓئِكَةًمَّاسَمِعْنَابِهَـٰذَافِىٓءَابَآئِنَاٱلْأَوَّلِينَ٢٤
Fekâle-lmeleü-llezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerum mislüküm yürîdü ey yetefeddale ’aleyküm. velev şâe-llâhü leenzele melâikeh. mâ semi’nâ bihâzâ fî âbâine-l'evvelîn.

Milletinin inkarcı ileri gelenleri: "Bu, sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizden üstün olmak istiyor. Allah dilemiş olsaydı melekler indirirdi. İlk atalarımızdan beri böyle birşey işitmedik. Bu adamda nedense biraz delilik var, bir süreye kadar onu gözetleyin" dediler.

إِنْهُوَإِلَّارَجُلٌبِهِجِنَّةٌفَتَرَبَّصُوابِهِحَتَّىٰحِينٍ٢٥
İn hüve illâ racülüm bihî cinnetün feterabbesû bihî hattâ hîn.

Milletinin inkarcı ileri gelenleri: "Bu, sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizden üstün olmak istiyor. Allah dilemiş olsaydı melekler indirirdi. İlk atalarımızdan beri böyle birşey işitmedik. Bu adamda nedense biraz delilik var, bir süreye kadar onu gözetleyin" dediler.

قَالَرَبِّٱنصُرْنِىبِمَاكَذَّبُونِ٢٦
Kâle rabbi-nsurnî bimâ kezzebûn.

Nuh: "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et" dedi.

فَأَوْحَيْنَآإِلَيْهِأَنِٱصْنَعِٱلْفُلْكَبِأَعْيُنِنَاوَوَحْيِنَافَإِذَاجَآءَأَمْرُنَاوَفَارَٱلتَّنُّورُفَٱسْلُكْفِيهَامِنكُلٍّزَوْجَيْنِٱثْنَيْنِوَأَهْلَكَإِلَّامَنسَبَقَعَلَيْهِٱلْقَوْلُمِنْهُمْوَلَاتُخَـٰطِبْنِىفِىٱلَّذِينَظَلَمُوٓاإِنَّهُممُّغْرَقُونَ٢٧
Feevhaynâ ileyhi eni-sne’i-lfülke bia’yüninâ vevahyinâ feizâ câe emrunâ vefâra-ttennûru feslük fîhâ min küllin zevceyni-sneyni veehleke illâ men sebeka ’aleyhi-lkavlü minhüm. velâ tühâtibnî fi-llezîne zalemû. innehüm mugrakûn.

Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: "Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap; buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynayınca her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu alıp gemiye bindir. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır."

فَإِذَاٱسْتَوَيْتَأَنتَوَمَنمَّعَكَعَلَىٱلْفُلْكِفَقُلِٱلْحَمْدُلِلَّهِٱلَّذِىنَجَّىٰنَامِنَٱلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٢٨
Feize-steveyte ente vemem me’ake ’ale-lfülki fekuli-lhamdü lillâhi-llezî neccânâ mine-lkavmi-zzâlimîn.

Ey Nuh! Sen ve beraberindekiler gemiye yerleşince: "Bizi zalim milletten kurtaran Allah'a hamdolsun" de.

وَقُلرَّبِّأَنزِلْنِىمُنزَلًامُّبَارَكًاوَأَنتَخَيْرُٱلْمُنزِلِينَ٢٩
Vekur rabbi enzilnî münzelem mübârakev veente hayru-lmünzilîn.

"Rabbim! Beni mübarek bir yere indir. Sen indirenlerin en iyisisin" de.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَـٰتٍوَإِنكُنَّالَمُبْتَلِينَ٣٠
İnne fî zâlike leâyâtiv vein künnâ lemübtelîn.

Doğrusu bunlarda dersler vardır. Biz şüphesiz insanları denemekteyiz.

ثُمَّأَنشَأْنَامِنبَعْدِهِمْقَرْنًاءَاخَرِينَ٣١
Sümme enşe'nâ mim ba’dihim karnen âharîn.

Bunların ardından başka nesiller varettik.

فَأَرْسَلْنَافِيهِمْرَسُولًامِّنْهُمْأَنِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُٓأَفَلَاتَتَّقُونَ٣٢
Feerselnâ fîhim rasûlem minhüm eni-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. efelâ tettekûn.

Onlara aralarından: "Allah"a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, sakınmaz mısınız?" diyen bir elçi gönderdik.

وَقَالَٱلْمَلَأُمِنقَوْمِهِٱلَّذِينَكَفَرُواوَكَذَّبُوابِلِقَآءِٱلْـَٔاخِرَةِوَأَتْرَفْنَـٰهُمْفِىٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَامَاهَـٰذَآإِلَّابَشَرٌمِّثْلُكُمْيَأْكُلُمِمَّاتَأْكُلُونَمِنْهُوَيَشْرَبُمِمَّاتَشْرَبُونَ٣٣
Vekâle-lmeleü min kavmihi-llezîne keferû vekezzebû bilikâi-l'âhirati veetrafnâhüm fi-lhayâti-ddünyâ mâ hâzâ illâ beşerum mislüküm ye'külü mimmâ te'külûne minhü veyeşrabü mimmâ teşrabûn.

Onun, inkarcı ve ahirete kavuşmayı yalanlayan milletinin ileri gelenleri ki Biz onlara bu dünya hayatında nimet vermiştik şöyle dediler: "Bu, yediğinizden yiyen, içtiğinizden içen sizin gibi bir insandan başka birşey değildir."

وَلَئِنْأَطَعْتُمبَشَرًامِّثْلَكُمْإِنَّكُمْإِذًالَّخَـٰسِرُونَ٣٤
Velein eta’tüm beşeram misleküm inneküm izel lehâsirûn.

"Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz hüsrana uğrayacağınızda hiç şüphe yoktur."

أَيَعِدُكُمْأَنَّكُمْإِذَامِتُّمْوَكُنتُمْتُرَابًاوَعِظَـٰمًاأَنَّكُممُّخْرَجُونَ٣٥
Eye’idüküm enneküm izâ mittüm veküntüm türâbev ve’izâmen enneküm muhracûn.

"Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman tekrar dirilmenizle sizi tehdit mi ediyor?"

هَيْهَاتَهَيْهَاتَلِمَاتُوعَدُونَ٣٦
Heyhâte heyhâte limâ tû’adûn.

"Oysa tehdit edildiğiniz şey ne kadar, hem de ne kadar uzak!"

إِنْهِىَإِلَّاحَيَاتُنَاٱلدُّنْيَانَمُوتُوَنَحْيَاوَمَانَحْنُبِمَبْعُوثِينَ٣٧
İn hiye illâ hayâtüne-ddünyâ nemûtü venahyâ vemâ nahnü bimeb’ûsîn.

"Hayat ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız (kimimiz ölür kimimiz doğar); tekrar diriltilmeyiz."

إِنْهُوَإِلَّارَجُلٌٱفْتَرَىٰعَلَىٱللَّهِكَذِبًاوَمَانَحْنُلَهُبِمُؤْمِنِينَ٣٨
İn hüve illâ racülün-fterâ ’ale-llâhi kezibev vemâ nahnü lehû bimü'minîn.

"Bu, sadece Allah'a karşı yalan uyduranın biridir. Biz ona inanmayız."

قَالَرَبِّٱنصُرْنِىبِمَاكَذَّبُونِ٣٩
Kâle rabbi-nsurnî bimâ kezzebûn.

O peygamber: "Rabbim! Beni yalancı saymalarına karşılık bana yardım et" dedi.

قَالَعَمَّاقَلِيلٍلَّيُصْبِحُنَّنَـٰدِمِينَ٤٠
Kâle ’ammâ kalîlil leyusbihunne nâdimîn.

Allah da: "Az sonra pişman olacaklar" buyurdu.

فَأَخَذَتْهُمُٱلصَّيْحَةُبِٱلْحَقِّفَجَعَلْنَـٰهُمْغُثَآءًفَبُعْدًالِّلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٤١
Feehazethümu-ssayhatü bilhakki fece’alnâhüm gusââ. febü’del lilkavmi-zzâlimîn.

Gerçekten, onları bir çığlık yakaladı ve onları süprüntü yığını haline getirdik. Haksızlık eden millet, rahmetden ırak olsun!

ثُمَّأَنشَأْنَامِنبَعْدِهِمْقُرُونًاءَاخَرِينَ٤٢
Sümme enşe'nâ mim ba’dihim kurûnen âharîn.

Ardlarından başka nesiller varettik.

مَاتَسْبِقُمِنْأُمَّةٍأَجَلَهَاوَمَايَسْتَـْٔخِرُونَ٤٣
Mâ tesbiku min ümmetin ecelehâ vemâ yeste'hirûn.

Hiçbir ümmet, kendi süresini ne çabuklaştırabilir ve ne de geciktirebilir.

ثُمَّأَرْسَلْنَارُسُلَنَاتَتْرَاكُلَّمَاجَآءَأُمَّةًرَّسُولُهَاكَذَّبُوهُفَأَتْبَعْنَابَعْضَهُمبَعْضًاوَجَعَلْنَـٰهُمْأَحَادِيثَفَبُعْدًالِّقَوْمٍلَّايُؤْمِنُونَ٤٤
Sümme erselnâ rusülenâ tetrâ. küllemâ câe ümmeter rasûlühâ kezzebûhü feetba’nâ ba’dahüm ba’dav vece’alnâhüm ehâdîs. febü’del likavmil lâ yü'minûn.

Sonra birbiri peşinden peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalancı saydılar. Onları birbiri peşinden yok edip hepsini birer efsane yaptık. İnanmayan millet, rahmetden ırak olsun!

ثُمَّأَرْسَلْنَامُوسَىٰوَأَخَاهُهَـٰرُونَبِـَٔايَـٰتِنَاوَسُلْطَـٰنٍمُّبِينٍ٤٥
Sümme erselnâ mûsâ veehâhü hârûne biâyâtinâ vesültânim mübîn.

Sonra Musa ve kardeşi Harun'u, Firavun ve erkanına mucizelerimiz ve apaçık delille gönderdik. Büyüklük tasladılar. Zaten mağrur bir topluluktular.

إِلَىٰفِرْعَوْنَوَمَلَإِيهِفَٱسْتَكْبَرُواوَكَانُواقَوْمًاعَالِينَ٤٦
İlâ fir’avne vemeleihî festekberû vekânû kavmen ’âlîn.

Sonra Musa ve kardeşi Harun'u, Firavun ve erkanına mucizelerimiz ve apaçık delille gönderdik. Büyüklük tasladılar. Zaten mağrur bir topluluktular.

فَقَالُوٓاأَنُؤْمِنُلِبَشَرَيْنِمِثْلِنَاوَقَوْمُهُمَالَنَاعَـٰبِدُونَ٤٧
Fekâlû enü'minü libeşerayni mislinâ vekavmühümâ lenâ ’âbidûn.

Bu yüzden: "Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?" deyip onları yalancı saydılar. Bu yüzden yok edildiler.

فَكَذَّبُوهُمَافَكَانُوامِنَٱلْمُهْلَكِينَ٤٨
Fekezzebûhümâ fekânû mine-lmühlekîn.

Bu yüzden: "Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?" deyip onları yalancı saydılar. Bu yüzden yok edildiler.

وَلَقَدْءَاتَيْنَامُوسَىٱلْكِتَـٰبَلَعَلَّهُمْيَهْتَدُونَ٤٩
Velekad âteynâ mûse-lkitâbe le’allehüm yehtedûn.

And olsun ki Musa'ya, doğru yola girsinler diye Kitap verdik.

وَجَعَلْنَاٱبْنَمَرْيَمَوَأُمَّهُٓءَايَةًوَءَاوَيْنَـٰهُمَآإِلَىٰرَبْوَةٍذَاتِقَرَارٍوَمَعِينٍ٥٠
Vece’alne-bne meryeme veümmehû âyetev veâveynâhümâ ilâ rabvetin zâti karâriv veme’în.

Meryem oğlunu da, annesini de mucize kıldık. Her ikisini de, pınarı bulunan, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.

يَـٰٓأَيُّهَاٱلرُّسُلُكُلُوامِنَٱلطَّيِّبَـٰتِوَٱعْمَلُواصَـٰلِحًاإِنِّىبِمَاتَعْمَلُونَعَلِيمٌ٥١
Yâ eyyühe-rrusülü külû mine-ttayyibâti va’melû sâlihâ. innî bimâ ta’melûne ’alîm.

Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin; doğrusu Ben, yaptığınızı bilirim.

وَإِنَّهَـٰذِهِٓأُمَّتُكُمْأُمَّةًوَٰحِدَةًوَأَنَارَبُّكُمْفَٱتَّقُونِ٥٢
Veinne hâzihî ümmetüküm ümmetev vâhidetev veenâ rabbüküm fettekûn.

Şüphesiz bu Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.

فَتَقَطَّعُوٓاأَمْرَهُمبَيْنَهُمْزُبُرًاكُلُّحِزْبٍبِمَالَدَيْهِمْفَرِحُونَ٥٣
Fetekatta’û emrahüm beynehüm zübürâ. küllü hizbim bimâ ledeyhim ferihûn.

Ama insanlar din konusunda aralarında bölük bölük oldular. Her bölük kendi tuttuğu yoldan memnundur.

فَذَرْهُمْفِىغَمْرَتِهِمْحَتَّىٰحِينٍ٥٤
Fezerhüm fî gamratihim hattâ hîn.

Onları bir süreye kadar sapıklıklarıyla başbaşa bırak.

أَيَحْسَبُونَأَنَّمَانُمِدُّهُمبِهِمِنمَّالٍوَبَنِينَ٥٥
Eyahsebûne ennemâ nümiddühüm bihî mim mâliv vebenîn.

Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller.

نُسَارِعُلَهُمْفِىٱلْخَيْرَٰتِبَللَّايَشْعُرُونَ٥٦
Nüsâri’u lehüm fi-lhayrât. bel lâ yeş’urûn.

Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller.

إِنَّٱلَّذِينَهُممِّنْخَشْيَةِرَبِّهِممُّشْفِقُونَ٥٧
İnne-llezîne hüm min haşyeti rabbihim müşfikûn.

Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.

وَٱلَّذِينَهُمبِـَٔايَـٰتِرَبِّهِمْيُؤْمِنُونَ٥٨
Vellezîne hüm biâyâti rabbihim yü'minûn.

Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.

وَٱلَّذِينَهُمبِرَبِّهِمْلَايُشْرِكُونَ٥٩
Vellezîne hüm birabbihim lâ yüşrikûn.

Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.

وَٱلَّذِينَيُؤْتُونَمَآءَاتَواوَّقُلُوبُهُمْوَجِلَةٌأَنَّهُمْإِلَىٰرَبِّهِمْرَٰجِعُونَ٦٠
Vellezîne yü'tûne mâ âtev vekulûbühüm veciletün ennehüm ilâ rabbihim râci’ûn.

Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.

أُولَـٰٓئِكَيُسَـٰرِعُونَفِىٱلْخَيْرَٰتِوَهُمْلَهَاسَـٰبِقُونَ٦١
Ülâike yüsâri’ûne fi-lhayrâti vehüm lehâ sâbikûn.

Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.

وَلَانُكَلِّفُنَفْسًاإِلَّاوُسْعَهَاوَلَدَيْنَاكِتَـٰبٌيَنطِقُبِٱلْحَقِّوَهُمْلَايُظْلَمُونَ٦٢
Velâ nükellifü nefsen illâ vus’ahâ veledeynâ kitâbüy yentiku bilhakki vehüm lâ yuzlemûn.

Biz herkese ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.

بَلْقُلُوبُهُمْفِىغَمْرَةٍمِّنْهَـٰذَاوَلَهُمْأَعْمَـٰلٌمِّندُونِذَٰلِكَهُمْلَهَاعَـٰمِلُونَ٦٣
Bel kulûbühüm fî gamratim min hâzâ velehüm a’mâlüm min dûni zâlike hüm lehâ ’âmilûn.

Ama, kafirlerin kalbleri bundan habersizdir. Bundan başka da onların yapageldikleri işler de vardır.

حَتَّىٰٓإِذَآأَخَذْنَامُتْرَفِيهِمبِٱلْعَذَابِإِذَاهُمْيَجْـَٔرُونَ٦٤
Hattâ izâ ehaznâ mütrafîhim bil’azâbi izâ hüm yec'erûn.

Sonunda şımarık varlıklılarını azabla yakaladığımız zaman feryat ederler.

لَاتَجْـَٔرُواٱلْيَوْمَإِنَّكُممِّنَّالَاتُنصَرُونَ٦٥
Lâ tec'erü-lyevme inneküm minnâ lâ tünsarûn.

Onlara şöyle deriz: "Bugün feryat etmeyin, doğrusu katımızdan bir yardım görmezsiniz."

قَدْكَانَتْءَايَـٰتِىتُتْلَىٰعَلَيْكُمْفَكُنتُمْعَلَىٰٓأَعْقَـٰبِكُمْتَنكِصُونَ٦٦
Kad kânet âyâtî tütlâ ’aleyküm feküntüm ’alâ a’kâbiküm tenkisûn.

"Ayetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz."

مُسْتَكْبِرِينَبِهِسَـٰمِرًاتَهْجُرُونَ٦٧
Müstekbirîne bih. sâmiran tehcürûn.

"Ayetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz."

أَفَلَمْيَدَّبَّرُواٱلْقَوْلَأَمْجَآءَهُممَّالَمْيَأْتِءَابَآءَهُمُٱلْأَوَّلِينَ٦٨
Efelem yeddebberü-lkavle em câehüm mâ lem ye'ti âbâehümü-l'evvelîn.

Söyleneni hiç düşünmezler mi? Yoksa onlara, ilk atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

أَمْلَمْيَعْرِفُوارَسُولَهُمْفَهُمْلَهُمُنكِرُونَ٦٩
Em lem ya’rifû rasûlehüm fehüm lehû münkirûn.

Veya peygamberlerini tanımadılar da; bu yüzden mi onu inkar ediyorlar?

أَمْيَقُولُونَبِهِجِنَّةٌبَلْجَآءَهُمبِٱلْحَقِّوَأَكْثَرُهُمْلِلْحَقِّكَـٰرِهُونَ٧٠
Em yekûlûne bihî cinneh. bel câehüm bilhakki veekseruhüm lilhakki kârihûn.

Ya da: "Onda delilik var" diyorlar öyle mi? Hayır; onlara gerçeği getirmiştir, ama çoğu ondan hoşlanmamaktadır.

وَلَوِٱتَّبَعَٱلْحَقُّأَهْوَآءَهُمْلَفَسَدَتِٱلسَّمَـٰوَٰتُوَٱلْأَرْضُوَمَنفِيهِنَّبَلْأَتَيْنَـٰهُمبِذِكْرِهِمْفَهُمْعَنذِكْرِهِممُّعْرِضُونَ٧١
Velevi-ttebe’a-lhakku ehvâehüm lefesedeti-ssemâvâtü vel'ardu vemen fîhinn. bel eteynâhüm bizikrihim fehüm ’an zikrihim mü’ridûn.

Eğer gerçek onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlarda bulananlar bozulup giderdi. Onlara, kendilerine öğüt veren bir şey getirdik; onlar ise öğütlerinden yüz çevirirler.

أَمْتَسْـَٔلُهُمْخَرْجًافَخَرَاجُرَبِّكَخَيْرٌوَهُوَخَيْرُٱلرَّٰزِقِينَ٧٢
Em tes'elühüm harcen feharâcü rabbike hayr. vehüve hayru-rrâzikîn.

Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ecri daha iyidir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

وَإِنَّكَلَتَدْعُوهُمْإِلَىٰصِرَٰطٍمُّسْتَقِيمٍ٧٣
Veinneke leted’ûhüm ilâ sirâtim müstekîm.

Aslında sen onları doğru yola çağırıyorsun ama, ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadırlar.

وَإِنَّٱلَّذِينَلَايُؤْمِنُونَبِٱلْـَٔاخِرَةِعَنِٱلصِّرَٰطِلَنَـٰكِبُونَ٧٤
Veinne-llezîne lâ yü'minûne bil'âhirati ’ani-ssirâti lenâkibûn.

Aslında sen onları doğru yola çağırıyorsun ama, ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadırlar.

وَلَوْرَحِمْنَـٰهُمْوَكَشَفْنَامَابِهِممِّنضُرٍّلَّلَجُّوافِىطُغْيَـٰنِهِمْيَعْمَهُونَ٧٥
Velev rahimnâhüm vekeşefnâ mâ bihim min durril leleccû fî tugyânihim ya’mehûn.

Biz onlara acısak ve başlarındaki sıkıntıyı gidersek bile, azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlar.

وَلَقَدْأَخَذْنَـٰهُمبِٱلْعَذَابِفَمَاٱسْتَكَانُوالِرَبِّهِمْوَمَايَتَضَرَّعُونَ٧٦
Velekad ehaznâhüm bil’azâbi feme-stekânû lirabbihim vemâ yetedarra’ûn.

And olsun ki, Biz onları azabla yakalamıştık, yine de Rablerine boyun eğmemiş ve yakarmamışlardı.

حَتَّىٰٓإِذَافَتَحْنَاعَلَيْهِمبَابًاذَاعَذَابٍشَدِيدٍإِذَاهُمْفِيهِمُبْلِسُونَ٧٧
Hattâ izâ fetahnâ ’aleyhim bâben zâ ’azâbin şedîdin izâ hüm fîhi müblisûn.

Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman ümitsiz kalıverdiler.

وَهُوَٱلَّذِىٓأَنشَأَلَكُمُٱلسَّمْعَوَٱلْأَبْصَـٰرَوَٱلْأَفْـِٔدَةَقَلِيلًامَّاتَشْكُرُونَ٧٨
Vehüve-llezî enşee lekümü-ssem’a vel'ebsâra vel'ef'ideh. kalîlem mâ teşkürûn.

Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve kalbler vareden O'dur. Pek az şükrediyorsunuz.

وَهُوَٱلَّذِىذَرَأَكُمْفِىٱلْأَرْضِوَإِلَيْهِتُحْشَرُونَ٧٩
Vehüve-llezî zera'eküm fi-l'ardi veileyhi tuhşerûn.

Sizi yerde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.

وَهُوَٱلَّذِىيُحْىِوَيُمِيتُوَلَهُٱخْتِلَـٰفُٱلَّيْلِوَٱلنَّهَارِأَفَلَاتَعْقِلُونَ٨٠
Vehüve-llezî yuhyî veyümîtü velehu-htilâfü-lleyli vennehâr. efelâ ta’kilûn.

Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi de O'nun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz?

بَلْقَالُوامِثْلَمَاقَالَٱلْأَوَّلُونَ٨١
Bel kâlû misle mâ kâle-l'evvelûn.

Hayır; yine de öncekilerin dediklerini derler.

قَالُوٓاأَءِذَامِتْنَاوَكُنَّاتُرَابًاوَعِظَـٰمًاأَءِنَّالَمَبْعُوثُونَ٨٢
Kâlû eizâ mitnâ vekünnâ türâbev ve’izâmen einnâ lemeb’ûsûn.

Öncekiler: "Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? And olsun ki biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka birşey değildir" demişlerdi.

لَقَدْوُعِدْنَانَحْنُوَءَابَآؤُنَاهَـٰذَامِنقَبْلُإِنْهَـٰذَآإِلَّآأَسَـٰطِيرُٱلْأَوَّلِينَ٨٣
Lekad vu’idnâ nahnü veâbâünâ hâzâ min kablü in hâzâ illâ esâtîru-l'evvelîn.

Öncekiler: "Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? And olsun ki biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka birşey değildir" demişlerdi.

قُللِّمَنِٱلْأَرْضُوَمَنفِيهَآإِنكُنتُمْتَعْلَمُونَ٨٤
Kul limeni-l'ardu vemen fîhâ in küntüm ta’lemûn.

De ki: "Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir?"

سَيَقُولُونَلِلَّهِقُلْأَفَلَاتَذَكَّرُونَ٨٥
Seyekûlûne lillâh. kul efelâ tezekkerûn.

"Allah'ındır" diyecekler, "Öyleyse ders almaz mısınız?" de.

قُلْمَنرَّبُّٱلسَّمَـٰوَٰتِٱلسَّبْعِوَرَبُّٱلْعَرْشِٱلْعَظِيمِ٨٦
Kul mer rabbü-ssemâvâti-sseb’i verabbü-l’arşi-l’azîm.

"Yedi göğün de Rabbi, yüce arşın da Rabbi kimdir?" de.

سَيَقُولُونَلِلَّهِقُلْأَفَلَاتَتَّقُونَ٨٧
Seyekûlûne lillâh. kul efelâ tettekûn.

"Allah'tır" diyecekler! "Öyleyse O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de.

قُلْمَنبِيَدِهِمَلَكُوتُكُلِّشَىْءٍوَهُوَيُجِيرُوَلَايُجَارُعَلَيْهِإِنكُنتُمْتَعْلَمُونَ٨٨
Kul mem biyedihî melekûtü külli şey'iv vehüve yücîru velâ yücâru ’aleyhi in küntüm ta’lemûn.

"Biliyorsanız söyleyin her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?"

سَيَقُولُونَلِلَّهِقُلْفَأَنَّىٰتُسْحَرُونَ٨٩
Seyekûlûne lillâh. kul feennâ tüsharûn.

"Allah'tır" diyecekler; "Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz" de.

بَلْأَتَيْنَـٰهُمبِٱلْحَقِّوَإِنَّهُمْلَكَـٰذِبُونَ٩٠
Bel eteynâhüm bilhakki veinnehüm lekâzibûn.

Hayır; Biz onlara gerçeği getirdik ama, onlar yalancıdırlar.

مَاٱتَّخَذَٱللَّهُمِنوَلَدٍوَمَاكَانَمَعَهُمِنْإِلَـٰهٍإِذًالَّذَهَبَكُلُّإِلَـٰهٍبِمَاخَلَقَوَلَعَلَابَعْضُهُمْعَلَىٰبَعْضٍسُبْحَـٰنَٱللَّهِعَمَّايَصِفُونَ٩١
Me-ttehaze-llâhü miv velediv vemâ kâne me’ahû min ilâhin izel lezehebe küllü ilâhim bimâ haleka vele’alâ ba’duhüm ’alâ ba’d. sübhâne-llâhi ’ammâ yesifûn.

Allah çocuk edinmemiştir; O'nun yanında hiçbir tanrı yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmağa çalışırlardı. Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.

عَـٰلِمِٱلْغَيْبِوَٱلشَّهَـٰدَةِفَتَعَـٰلَىٰعَمَّايُشْرِكُونَ٩٢
’âlimi-lgaybi veşşehâdeti fete’âlâ ’ammâ yüşrikûn.

O, görülmeyeni de, görüleni de bilir. Koştukları ortaklardan yücedir.

قُلرَّبِّإِمَّاتُرِيَنِّىمَايُوعَدُونَ٩٣
Kur rabbi immâ türiyennî mâ yû’adûn.

De ki: "Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zalim milletin içinde bulundurma Yarabbi."

رَبِّفَلَاتَجْعَلْنِىفِىٱلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٩٤
Rabbi felâ tec’alnî fi-lkavmi-zzâlimîn.

De ki: "Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zalim milletin içinde bulundurma Yarabbi."

وَإِنَّاعَلَىٰٓأَننُّرِيَكَمَانَعِدُهُمْلَقَـٰدِرُونَ٩٥
Veinnâ ’alâ en nüriyeke mâ ne’idühüm lekâdirûn.

Biz onlara vadettiğimizi sana elbette gösterebiliriz.

ٱدْفَعْبِٱلَّتِىهِىَأَحْسَنُٱلسَّيِّئَةَنَحْنُأَعْلَمُبِمَايَصِفُونَ٩٦
İdfa’ billetî hiye ahsenü-sseyyieh. nahnü a’lemü bimâ yesifûn.

Kötülüğü en iyi ile sav. Onların vasıflandırmalarını Biz daha iyi biliriz.

وَقُلرَّبِّأَعُوذُبِكَمِنْهَمَزَٰتِٱلشَّيَـٰطِينِ٩٧
Vekur rabbi e’ûzü bike min hemezâti-şşeyâtîn.

De ki: "Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım."

وَأَعُوذُبِكَرَبِّأَنيَحْضُرُونِ٩٨
Vee’ûzü bike rabbi ey yahdurûn.

"Rabbim! Yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım."

حَتَّىٰٓإِذَاجَآءَأَحَدَهُمُٱلْمَوْتُقَالَرَبِّٱرْجِعُونِ٩٩
Hattâ izâ câe ehadehümü-lmevtü kâle rabbi-rci’ûn.

Onlardan birine ölüm gelince: "Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim" der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.

لَعَلِّىٓأَعْمَلُصَـٰلِحًافِيمَاتَرَكْتُكَلَّآإِنَّهَاكَلِمَةٌهُوَقَآئِلُهَاوَمِنوَرَآئِهِمبَرْزَخٌإِلَىٰيَوْمِيُبْعَثُونَ١٠٠
Le’allî a’melü sâlihan fîmâ teraktü kellâ. innehâ kelimetün hüve kâilühâ. vemiv verâihim berzehun ilâ yevmi yüb’asûn.

Onlardan birine ölüm gelince: "Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim" der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.

فَإِذَانُفِخَفِىٱلصُّورِفَلَآأَنسَابَبَيْنَهُمْيَوْمَئِذٍوَلَايَتَسَآءَلُونَ١٠١
Feizâ nüfiha fi-ssûri felâ ensâbe beynehüm yevmeiziv velâ yetesâelûn.

Sura üflendiği zaman, o gün, aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez ve birbirlerine de birşey soramazlar.

فَمَنثَقُلَتْمَوَٰزِينُهُفَأُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْمُفْلِحُونَ١٠٢
Femen sekulet mevâzînühû feülâike hümü-lmüflihûn.

Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır.

وَمَنْخَفَّتْمَوَٰزِينُهُفَأُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَخَسِرُوٓاأَنفُسَهُمْفِىجَهَنَّمَخَـٰلِدُونَ١٠٣
Vemen haffet mevâzînühû feülâike-llezîne hasirû enfüsehüm fî cehenneme hâlidûn.

Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edendir, cehennemde temellidirler.

تَلْفَحُوُجُوهَهُمُٱلنَّارُوَهُمْفِيهَاكَـٰلِحُونَ١٠٤
Telfehu vucûhehümü-nnâru vehüm fîhâ kâlihûn.

Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.

أَلَمْتَكُنْءَايَـٰتِىتُتْلَىٰعَلَيْكُمْفَكُنتُمبِهَاتُكَذِّبُونَ١٠٥
Elem tekün âyâtî tütlâ ’aleyküm feküntüm bihâ tükezzibûn.

Allah: "Ayetlerim size okunurken onları yalanlıyordunuz değil mi?" der.

قَالُوارَبَّنَاغَلَبَتْعَلَيْنَاشِقْوَتُنَاوَكُنَّاقَوْمًاضَآلِّينَ١٠٦
Kâlû rabbenâ galebet ’aleynâ şikvetünâ vekünnâ kavmen dâllîn.

Şöyle derler: "Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti; sapık bir millet olmuştuk."

رَبَّنَآأَخْرِجْنَامِنْهَافَإِنْعُدْنَافَإِنَّاظَـٰلِمُونَ١٠٧
Rabbenâ ahricnâ minhâ fein ’udnâ feinnâ zâlimûn.

"Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, tekrar günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz."

قَالَٱخْسَـُٔوافِيهَاوَلَاتُكَلِّمُونِ١٠٨
Kâle-hseû fîhâ velâ tükellimûn.

Allah: "Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: "Rabbimiz! inandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin" diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükafatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır" der.

إِنَّهُكَانَفَرِيقٌمِّنْعِبَادِىيَقُولُونَرَبَّنَآءَامَنَّافَٱغْفِرْلَنَاوَٱرْحَمْنَاوَأَنتَخَيْرُٱلرَّٰحِمِينَ١٠٩
İnnehû kâne ferîkum min ’ibâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verhamnâ veente hayru-rrâhimîn.

Allah: "Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: "Rabbimiz! inandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin" diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükafatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır" der.

فَٱتَّخَذْتُمُوهُمْسِخْرِيًّاحَتَّىٰٓأَنسَوْكُمْذِكْرِىوَكُنتُممِّنْهُمْتَضْحَكُونَ١١٠
Fettehaztümûhüm sihriyyen hattâ ensevküm zikrî veküntüm minhüm tadhakûn.

Allah: "Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: "Rabbimiz! inandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin" diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükafatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır" der.

إِنِّىجَزَيْتُهُمُٱلْيَوْمَبِمَاصَبَرُوٓاأَنَّهُمْهُمُٱلْفَآئِزُونَ١١١
İnnî cezeytühümü-lyevme bimâ saberû ennehüm hümü-lfâizûn.

Allah: "Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: "Rabbimiz! inandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin" diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükafatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır" der.

قَـٰلَكَمْلَبِثْتُمْفِىٱلْأَرْضِعَدَدَسِنِينَ١١٢
Kâle kem lebistüm fi-l'ardi ’adede sinîn.

Allah onlara yine: "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız" der.

قَالُوالَبِثْنَايَوْمًاأَوْبَعْضَيَوْمٍفَسْـَٔلِٱلْعَآدِّينَ١١٣
Kâlû lebisnâ yevmen ev ba’da yevmin fes'eli-l’âddîn.

"Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor" derler.

قَـٰلَإِنلَّبِثْتُمْإِلَّاقَلِيلًالَّوْأَنَّكُمْكُنتُمْتَعْلَمُونَ١١٤
Kâle il lebistüm illâ kalîlel lev enneküm küntüm ta’lemûn.

Allah' "Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" der.

أَفَحَسِبْتُمْأَنَّمَاخَلَقْنَـٰكُمْعَبَثًاوَأَنَّكُمْإِلَيْنَالَاتُرْجَعُونَ١١٥
Efehasibtüm ennemâ halaknâküm ’abesev veenneküm ileynâ lâ türce’ûn.

Allah' "Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" der.

فَتَعَـٰلَىٱللَّهُٱلْمَلِكُٱلْحَقُّلَآإِلَـٰهَإِلَّاهُوَرَبُّٱلْعَرْشِٱلْكَرِيمِ١١٦
Fete’âle-llâhü-lmelikü-lhakk. lâ ilâhe illâ hû. rabbü-l’arşi-lkerîm.

Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce arşın Rabbidir.

وَمَنيَدْعُمَعَٱللَّهِإِلَـٰهًاءَاخَرَلَابُرْهَـٰنَلَهُبِهِفَإِنَّمَاحِسَابُهُعِندَرَبِّهِٓإِنَّهُلَايُفْلِحُٱلْكَـٰفِرُونَ١١٧
Vemey yed’u me’a-llâhi ilâhen âhara lâ bürhâne lehû bihî feinnemâ hisâbühû ’inde rabbih. innehû lâ yüflihu-lkâfirûn.

Allah'la beraber, varlığına hiçbir delili olmadığı halde başka tanrıya tapanın hesabını Rabbi görecektir. İnkarcılar elbette kurtulamazlar.

وَقُلرَّبِّٱغْفِرْوَٱرْحَمْوَأَنتَخَيْرُٱلرَّٰحِمِينَ١١٨
Vekur rabbi-gfir verham veente hayru-rrâhimîn.

De ki: "Rabbim! Bağışla, merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın."

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay