Kehf Suresi
110 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
ٱلْحَمْدُلِلَّهِٱلَّذِىٓأَنزَلَعَلَىٰعَبْدِهِٱلْكِتَـٰبَوَلَمْيَجْعَللَّهُعِوَجَا١
Elhamdü lillâhi-llezî enzele ’alâ ’abdihi-lkitâbe velem yec’al lehû ’ivecâ.

Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.

قَيِّمًالِّيُنذِرَبَأْسًاشَدِيدًامِّنلَّدُنْهُوَيُبَشِّرَٱلْمُؤْمِنِينَٱلَّذِينَيَعْمَلُونَٱلصَّـٰلِحَـٰتِأَنَّلَهُمْأَجْرًاحَسَنًا٢
Kayyimel liyünzira be'sen şedîdem mil ledünhü veyübeşşira-lmü'minîne-llezîne ya’melûne-ssâlihâti enne lehüm ecran hasenâ.

Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.

مَّـٰكِثِينَفِيهِأَبَدًا٣
Mâkisîne fîhi ebedâ.

Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.

وَيُنذِرَٱلَّذِينَقَالُواٱتَّخَذَٱللَّهُوَلَدًا٤
Veyünzira-llezîne kâlü-ttehaze-llâhü veledâ.

Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.

مَّالَهُمبِهِمِنْعِلْمٍوَلَالِـَٔابَآئِهِمْكَبُرَتْكَلِمَةًتَخْرُجُمِنْأَفْوَٰهِهِمْإِنيَقُولُونَإِلَّاكَذِبًا٥
Mâ lehüm bihî min ’ilmiv velâ liâbâihim. kebürat kelimeten tahrucü min efvâhihim. iy yekûlûne illâ kezibâ.

Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.

فَلَعَلَّكَبَـٰخِعٌنَّفْسَكَعَلَىٰٓءَاثَـٰرِهِمْإِنلَّمْيُؤْمِنُوابِهَـٰذَاٱلْحَدِيثِأَسَفًا٦
Fele’alleke bâhi’un nefseke ’alâ âsârihim il lem yü'minû bihâze-lhadîsi esefâ.

Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!

إِنَّاجَعَلْنَامَاعَلَىٱلْأَرْضِزِينَةًلَّهَالِنَبْلُوَهُمْأَيُّهُمْأَحْسَنُعَمَلًا٧
İnnâ ce’alnâ mâ ’ale-l'ardi zînetel lehâ lineblüvehüm eyyühüm ahsenü ’amelâ.

İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.

وَإِنَّالَجَـٰعِلُونَمَاعَلَيْهَاصَعِيدًاجُرُزًا٨
Veinnâ lecâ’ilûne mâ ’aleyhâ sa’îden cüruzâ.

Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.

أَمْحَسِبْتَأَنَّأَصْحَـٰبَٱلْكَهْفِوَٱلرَّقِيمِكَانُوامِنْءَايَـٰتِنَاعَجَبًا٩
Em hasibte enne ashâbe-lkehfi verrakîmi kânû min âyâtinâ ’acebâ.

Yoksa sen Mağara ve Kitap ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?

إِذْأَوَىٱلْفِتْيَةُإِلَىٱلْكَهْفِفَقَالُوارَبَّنَآءَاتِنَامِنلَّدُنكَرَحْمَةًوَهَيِّئْلَنَامِنْأَمْرِنَارَشَدًا١٠
İz eve-lfityetü ile-lkehfi fekâlû rabbenâ âtinâ mil ledünke rahmetev veheyyi' lenâ min emrinâ raşedâ.

Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl" demişlerdi.

فَضَرَبْنَاعَلَىٰٓءَاذَانِهِمْفِىٱلْكَهْفِسِنِينَعَدَدًا١١
Fedarabnâ ’alâ âzânihim fi-lkehfi sinîne ’adedâ.

Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.

ثُمَّبَعَثْنَـٰهُمْلِنَعْلَمَأَىُّٱلْحِزْبَيْنِأَحْصَىٰلِمَالَبِثُوٓاأَمَدًا١٢
Sümme be’asnâhüm lina’leme eyyü-lhizbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ.

Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.

نَّحْنُنَقُصُّعَلَيْكَنَبَأَهُمبِٱلْحَقِّإِنَّهُمْفِتْيَةٌءَامَنُوابِرَبِّهِمْوَزِدْنَـٰهُمْهُدًى١٣
Nahnü nekussu ’aleyke nebeehüm bilhakk. innehüm fityetün âmenû birabbihim vezidnâhüm hüdâ.

Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"

وَرَبَطْنَاعَلَىٰقُلُوبِهِمْإِذْقَامُوافَقَالُوارَبُّنَارَبُّٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِلَننَّدْعُوَامِندُونِهِٓإِلَـٰهًالَّقَدْقُلْنَآإِذًاشَطَطًا١٤
Verabatnâ ’alâ kulûbihim iz kâmû fekâlû rabbünâ rabbü-ssemâvâti vel'ardi len ned’uve min dûnihî ilâhel lekad kulnâ izen şetatâ.

Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"

هَـٰٓؤُلَآءِقَوْمُنَاٱتَّخَذُوامِندُونِهِٓءَالِهَةًلَّوْلَايَأْتُونَعَلَيْهِمبِسُلْطَـٰنٍبَيِّنٍفَمَنْأَظْلَمُمِمَّنِٱفْتَرَىٰعَلَىٱللَّهِكَذِبًا١٥
Hâülâi kavmüne-ttehazû min dûnihî âliheh. levlâ ye'tûne ’aleyhim bisültânim beyyin. femen azlemü mimmeni-fterâ ’ale-llâhi kezibâ.

Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"

وَإِذِٱعْتَزَلْتُمُوهُمْوَمَايَعْبُدُونَإِلَّاٱللَّهَفَأْوُٓاإِلَىٱلْكَهْفِيَنشُرْلَكُمْرَبُّكُممِّنرَّحْمَتِهِوَيُهَيِّئْلَكُممِّنْأَمْرِكُممِّرْفَقًا١٦
Veizi-’tezeltümûhüm vemâ ya’büdûne ille-llâhe fe'vû ile-lkehfi yenşür leküm rabbüküm mir rahmetihî veyüheyyi' leküm min emriküm mirfekâ.

Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin" denildi.

وَتَرَىٱلشَّمْسَإِذَاطَلَعَتتَّزَٰوَرُعَنكَهْفِهِمْذَاتَٱلْيَمِينِوَإِذَاغَرَبَتتَّقْرِضُهُمْذَاتَٱلشِّمَالِوَهُمْفِىفَجْوَةٍمِّنْهُذَٰلِكَمِنْءَايَـٰتِٱللَّهِمَنيَهْدِٱللَّهُفَهُوَٱلْمُهْتَدِوَمَنيُضْلِلْفَلَنتَجِدَلَهُوَلِيًّامُّرْشِدًا١٧
Vetera-şşemse izâ tale’at tezâveru ’an kehfihim zâte-lyemîni veizâ garabet takriduhüm zâte-şşimâli vehüm fî fecvetim minh. zâlike min âyâti-llâh. mey yehdi-llâhü fehüve-lmühted. vemey yudlil felen tecide lehû veliyyem mürşidâ.

Baksaydın, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.

وَتَحْسَبُهُمْأَيْقَاظًاوَهُمْرُقُودٌوَنُقَلِّبُهُمْذَاتَٱلْيَمِينِوَذَاتَٱلشِّمَالِوَكَلْبُهُمبَـٰسِطٌذِرَاعَيْهِبِٱلْوَصِيدِلَوِٱطَّلَعْتَعَلَيْهِمْلَوَلَّيْتَمِنْهُمْفِرَارًاوَلَمُلِئْتَمِنْهُمْرُعْبًا١٨
Vetahsebühüm eykâzav vehüm rukûd. venükallibühüm zâte-lyemîni vezâte-şşimâl. vekelbühüm bâsitun zirâ’ayhi bilvesîd. levi-ttala’te ’aleyhim levelleyte minhüm firârav velemüli'te minhüm ru’bâ.

Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.

وَكَذَٰلِكَبَعَثْنَـٰهُمْلِيَتَسَآءَلُوابَيْنَهُمْقَالَقَآئِلٌمِّنْهُمْكَمْلَبِثْتُمْقَالُوالَبِثْنَايَوْمًاأَوْبَعْضَيَوْمٍقَالُوارَبُّكُمْأَعْلَمُبِمَالَبِثْتُمْفَٱبْعَثُوٓاأَحَدَكُمبِوَرِقِكُمْهَـٰذِهِٓإِلَىٱلْمَدِينَةِفَلْيَنظُرْأَيُّهَآأَزْكَىٰطَعَامًافَلْيَأْتِكُمبِرِزْقٍمِّنْهُوَلْيَتَلَطَّفْوَلَايُشْعِرَنَّبِكُمْأَحَدًا١٩
Vekezâlike be’asnâhüm liyetesâelû beynehüm. kâle kâilüm minhüm kem lebistüm. kâlû lebisnâ yevmen ev ba’da yevm. kâlû rabbüküm a’lemü bimâ lebistüm feb’asû ehadeküm biverikiküm hâzihî ile-lmedîneti felyenzur eyyühâ ezkâ ta’âmen felye'tiküm birizkim minhü velyetelettaf velâ yüş’iranne biküm ehadâ.

Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler.

إِنَّهُمْإِنيَظْهَرُواعَلَيْكُمْيَرْجُمُوكُمْأَوْيُعِيدُوكُمْفِىمِلَّتِهِمْوَلَنتُفْلِحُوٓاإِذًاأَبَدًا٢٠
İnnehüm iy yazherû ’aleyküm yercümûküm ev yü’îdûküm fî milletihim velen tüflihû izen ebedâ.

"Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız."

وَكَذَٰلِكَأَعْثَرْنَاعَلَيْهِمْلِيَعْلَمُوٓاأَنَّوَعْدَٱللَّهِحَقٌّوَأَنَّٱلسَّاعَةَلَارَيْبَفِيهَآإِذْيَتَنَـٰزَعُونَبَيْنَهُمْأَمْرَهُمْفَقَالُواٱبْنُواعَلَيْهِمبُنْيَـٰنًارَّبُّهُمْأَعْلَمُبِهِمْقَالَٱلَّذِينَغَلَبُواعَلَىٰٓأَمْرِهِمْلَنَتَّخِذَنَّعَلَيْهِممَّسْجِدًا٢١
Vekezâlike a’sernâ ’aleyhim liya’lemû enne va’de-llâhi hakkuv veenne-ssâ’ate lâ raybe fîhâ. iz yetenâza’ûne beynehüm emrahüm fekâlü-bnû ’aleyhim bünyânâ. rabbühüm a’lemü bihim. kâle-llezîne galebû ’alâ emrihim lenettehizenne ’aleyhim mescidâ.

Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: "Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun" diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız" dediler.

سَيَقُولُونَثَلَـٰثَةٌرَّابِعُهُمْكَلْبُهُمْوَيَقُولُونَخَمْسَةٌسَادِسُهُمْكَلْبُهُمْرَجْمًابِٱلْغَيْبِوَيَقُولُونَسَبْعَةٌوَثَامِنُهُمْكَلْبُهُمْقُلرَّبِّىٓأَعْلَمُبِعِدَّتِهِممَّايَعْلَمُهُمْإِلَّاقَلِيلٌفَلَاتُمَارِفِيهِمْإِلَّامِرَآءًظَـٰهِرًاوَلَاتَسْتَفْتِفِيهِممِّنْهُمْأَحَدًا٢٢
Seyekûlûne selâsetür râbi’uhüm kelbühüm. veyekûlûne hamsetün sâdisühüm kelbühüm racmem bilgayb. veyekûlûne seb’atüv vesâminühüm kelbühüm. kur rabbî a’lemü bi’iddetihim mâ ya’lemühüm illâ kalîlün. felâ tümâri fîhim illâ mirâen zâhirâ. velâ testefti fîhim minhüm ehadâ.

Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler, yahut "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en iyi bilen Rabbim'dir. Onları pek az kimseden başkası bilmez." Bunun için, onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma.

وَلَاتَقُولَنَّلِشَاىْءٍإِنِّىفَاعِلٌذَٰلِكَغَدًا٢٣
Velâ tekûlenne lişey'in innî fâ’ilün zâlike gadâ.

Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."

إِلَّآأَنيَشَآءَٱللَّهُوَٱذْكُررَّبَّكَإِذَانَسِيتَوَقُلْعَسَىٰٓأَنيَهْدِيَنِرَبِّىلِأَقْرَبَمِنْهَـٰذَارَشَدًا٢٤
İllâ ey yeşâe-llâh. vezkür rabbeke izâ nesîte vekul ’asâ ey yehdiyeni rabbî liakrabe min hâzâ raşedâ.

Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."

وَلَبِثُوافِىكَهْفِهِمْثَلَـٰثَمِائَةٍسِنِينَوَٱزْدَادُواتِسْعًا٢٥
Velebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis’â.

Onlar mağaralarında üçyüz dokuz yıl kaldılar.

قُلِٱللَّهُأَعْلَمُبِمَالَبِثُوالَهُغَيْبُٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِأَبْصِرْبِهِوَأَسْمِعْمَالَهُممِّندُونِهِمِنوَلِىٍّوَلَايُشْرِكُفِىحُكْمِهِٓأَحَدًا٢٦
Kuli-llâhü a’lemü bimâ lebisû. lehû gaybü-ssemâvâti vel'ard. ebsir bihî veesmi’. mâ lehüm min dûnihî miv veliyy. velâ yüşrikü fî hukmihî ehadâ.

De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığa ortak kılmaz."

وَٱتْلُمَآأُوحِىَإِلَيْكَمِنكِتَابِرَبِّكَلَامُبَدِّلَلِكَلِمَـٰتِهِوَلَنتَجِدَمِندُونِهِمُلْتَحَدًا٢٧
Vetlü mâ ûhiye ileyke min kitâbi rabbik. lâ mübeddile likelimâtihî velen tecide min dûnihî mültehadâ.

Rabbinin Kitap'ından sana vahyolunanı oku; O'nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.

وَٱصْبِرْنَفْسَكَمَعَٱلَّذِينَيَدْعُونَرَبَّهُمبِٱلْغَدَوٰةِوَٱلْعَشِىِّيُرِيدُونَوَجْهَهُوَلَاتَعْدُعَيْنَاكَعَنْهُمْتُرِيدُزِينَةَٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَلَاتُطِعْمَنْأَغْفَلْنَاقَلْبَهُعَنذِكْرِنَاوَٱتَّبَعَهَوَىٰهُوَكَانَأَمْرُهُفُرُطًا٢٨
Vasbir nefseke me’a-llezîne yed’ûne rabbehüm bilgadâti vel’aşiyyi yürîdûne vechehû velâ ta’dü ’aynâke ’anhüm. türîdü zînete-lhayâti-ddünyâ velâ tüti’ men agfelnâ kalbehû ’an zikrinâ vettebe’a hevâhû vekâne emruhû fürutâ.

Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.

وَقُلِٱلْحَقُّمِنرَّبِّكُمْفَمَنشَآءَفَلْيُؤْمِنوَمَنشَآءَفَلْيَكْفُرْإِنَّآأَعْتَدْنَالِلظَّـٰلِمِينَنَارًاأَحَاطَبِهِمْسُرَادِقُهَاوَإِنيَسْتَغِيثُوايُغَاثُوابِمَآءٍكَٱلْمُهْلِيَشْوِىٱلْوُجُوهَبِئْسَٱلشَّرَابُوَسَآءَتْمُرْتَفَقًا٢٩
Vekuli-lhakku mir rabbiküm femen şâe felyü'miv vemen şâe felyekfür innâ a’tednâ lizzâlimîne nâran ehâta bihim sürâdikuhâ. veiy yestegîsû yügâsû bimâin kelmühli yeşvi-lvucûh. bi'se-şşerâb. vesâet mürtefekâ.

De ki: "Gerçek Rabbinizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!

إِنَّٱلَّذِينَءَامَنُواوَعَمِلُواٱلصَّـٰلِحَـٰتِإِنَّالَانُضِيعُأَجْرَمَنْأَحْسَنَعَمَلًا٣٠
İnne-llezîne âmenû ve’amilu-ssâlihâti innâ lâ nüdî’u ecra men ahsene ’amelâ.

İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!

أُولَـٰٓئِكَلَهُمْجَنَّـٰتُعَدْنٍتَجْرِىمِنتَحْتِهِمُٱلْأَنْهَـٰرُيُحَلَّوْنَفِيهَامِنْأَسَاوِرَمِنذَهَبٍوَيَلْبَسُونَثِيَابًاخُضْرًامِّنسُندُسٍوَإِسْتَبْرَقٍمُّتَّكِـِٔينَفِيهَاعَلَىٱلْأَرَآئِكِنِعْمَٱلثَّوَابُوَحَسُنَتْمُرْتَفَقًا٣١
Ülâike lehüm cennâtü ’adnin tecrî min tahtihimü-l'enhâru yühallevne fîhâ min esâvira min zehebiv veyelbesûne siyâben hudram min sündüsiv veistebrakim müttekiîne fîhâ ’ale-l'erâik. ni’me-ssevâb. vehasünet mürtefekâ.

İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!

وَٱضْرِبْلَهُممَّثَلًارَّجُلَيْنِجَعَلْنَالِأَحَدِهِمَاجَنَّتَيْنِمِنْأَعْنَـٰبٍوَحَفَفْنَـٰهُمَابِنَخْلٍوَجَعَلْنَابَيْنَهُمَازَرْعًا٣٢
Vadrib lehüm meseler racüleyni ce’alnâ liehadihimâ cenneteyni min a’nâbiv vehafefnâhümâ binahliv vece’alnâ beynehümâ zer’â.

Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.

كِلْتَاٱلْجَنَّتَيْنِءَاتَتْأُكُلَهَاوَلَمْتَظْلِممِّنْهُشَيْـًٔاوَفَجَّرْنَاخِلَـٰلَهُمَانَهَرًا٣٣
Kilte-lcenneteyni âtet ükülehâ velem tazlim minhü şey'ev vefeccernâ hilâlehümâ neherâ.

Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.

وَكَانَلَهُثَمَرٌفَقَالَلِصَـٰحِبِهِوَهُوَيُحَاوِرُهُٓأَنَاأَكْثَرُمِنكَمَالًاوَأَعَزُّنَفَرًا٣٤
Vekâne lehû semer. fekâle lisâhibihî vehüve yühâviruhû ene ekseru minke mâlev vee’azzü neferâ.

Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşiyle konuşurken: "Ben malca senden zengin, nüfusça da senden daha itibarlıyım" dedi.

وَدَخَلَجَنَّتَهُوَهُوَظَالِمٌلِّنَفْسِهِقَالَمَآأَظُنُّأَنتَبِيدَهَـٰذِهِٓأَبَدًا٣٥
Vedehale cennetehû vehüve zâlimül linefsih. kâle mâ ezunnü en tebîde hâzihî ebedâ.

Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.

وَمَآأَظُنُّٱلسَّاعَةَقَآئِمَةًوَلَئِنرُّدِدتُّإِلَىٰرَبِّىلَأَجِدَنَّخَيْرًامِّنْهَامُنقَلَبًا٣٦
Vemâ ezunnü-ssâ’ate kâimetev veleir rudittü ilâ rabbî leecidenne hayram minhâ münkalebâ.

Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.

قَالَلَهُصَاحِبُهُوَهُوَيُحَاوِرُهُٓأَكَفَرْتَبِٱلَّذِىخَلَقَكَمِنتُرَابٍثُمَّمِننُّطْفَةٍثُمَّسَوَّىٰكَرَجُلًا٣٧
Kâle lehû sâhibühû vehüve yühâviruhû ekeferte billezî halekake min türâbin sümme min nutfetin sümme sevvâke racülâ.

Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.

لَّـٰكِنَّاهُوَٱللَّهُرَبِّىوَلَآأُشْرِكُبِرَبِّىٓأَحَدًا٣٨
Lâkinnâ hüve-llâhü rabbî velâ üşrikü birabbî ehadâ.

Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.

وَلَوْلَآإِذْدَخَلْتَجَنَّتَكَقُلْتَمَاشَآءَٱللَّهُلَاقُوَّةَإِلَّابِٱللَّهِإِنتَرَنِأَنَاأَقَلَّمِنكَمَالًاوَوَلَدًا٣٩
Velevlâ iz dehalte cenneteke kulte mâ şâe-llâhü lâ kuvvete illâ billâh. in terani ene ekalle minke mâlev veveledâ.

Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.

فَعَسَىٰرَبِّىٓأَنيُؤْتِيَنِخَيْرًامِّنجَنَّتِكَوَيُرْسِلَعَلَيْهَاحُسْبَانًامِّنَٱلسَّمَآءِفَتُصْبِحَصَعِيدًازَلَقًا٤٠
Fe’asâ rabbî ey yü'tiyeni hayram min cennetike veyürsile ’aleyhâ husbânem mine-ssemâi fetusbiha sa’îden zelekâ.

Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.

أَوْيُصْبِحَمَآؤُهَاغَوْرًافَلَنتَسْتَطِيعَلَهُطَلَبًا٤١
Ev yusbiha mâühâ gavran felen testetî’a lehû talebâ.

Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.

وَأُحِيطَبِثَمَرِهِفَأَصْبَحَيُقَلِّبُكَفَّيْهِعَلَىٰمَآأَنفَقَفِيهَاوَهِىَخَاوِيَةٌعَلَىٰعُرُوشِهَاوَيَقُولُيَـٰلَيْتَنِىلَمْأُشْرِكْبِرَبِّىٓأَحَدًا٤٢
Veühîta bisemerihî feasbeha yükallibü keffeyhi ’alâ mâ enfeka fîhâ vehiye hâviyetün ’alâ ’urûşihâ veyekûlü yâ leytenî lem üşrik birabbî ehadâ.

Nitekim, ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.

وَلَمْتَكُنلَّهُفِئَةٌيَنصُرُونَهُمِندُونِٱللَّهِوَمَاكَانَمُنتَصِرًا٤٣
Velem tekül lehû fietüy yensurûnehû min dûni-llâhi vemâ kâne müntesirâ.

Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.

هُنَالِكَٱلْوَلَـٰيَةُلِلَّهِٱلْحَقِّهُوَخَيْرٌثَوَابًاوَخَيْرٌعُقْبًا٤٤
Hünâlike-lvelâyetü lillâhi-lhakk. hüve hayrun sevâbev vehayrun ’ukbâ.

İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükafatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur.

وَٱضْرِبْلَهُممَّثَلَٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاكَمَآءٍأَنزَلْنَـٰهُمِنَٱلسَّمَآءِفَٱخْتَلَطَبِهِنَبَاتُٱلْأَرْضِفَأَصْبَحَهَشِيمًاتَذْرُوهُٱلرِّيَـٰحُوَكَانَٱللَّهُعَلَىٰكُلِّشَىْءٍمُّقْتَدِرًا٤٥
Vadrib lehüm mesele-lhayâti-ddünyâ kemâin enzelnâhü mine-ssemâi fahteleta bihî nebâtü-l'ardi feasbeha heşîmen tezrûhü-rriyâh. vekâne-llâhü ’alâ külli şey'im muktedirâ.

Onlara, dünya hayatı misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.

ٱلْمَالُوَٱلْبَنُونَزِينَةُٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَٱلْبَـٰقِيَـٰتُٱلصَّـٰلِحَـٰتُخَيْرٌعِندَرَبِّكَثَوَابًاوَخَيْرٌأَمَلًا٤٦
Elmâlü velbenûne zînetü-lhayâti-ddünyâ. velbâkiyâtu-ssâlihâtü hayrun ’inde rabbike sevâbev vehayrun emelâ.

Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.

وَيَوْمَنُسَيِّرُٱلْجِبَالَوَتَرَىٱلْأَرْضَبَارِزَةًوَحَشَرْنَـٰهُمْفَلَمْنُغَادِرْمِنْهُمْأَحَدًا٤٧
Veyevme nüseyyiru-lcibâle vetera-l'arda bârizetev vehaşernâhüm felem nügâdir minhüm ehadâ.

Bir gün dağları yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.

وَعُرِضُواعَلَىٰرَبِّكَصَفًّالَّقَدْجِئْتُمُونَاكَمَاخَلَقْنَـٰكُمْأَوَّلَمَرَّةٍبَلْزَعَمْتُمْأَلَّننَّجْعَلَلَكُممَّوْعِدًا٤٨
Ve’uridû ’alâ rabbike saffâ. lekad ci'tümûnâ kemâ halaknâküm evvele merrah. bel za’amtüm ellen nec’ale leküm mev’idâ.

Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi?" denir.

وَوُضِعَٱلْكِتَـٰبُفَتَرَىٱلْمُجْرِمِينَمُشْفِقِينَمِمَّافِيهِوَيَقُولُونَيَـٰوَيْلَتَنَامَالِهَـٰذَاٱلْكِتَـٰبِلَايُغَادِرُصَغِيرَةًوَلَاكَبِيرَةًإِلَّآأَحْصَىٰهَاوَوَجَدُوامَاعَمِلُواحَاضِرًاوَلَايَظْلِمُرَبُّكَأَحَدًا٤٩
Vevudi’a-lkitâbü fetere-lmücrimîne müşfikîne mimmâ fîhi veyekûlûne yâ veyletenâ mâ lihâze-lkitâbi lâ yügâdiru sagîratev velâ kebîraten illâ ahsâhâ. vevecedû mâ ’amilû hâdirâ. velâ yazlimü rabbüke ehadâ.

Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.

وَإِذْقُلْنَالِلْمَلَـٰٓئِكَةِٱسْجُدُوالِـَٔادَمَفَسَجَدُوٓاإِلَّآإِبْلِيسَكَانَمِنَٱلْجِنِّفَفَسَقَعَنْأَمْرِرَبِّهِٓأَفَتَتَّخِذُونَهُوَذُرِّيَّتَهُٓأَوْلِيَآءَمِندُونِىوَهُمْلَكُمْعَدُوٌّبِئْسَلِلظَّـٰلِمِينَبَدَلًا٥٠
Veiz kulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdeme fesecedû illâ iblîs. kâne mine-lcinni fefeseka ’an emri rabbih. efetettehizûnehû vezürriyyetehû evliyâe min dûnî vehüm leküm ’adüvv. bi'se lizzâlimîne bedelâ.

Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblis'ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!

مَّآأَشْهَدتُّهُمْخَلْقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَلَاخَلْقَأَنفُسِهِمْوَمَاكُنتُمُتَّخِذَٱلْمُضِلِّينَعَضُدًا٥١
Mâ eşhettühüm halka-ssemâvâti vel'ardi velâ halka enfüsihim. vemâ küntü müttehize-lmüdillîne ’adudâ.

Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.

وَيَوْمَيَقُولُنَادُواشُرَكَآءِىَٱلَّذِينَزَعَمْتُمْفَدَعَوْهُمْفَلَمْيَسْتَجِيبُوالَهُمْوَجَعَلْنَابَيْنَهُممَّوْبِقًا٥٢
Veyevme yekûlü nâdû şürakâiye-llezîne za’amtüm fede’avhüm felem yestecîbû lehüm vece’alnâ beynehüm mevbikâ.

O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.

وَرَءَاٱلْمُجْرِمُونَٱلنَّارَفَظَنُّوٓاأَنَّهُممُّوَاقِعُوهَاوَلَمْيَجِدُواعَنْهَامَصْرِفًا٥٣
Verae-lmücrimûne-nnâra fezannû ennehüm müvâki’ûhâ velem yecidû ’anhâ masrifâ.

Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.

وَلَقَدْصَرَّفْنَافِىهَـٰذَاٱلْقُرْءَانِلِلنَّاسِمِنكُلِّمَثَلٍوَكَانَٱلْإِنسَـٰنُأَكْثَرَشَىْءٍجَدَلًا٥٤
Velekad sarrafnâ fî hâze-lkur'âni linnâsi min külli mesel. vekâne-l'insânü eksera şey'in cedelâ.

And olsun ki, Biz bu Kuran'da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.

وَمَامَنَعَٱلنَّاسَأَنيُؤْمِنُوٓاإِذْجَآءَهُمُٱلْهُدَىٰوَيَسْتَغْفِرُوارَبَّهُمْإِلَّآأَنتَأْتِيَهُمْسُنَّةُٱلْأَوَّلِينَأَوْيَأْتِيَهُمُٱلْعَذَابُقُبُلًا٥٥
Vemâ mene’a-nnâse ey yü'minû iz câehümü-lhüdâ veyestagfirû rabbehüm illâ en te'tiyehüm sünnetü-l'evvelîne ev ye'tiyehümü-l’azâbü kubülâ.

İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.

وَمَانُرْسِلُٱلْمُرْسَلِينَإِلَّامُبَشِّرِينَوَمُنذِرِينَوَيُجَـٰدِلُٱلَّذِينَكَفَرُوابِٱلْبَـٰطِلِلِيُدْحِضُوابِهِٱلْحَقَّوَٱتَّخَذُوٓاءَايَـٰتِىوَمَآأُنذِرُواهُزُوًا٥٦
Vemâ nürsilü-lmürselîne illâ mübeşşirîne vemünzirîn. veyücâdilü-llezîne keferû bilbâtili liyüdhidû bihi-lhakka vettehazû âyâtî vemâ ünzirû hüzüvâ.

Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.

وَمَنْأَظْلَمُمِمَّنذُكِّرَبِـَٔايَـٰتِرَبِّهِفَأَعْرَضَعَنْهَاوَنَسِىَمَاقَدَّمَتْيَدَاهُإِنَّاجَعَلْنَاعَلَىٰقُلُوبِهِمْأَكِنَّةًأَنيَفْقَهُوهُوَفِىٓءَاذَانِهِمْوَقْرًاوَإِنتَدْعُهُمْإِلَىٱلْهُدَىٰفَلَنيَهْتَدُوٓاإِذًاأَبَدًا٥٧
Vemen azlemü mimmen zükkira biâyâti rabbihî fea’rada ’anhâ venesiye mâ kaddemet yedâh. innâ ce’alnâ ’alâ kulûbihim ekinneten ey yefkahûhü vefî âzânihim vakrâ. vein ted’uhüm ile-lhüdâ feley yehtedû izen ebedâ.

Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kuran'ı anlarlar diye kalblerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yolagelmezler.

وَرَبُّكَٱلْغَفُورُذُوٱلرَّحْمَةِلَوْيُؤَاخِذُهُمبِمَاكَسَبُوالَعَجَّلَلَهُمُٱلْعَذَابَبَللَّهُممَّوْعِدٌلَّنيَجِدُوامِندُونِهِمَوْئِلًا٥٨
Verabbüke-lgafûru zü-rrahmeh. lev yüâhizühüm bimâ kesebû le’accele lehümü-l’azâb. bel lehüm mev’idül ley yecidû min dûnihî mev'ilâ.

Bununla beraber, Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.

وَتِلْكَٱلْقُرَىٰٓأَهْلَكْنَـٰهُمْلَمَّاظَلَمُواوَجَعَلْنَالِمَهْلِكِهِممَّوْعِدًا٥٩
Vetilke-lkurâ ehleknâhüm lemmâ zalemû vece’alnâ limehlikihim mev’idâ.

Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.

وَإِذْقَالَمُوسَىٰلِفَتَىٰهُلَآأَبْرَحُحَتَّىٰٓأَبْلُغَمَجْمَعَٱلْبَحْرَيْنِأَوْأَمْضِىَحُقُبًا٦٠
Veiz kâle mûsâ lifetâhü lâ ebrahu hattâ eblüga mecme’a-lbahrayni ev emdiye hukubâ.

Musa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.

فَلَمَّابَلَغَامَجْمَعَبَيْنِهِمَانَسِيَاحُوتَهُمَافَٱتَّخَذَسَبِيلَهُفِىٱلْبَحْرِسَرَبًا٦١
Felemmâ belegâ mecme’a beynihimâ nesiyâ hûtehümâ fettehaze sebîlehû fi-lbahri serabâ.

İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı.

فَلَمَّاجَاوَزَاقَالَلِفَتَىٰهُءَاتِنَاغَدَآءَنَالَقَدْلَقِينَامِنسَفَرِنَاهَـٰذَانَصَبًا٦٢
Felemmâ câvezâ kâle lifetâhü âtinâ gadâenâ. lekad lekînâ min seferinâ hâzâ nesabâ.

Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.

قَالَأَرَءَيْتَإِذْأَوَيْنَآإِلَىٱلصَّخْرَةِفَإِنِّىنَسِيتُٱلْحُوتَوَمَآأَنسَىٰنِيهُإِلَّاٱلشَّيْطَـٰنُأَنْأَذْكُرَهُوَٱتَّخَذَسَبِيلَهُفِىٱلْبَحْرِعَجَبًا٦٣
Kâle era'eyte iz eveynâ ile-ssahrati feinnî nesîtü-lhût. vemâ ensânîhü ille-şşeytânü en ezkürah. vettehaze sebîlehû fi-lbahr. ’acebâ.

O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.

قَالَذَٰلِكَمَاكُنَّانَبْغِفَٱرْتَدَّاعَلَىٰٓءَاثَارِهِمَاقَصَصًا٦٤
Kâle zâlike mâ künnâ nebgi. ferteddâ ’alâ âsârihimâ kasasâ.

Musa: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.

فَوَجَدَاعَبْدًامِّنْعِبَادِنَآءَاتَيْنَـٰهُرَحْمَةًمِّنْعِندِنَاوَعَلَّمْنَـٰهُمِنلَّدُنَّاعِلْمًا٦٥
Fevecedâ ’abdem min ’ibâdinâ âteynâhü rahmetem min ’indinâ ve’allemnâhü mil ledünnâ ’ilmâ.

Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.

قَالَلَهُمُوسَىٰهَلْأَتَّبِعُكَعَلَىٰٓأَنتُعَلِّمَنِمِمَّاعُلِّمْتَرُشْدًا٦٦
Kâle lehû mûsâ hel ettebi’uke ’alâ en tü’allimeni mimmâ ’ullimte ruşdâ.

Musa ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.

قَالَإِنَّكَلَنتَسْتَطِيعَمَعِىَصَبْرًا٦٧
Kâle inneke len testetî’a me’iye sabrâ.

O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi.

وَكَيْفَتَصْبِرُعَلَىٰمَالَمْتُحِطْبِهِخُبْرًا٦٨
Vekeyfe tasbiru ’alâ mâ lem tühit bihî hubrâ.

Musa: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işte baş kaldırmayacağım" dedi.

قَالَسَتَجِدُنِىٓإِنشَآءَٱللَّهُصَابِرًاوَلَآأَعْصِىلَكَأَمْرًا٦٩
Kâle setecidünî in şâe-llâhü sâbirav velâ a’sî leke emrâ.

O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.

قَالَفَإِنِٱتَّبَعْتَنِىفَلَاتَسْـَٔلْنِىعَنشَىْءٍحَتَّىٰٓأُحْدِثَلَكَمِنْهُذِكْرًا٧٠
Kâle feini-tteba’tenî felâ tes'elnî ’an şey'in hattâ uhdise leke minhü zikrâ.

O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.

فَٱنطَلَقَاحَتَّىٰٓإِذَارَكِبَافِىٱلسَّفِينَةِخَرَقَهَاقَالَأَخَرَقْتَهَالِتُغْرِقَأَهْلَهَالَقَدْجِئْتَشَيْـًٔاإِمْرًا٧١
Fentalekâ. hattâ izâ rakibâ fi-ssefîneti harakahâ. kâle eharaktehâ litugrika ehlehâ. lekad ci'te şey'en imrâ.

Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.

قَالَأَلَمْأَقُلْإِنَّكَلَنتَسْتَطِيعَمَعِىَصَبْرًا٧٢
Kâle elem ekul inneke len testetî’a me’iye sabrâ.

Musa'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.

قَالَلَاتُؤَاخِذْنِىبِمَانَسِيتُوَلَاتُرْهِقْنِىمِنْأَمْرِىعُسْرًا٧٣
Kâle lâ tüâhiznî bimâ nesîtü velâ türhiknî min emrî ’usrâ.

Musa: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi.

فَٱنطَلَقَاحَتَّىٰٓإِذَالَقِيَاغُلَـٰمًافَقَتَلَهُقَالَأَقَتَلْتَنَفْسًازَكِيَّةًبِغَيْرِنَفْسٍلَّقَدْجِئْتَشَيْـًٔانُّكْرًا٧٤
Fentalekâ. hattâ izâ lekiyâ gulâmen fekatelehû kâle ekatelte nefsen zekiyyetem bigayri nefs. lekad ci'te şey'en nükrâ.

Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.

قَالَأَلَمْأَقُللَّكَإِنَّكَلَنتَسْتَطِيعَمَعِىَصَبْرًا٧٥
Kâle elem ekul leke inneke len testetî’a me’iye sabrâ.

O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.

قَالَإِنسَأَلْتُكَعَنشَىْءٍبَعْدَهَافَلَاتُصَـٰحِبْنِىقَدْبَلَغْتَمِنلَّدُنِّىعُذْرًا٧٦
Kâle in seeltüke ’an şey'im ba’dehâ felâ tüsâhibnî. kad belagte mil ledünnî ’uzrâ.

Musa: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.

فَٱنطَلَقَاحَتَّىٰٓإِذَآأَتَيَآأَهْلَقَرْيَةٍٱسْتَطْعَمَآأَهْلَهَافَأَبَوْاأَنيُضَيِّفُوهُمَافَوَجَدَافِيهَاجِدَارًايُرِيدُأَنيَنقَضَّفَأَقَامَهُقَالَلَوْشِئْتَلَتَّخَذْتَعَلَيْهِأَجْرًا٧٧
Fentalekâ. hattâ izâ eteyâ ehle karyetin-stat’amâ ehlehâ feebev ey yüdayyifûhümâ fevecedâ fîhâ cidâray yürîdü ey yenkadda feekâmeh. kâle lev şi'te lettehazte ’aleyhi ecrâ.

Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Musa'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi.

قَالَهَـٰذَافِرَاقُبَيْنِىوَبَيْنِكَسَأُنَبِّئُكَبِتَأْوِيلِمَالَمْتَسْتَطِععَّلَيْهِصَبْرًا٧٨
Kâle hâzâ firâku beynî vebeynik. seünebbiüke bite'vîli mâ lem testeti’ ’aleyhi sabrâ.

O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım"

أَمَّاٱلسَّفِينَةُفَكَانَتْلِمَسَـٰكِينَيَعْمَلُونَفِىٱلْبَحْرِفَأَرَدتُّأَنْأَعِيبَهَاوَكَانَوَرَآءَهُممَّلِكٌيَأْخُذُكُلَّسَفِينَةٍغَصْبًا٧٩
Emme-ssefînetü fekânet limesâkîne ya’melûne fi-lbahri feerattü en e’îbehâ vekâne verâehüm meliküy ye'huzü külle sefînetin gasbâ.

"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."

وَأَمَّاٱلْغُلَـٰمُفَكَانَأَبَوَاهُمُؤْمِنَيْنِفَخَشِينَآأَنيُرْهِقَهُمَاطُغْيَـٰنًاوَكُفْرًا٨٠
Veemme-lgulâmü fekâne ebevâhü mü'mineyni fehaşînâ ey yürhikahümâ tugyânev veküfrâ.

"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk.

فَأَرَدْنَآأَنيُبْدِلَهُمَارَبُّهُمَاخَيْرًامِّنْهُزَكَوٰةًوَأَقْرَبَرُحْمًا٨١
Feeradnâ ey yübdilehümâ rabbühümâ hayram minhü zekâtev veakrabe ruhmâ.

Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."

وَأَمَّاٱلْجِدَارُفَكَانَلِغُلَـٰمَيْنِيَتِيمَيْنِفِىٱلْمَدِينَةِوَكَانَتَحْتَهُكَنزٌلَّهُمَاوَكَانَأَبُوهُمَاصَـٰلِحًافَأَرَادَرَبُّكَأَنيَبْلُغَآأَشُدَّهُمَاوَيَسْتَخْرِجَاكَنزَهُمَارَحْمَةًمِّنرَّبِّكَوَمَافَعَلْتُهُعَنْأَمْرِىذَٰلِكَتَأْوِيلُمَالَمْتَسْطِععَّلَيْهِصَبْرًا٨٢
Veemme-lcidâru fekâne ligulâmeyni yetîmeyni fi-lmedîneti vekâne tahtehû kenzül lehümâ vekâne ebûhümâ sâlihâ. feerâde rabbüke ey yeblügâ eşüddehümâ veyestahricâ kenzehümâ. rahmetem mir rabbik. vemâ fe’altühû ’an emrî. zâlike te'vîlü mâ lem testi’ ’aleyhi sabrâ.

"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur."

وَيَسْـَٔلُونَكَعَنذِىٱلْقَرْنَيْنِقُلْسَأَتْلُواعَلَيْكُممِّنْهُذِكْرًا٨٣
Veyes'elûneke ’an zi-lkarneyn. kul seetlû ’aleyküm minhü zikrâ.

Sana Zülkarneyn'i sorarlar, "Onu size anlatacağım" de.

إِنَّامَكَّنَّالَهُفِىٱلْأَرْضِوَءَاتَيْنَـٰهُمِنكُلِّشَىْءٍسَبَبًا٨٤
İnnâ mekkennâ lehû fi-l'ardi veâteynâhü min külli şey'in sebebâ.

Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.

فَأَتْبَعَسَبَبًا٨٥
Feetbe’a sebebâ.

O da bir yol tuttu.

حَتَّىٰٓإِذَابَلَغَمَغْرِبَٱلشَّمْسِوَجَدَهَاتَغْرُبُفِىعَيْنٍحَمِئَةٍوَوَجَدَعِندَهَاقَوْمًاقُلْنَايَـٰذَاٱلْقَرْنَيْنِإِمَّآأَنتُعَذِّبَوَإِمَّآأَنتَتَّخِذَفِيهِمْحُسْنًا٨٦
Hattâ izâ belega magribe-şşemsi vecedehâ tagrubü fî ’aynin hamietiv vevecede ’indehâ kavmâ. kulnâ yâ ze-lkarneyni immâ en tü’azzibe veimmâ en tettehize fîhim husnâ.

Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.

قَالَأَمَّامَنظَلَمَفَسَوْفَنُعَذِّبُهُثُمَّيُرَدُّإِلَىٰرَبِّهِفَيُعَذِّبُهُعَذَابًانُّكْرًا٨٧
Kâle emmâ men zaleme fesevfe nü’azzibühû sümme yüraddü ilâ rabbihî feyü’azzibühû ’azâben nükrâ.

"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.

وَأَمَّامَنْءَامَنَوَعَمِلَصَـٰلِحًافَلَهُجَزَآءًٱلْحُسْنَىٰوَسَنَقُولُلَهُمِنْأَمْرِنَايُسْرًا٨٨
Veemmâ men âmene ve’amile sâlihan felehû cezâen-lhusnâ. vesenekûlü lehû min emrinâ yüsrâ.

"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.

ثُمَّأَتْبَعَسَبَبًا٨٩
Sümme etbe’a sebebâ.

Sonra yine bir yol tuttu.

حَتَّىٰٓإِذَابَلَغَمَطْلِعَٱلشَّمْسِوَجَدَهَاتَطْلُعُعَلَىٰقَوْمٍلَّمْنَجْعَللَّهُممِّندُونِهَاسِتْرًا٩٠
Hattâ izâ belega matli’a-şşemsi vecedehâ tatlü’u ’alâ kavmil lem nec’al lehüm min dûnihâ sitrâ.

Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.

كَذَٰلِكَوَقَدْأَحَطْنَابِمَالَدَيْهِخُبْرًا٩١
Kezâlik. vekad ehatnâ bimâ ledeyhi hubrâ.

İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.

ثُمَّأَتْبَعَسَبَبًا٩٢
Sümme etbe’a sebebâ.

Sonra yine bir yol tuttu.

حَتَّىٰٓإِذَابَلَغَبَيْنَٱلسَّدَّيْنِوَجَدَمِندُونِهِمَاقَوْمًالَّايَكَادُونَيَفْقَهُونَقَوْلًا٩٣
Hattâ izâ belegae beyne-sseddeyni vecede min dûnihimâ kavmel lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ.

Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.

قَالُوايَـٰذَاٱلْقَرْنَيْنِإِنَّيَأْجُوجَوَمَأْجُوجَمُفْسِدُونَفِىٱلْأَرْضِفَهَلْنَجْعَلُلَكَخَرْجًاعَلَىٰٓأَنتَجْعَلَبَيْنَنَاوَبَيْنَهُمْسَدًّا٩٤
Kâlû yâ ze-lkarneyni inne ye'cûce veme'cûce müfsidûne fi-l'ardi fehel nec’alü leke harcen ’alâ en tec’ale beynenâ vebeynehüm seddâ.

Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?

قَالَمَامَكَّنِّىفِيهِرَبِّىخَيْرٌفَأَعِينُونِىبِقُوَّةٍأَجْعَلْبَيْنَكُمْوَبَيْنَهُمْرَدْمًا٩٥
Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fee’înûnî bikuvvetin ec’al beyneküm vebeynehüm radmâ.

"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.

ءَاتُونِىزُبَرَٱلْحَدِيدِحَتَّىٰٓإِذَاسَاوَىٰبَيْنَٱلصَّدَفَيْنِقَالَٱنفُخُواحَتَّىٰٓإِذَاجَعَلَهُنَارًاقَالَءَاتُونِىٓأُفْرِغْعَلَيْهِقِطْرًا٩٦
Âtûnî zübera-lhadîd. hattâ izâ sâvâ beyne-ssadefeyni kâle-nfühû. hattâ izâ ce’alehû nâran kâle âtûnî üfrig ’aleyhi kitrâ.

"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.

فَمَاٱسْطَـٰعُوٓاأَنيَظْهَرُوهُوَمَاٱسْتَطَـٰعُوالَهُنَقْبًا٩٧
Feme-stâ’û ey yazherûhü veme-stetâ’û lehû nakbâ.

Artık Yecüc ve Mecüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.

قَالَهَـٰذَارَحْمَةٌمِّنرَّبِّىفَإِذَاجَآءَوَعْدُرَبِّىجَعَلَهُدَكَّآءَوَكَانَوَعْدُرَبِّىحَقًّا٩٨
Kâle hâzâ rahmetüm mir rabbî. feizâ câe va’dü rabbî ce’alehû dekkâ'. vekâne va’dü rabbî hakkâ.

Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi.

وَتَرَكْنَابَعْضَهُمْيَوْمَئِذٍيَمُوجُفِىبَعْضٍوَنُفِخَفِىٱلصُّورِفَجَمَعْنَـٰهُمْجَمْعًا٩٩
Veteraknâ ba’dahüm yevmeiziy yemûcü fî ba’div venüfiha fi-ssûri fecema’nâhüm cem’â.

Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sura üflenince hepsini bir araya toplarız.

وَعَرَضْنَاجَهَنَّمَيَوْمَئِذٍلِّلْكَـٰفِرِينَعَرْضًا١٠٠
Ve’aradnâ cehenneme yevmeizil lilkâfirîne ’ardâ.

Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!

ٱلَّذِينَكَانَتْأَعْيُنُهُمْفِىغِطَآءٍعَنذِكْرِىوَكَانُوالَايَسْتَطِيعُونَسَمْعًا١٠١
Ellezîne kânet a’yünühüm fî gitâin ’an zikrî vekânû lâ yestetî’ûne sem’â.

Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!

أَفَحَسِبَٱلَّذِينَكَفَرُوٓاأَنيَتَّخِذُواعِبَادِىمِندُونِىٓأَوْلِيَآءَإِنَّآأَعْتَدْنَاجَهَنَّمَلِلْكَـٰفِرِينَنُزُلًا١٠٢
Efehasibe-llezîne keferû ey yettehizû ’ibâdî min dûnî evliyâ'. innâ a’tednâ cehenneme lilkâfirîne nüzülâ.

İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.

قُلْهَلْنُنَبِّئُكُمبِٱلْأَخْسَرِينَأَعْمَـٰلًا١٠٣
Kul hel nünebbiüküm bil'ahserîne a’mâlâ.

"Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi?" de.

ٱلَّذِينَضَلَّسَعْيُهُمْفِىٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَهُمْيَحْسَبُونَأَنَّهُمْيُحْسِنُونَصُنْعًا١٠٤
Ellezîne dalle sa’yühüm fi-lhayâti-ddünyâ vehüm yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun’â.

Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.

أُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَكَفَرُوابِـَٔايَـٰتِرَبِّهِمْوَلِقَآئِهِفَحَبِطَتْأَعْمَـٰلُهُمْفَلَانُقِيمُلَهُمْيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِوَزْنًا١٠٥
Ülâike-llezîne keferû biâyâti rabbihim velikâihî fehabitat a’mâlühüm felâ nükîmü lehüm yevme-lkiyâmeti veznâ.

Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.

ذَٰلِكَجَزَآؤُهُمْجَهَنَّمُبِمَاكَفَرُواوَٱتَّخَذُوٓاءَايَـٰتِىوَرُسُلِىهُزُوًا١٠٦
Zâlike cezâühüm cehennemü bimâ keferû vettehazû âyâtî verusülî hüzüvâ.

İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.

إِنَّٱلَّذِينَءَامَنُواوَعَمِلُواٱلصَّـٰلِحَـٰتِكَانَتْلَهُمْجَنَّـٰتُٱلْفِرْدَوْسِنُزُلًا١٠٧
İnne-llezîne âmenû ve’amilu-ssâlihâti kânet lehüm cennâtü-lfirdevsi nüzülâ.

Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir.

خَـٰلِدِينَفِيهَالَايَبْغُونَعَنْهَاحِوَلًا١٠٨
Hâlidîne fîhâ lâ yebgûne ’anhâ hivelâ.

Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.

قُللَّوْكَانَٱلْبَحْرُمِدَادًالِّكَلِمَـٰتِرَبِّىلَنَفِدَٱلْبَحْرُقَبْلَأَنتَنفَدَكَلِمَـٰتُرَبِّىوَلَوْجِئْنَابِمِثْلِهِمَدَدًا١٠٩
Kul lev kâne-lbahru midâdel likelimâti rabbî lenefide-lbahru kable en tenfede kelimâtü rabbî velev ci'nâ bimislihî mededâ.

De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."

قُلْإِنَّمَآأَنَابَشَرٌمِّثْلُكُمْيُوحَىٰٓإِلَىَّأَنَّمَآإِلَـٰهُكُمْإِلَـٰهٌوَٰحِدٌفَمَنكَانَيَرْجُوالِقَآءَرَبِّهِفَلْيَعْمَلْعَمَلًاصَـٰلِحًاوَلَايُشْرِكْبِعِبَادَةِرَبِّهِٓأَحَدًا١١٠
Kul innemâ ene beşerum mislüküm yûhâ ileyye ennemâ ilâhüküm ilâhüv vâhid. femen kâne yercû likâe rabbihî felya’mel ’amelen sâlihav velâ yüşrik bi’ibâdeti rabbihî ehadâ.

De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işleşin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın."

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay