بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
ٱقْتَرَبَلِلنَّاسِحِسَابُهُمْوَهُمْفِىغَفْلَةٍمُّعْرِضُونَ١
İkterabe linnâsi hisâbühüm vehüm fî gafletim mü’ridûn.
İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hala habersiz, hakdan yüz çeviriyorlar.
مَايَأْتِيهِممِّنذِكْرٍمِّنرَّبِّهِممُّحْدَثٍإِلَّاٱسْتَمَعُوهُوَهُمْيَلْعَبُونَ٢
Mâ ye'tîhim min zikrim mir rabbihim muhdesin ille-steme’ûhü vehüm yel’abûn.
Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: "Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?" diye konuşurlar.
لَاهِيَةًقُلُوبُهُمْوَأَسَرُّواٱلنَّجْوَىٱلَّذِينَظَلَمُواهَلْهَـٰذَآإِلَّابَشَرٌمِّثْلُكُمْأَفَتَأْتُونَٱلسِّحْرَوَأَنتُمْتُبْصِرُونَ٣
Lâhiyeten kulûbühüm. veeserrü-nnecvâ. ellezîne zalemû. hel hâzâ illâ beşer mislüküm. efete'tûne-ssihra veentüm tübsirûn.
Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: "Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?" diye konuşurlar.
قَالَرَبِّىيَعْلَمُٱلْقَوْلَفِىٱلسَّمَآءِوَٱلْأَرْضِوَهُوَٱلسَّمِيعُٱلْعَلِيمُ٤
Kâle rabbî ya’lemü-lkavle fi-ssemâi vel'ard. vehüve-ssemî’u-l’alîm.
Peygamber: "Benim Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir. O, işitendir, bilendir" dedi.
بَلْقَالُوٓاأَضْغَـٰثُأَحْلَـٰمٍبَلِٱفْتَرَىٰهُبَلْهُوَشَاعِرٌفَلْيَأْتِنَابِـَٔايَةٍكَمَآأُرْسِلَٱلْأَوَّلُونَ٥
Bel kâlû adgâsü ahlâmim beli-fterâhü bel hüve şâ’ir. felye'tinâ biâyetin kemâ ürsile-l'evvelûn.
Onlar: "Hayır; bunlar karışık rüyalardır", "Hayır; onu uydurmuştur", "Hayır; o şairdir", "Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin" dediler.
مَآءَامَنَتْقَبْلَهُممِّنقَرْيَةٍأَهْلَكْنَـٰهَآأَفَهُمْيُؤْمِنُونَ٦
Mâ âmenet kablehüm min karyetin ehleknâhâ. efehüm yü'minûn.
Onlardan önce yoketmiş olduğumuz kasabalar halkı inanmadılar, bunlar mı inanacaklar?
وَمَآأَرْسَلْنَاقَبْلَكَإِلَّارِجَالًانُّوحِىٓإِلَيْهِمْفَسْـَٔلُوٓاأَهْلَٱلذِّكْرِإِنكُنتُمْلَاتَعْلَمُونَ٧
Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes'elû ehle-zzikri in küntüm lâ ta’lemûn.
Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız kitablılara sorun.
وَمَاجَعَلْنَـٰهُمْجَسَدًالَّايَأْكُلُونَٱلطَّعَامَوَمَاكَانُواخَـٰلِدِينَ٨
Vemâ ce’alnâhüm cesedel lâ ye'külûne-tta’âme vemâ kânû hâlidîn.
Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi.
ثُمَّصَدَقْنَـٰهُمُٱلْوَعْدَفَأَنجَيْنَـٰهُمْوَمَننَّشَآءُوَأَهْلَكْنَاٱلْمُسْرِفِينَ٩
Sümme sadaknâhümü-lva’de feenceynâhüm vemen neşâü veehlekne-lmüsrifîn.
Sonra Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri ise yok ettik.
لَقَدْأَنزَلْنَآإِلَيْكُمْكِتَـٰبًافِيهِذِكْرُكُمْأَفَلَاتَعْقِلُونَ١٠
Lekad enzelnâ ileyküm kitâben fîhi zikruküm. efelâ ta’kilûn.
And olsun ki, size şerefiniz ve öğüt veren bir Kitap indirdik; akletmiyor musunuz?
وَكَمْقَصَمْنَامِنقَرْيَةٍكَانَتْظَالِمَةًوَأَنشَأْنَابَعْدَهَاقَوْمًاءَاخَرِينَ١١
Vekem kasamnâ min karyetin kânet zâlimetev veenşe'nâ ba’dehâ kavmen âharîn.
Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler varettik.
فَلَمَّآأَحَسُّوابَأْسَنَآإِذَاهُممِّنْهَايَرْكُضُونَ١٢
Felemmâ ehassû be'senâ izâ hüm minhâ yerküdûn.
Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmağa koyuluyorlardı.
لَاتَرْكُضُواوَٱرْجِعُوٓاإِلَىٰمَآأُتْرِفْتُمْفِيهِوَمَسَـٰكِنِكُمْلَعَلَّكُمْتُسْـَٔلُونَ١٣
Lâ terküdû verci’û ilâ mâ ütriftüm fîhi vemesâkiniküm le’alleküm tüs'elûn.
"Koşup kaçmayın; size nimet verilen yere, yurdlarınıza dönün, elbette sorguya çekileceksiniz" dedik.
قَالُوايَـٰوَيْلَنَآإِنَّاكُنَّاظَـٰلِمِينَ١٤
Kâlû yâ veylenâ innâ künnâ zâlimîn.
"Vay başımıza gelenlere! Doğrusu biz haksızlık yapmış kimseleriz" dediler.
فَمَازَالَتتِّلْكَدَعْوَىٰهُمْحَتَّىٰجَعَلْنَـٰهُمْحَصِيدًاخَـٰمِدِينَ١٥
Femâ zâlet tilke da’vâhüm hattâ ce’alnâhüm hasîden hâmidîn.
Biz onları biçilmiş ot ve bir yığın kül haline getirinceye kadar haykırmaları devam etti.
وَمَاخَلَقْنَاٱلسَّمَآءَوَٱلْأَرْضَوَمَابَيْنَهُمَالَـٰعِبِينَ١٦
Vemâ halakne-ssemâe vel'arda vemâ beynehümâ lâ’ibîn.
Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
لَوْأَرَدْنَآأَننَّتَّخِذَلَهْوًالَّٱتَّخَذْنَـٰهُمِنلَّدُنَّآإِنكُنَّافَـٰعِلِينَ١٧
Lev eradnâ en nettehize lehvel lettehaznâhü mil ledünnâ. in künnâ fâ’ilîn.
Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık; ama yapmayız.
بَلْنَقْذِفُبِٱلْحَقِّعَلَىٱلْبَـٰطِلِفَيَدْمَغُهُفَإِذَاهُوَزَاهِقٌوَلَكُمُٱلْوَيْلُمِمَّاتَصِفُونَ١٨
Bel nakzifü bilhakki ’ale-lbâtili feyedmeguhû feizâ hüve zâhik. velekümü-lveylü mimmâ tesifûn.
Gerçeği batılın başına çarparız ve onun beynini parçalar; böylece batıl ortadan kalkar. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü yazıklar olsun size!
وَلَهُمَنفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَمَنْعِندَهُلَايَسْتَكْبِرُونَعَنْعِبَادَتِهِوَلَايَسْتَحْسِرُونَ١٩
Velehû men fi-ssemâvâti vel'ard. vemen ’indehû lâ yestekbirûne ’an ’ibâdetihî velâ yestahsirûn.
Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar.
يُسَبِّحُونَٱلَّيْلَوَٱلنَّهَارَلَايَفْتُرُونَ٢٠
Yüsebbihûne-lleyle vennehâra lâ yeftürûn.
Gece ve gündüz, bıkmadan tesbih ederler.
أَمِٱتَّخَذُوٓاءَالِهَةًمِّنَٱلْأَرْضِهُمْيُنشِرُونَ٢١
Emi-ttehazû âlihetem mine-l'ardi hüm yünşirûn.
Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı, onlar mı ölüleri diriltecekler?
لَوْكَانَفِيهِمَآءَالِهَةٌإِلَّاٱللَّهُلَفَسَدَتَافَسُبْحَـٰنَٱللَّهِرَبِّٱلْعَرْشِعَمَّايَصِفُونَ٢٢
Lev kâne fîhimâ âlihetün ille-llâhü lefesedetâ. fesübhâne-llâhi rabbi-l’arşi ’ammâ yesifûn.
Eğer yerle gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.
لَايُسْـَٔلُعَمَّايَفْعَلُوَهُمْيُسْـَٔلُونَ٢٣
Lâ yüs'elü ’ammâ yef’alü vehüm yüs'elûn.
O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.
أَمِٱتَّخَذُوامِندُونِهِٓءَالِهَةًقُلْهَاتُوابُرْهَـٰنَكُمْهَـٰذَاذِكْرُمَنمَّعِىَوَذِكْرُمَنقَبْلِىبَلْأَكْثَرُهُمْلَايَعْلَمُونَٱلْحَقَّفَهُممُّعْرِضُونَ٢٤
Emi-ttehazû min dûnihî âliheh. kul hâtû bürhâneküm. hâzâ zikru mem me’iye vezikru men kablî. bel ekseruhüm lâ ya’lemûne-lhakka fehüm mü’ridûn.
O'nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: "Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin Kitap'ı ve senden öncekilerin kitapları." Hayır; onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.
وَمَآأَرْسَلْنَامِنقَبْلِكَمِنرَّسُولٍإِلَّانُوحِىٓإِلَيْهِأَنَّهُلَآإِلَـٰهَإِلَّآأَنَافَٱعْبُدُونِ٢٥
Vemâ erselnâ min kablike mir rasûlin illâ nûhî ileyhi ennehû lâ ilâhe illâ ene fa’büdûn.
Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: "Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin" diye vahyetmişizdir.
وَقَالُواٱتَّخَذَٱلرَّحْمَـٰنُوَلَدًاسُبْحَـٰنَهُبَلْعِبَادٌمُّكْرَمُونَ٢٦
Vekâlü-ttehaze-rrahmânü veleden sübhâneh. bel ’ibâdüm mükramûn.
"Rahman çocuk edindi" dediler. Haşa; hayır, melekler şerefli kılınmış kullardır.
لَايَسْبِقُونَهُبِٱلْقَوْلِوَهُمبِأَمْرِهِيَعْمَلُونَ٢٧
Lâ yesbikûnehû bilkavli vehüm biemrihî ya’melûn.
Allah'tan önce söz söyleyemezler; ancak O'nun emri üzerine iş işlerler.
يَعْلَمُمَابَيْنَأَيْدِيهِمْوَمَاخَلْفَهُمْوَلَايَشْفَعُونَإِلَّالِمَنِٱرْتَضَىٰوَهُممِّنْخَشْيَتِهِمُشْفِقُونَ٢٨
Ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yeşfe’ûne illâ limeni-rtedâ vehüm min haşyetihî müşfikûn.
Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O'nun korkusundan titrerler.
وَمَنيَقُلْمِنْهُمْإِنِّىٓإِلَـٰهٌمِّندُونِهِفَذَٰلِكَنَجْزِيهِجَهَنَّمَكَذَٰلِكَنَجْزِىٱلظَّـٰلِمِينَ٢٩
Vemey yekul minhüm innî ilâhüm min dûnihî fezâlike neczîhi cehennem. kezâlike neczi-zzâlimîn.
Bunlar içinde kim "Ben, Allah'tan başka bir tanrıyım" derse, işte onu cehennemle cezalandırırız. Zulmedenlerin cezasını böyle veririz.
أَوَلَمْيَرَٱلَّذِينَكَفَرُوٓاأَنَّٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَكَانَتَارَتْقًافَفَتَقْنَـٰهُمَاوَجَعَلْنَامِنَٱلْمَآءِكُلَّشَىْءٍحَىٍّأَفَلَايُؤْمِنُونَ٣٠
Evelem yera-llezîne keferû enne-ssemâvâti vel'arda kânetâ ratkan fefetaknâhümâ. vece’alnâ mine-lmâi külle şey'in hayy. efelâ yü'minûn.
İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? İnanmıyorlar mı?
وَجَعَلْنَافِىٱلْأَرْضِرَوَٰسِىَأَنتَمِيدَبِهِمْوَجَعَلْنَافِيهَافِجَاجًاسُبُلًالَّعَلَّهُمْيَهْتَدُونَ٣١
Vece’alnâ fi-l'ardi ravâsiye en temîde bihim vece’alnâ fîhâ ficâcen sübülel le’allehüm yehtedûn.
Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik; rahat gidebilsinler diye aralarında geniş yollar varettik.
وَجَعَلْنَاٱلسَّمَآءَسَقْفًامَّحْفُوظًاوَهُمْعَنْءَايَـٰتِهَامُعْرِضُونَ٣٢
Vece’alne-ssemâe sakfem mahfûzâ. vehüm ’an âyâtihâ mü’ridûn.
Göğü karışıklıktan korunmuş bir tavan kıldık; oysa onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar.
وَهُوَٱلَّذِىخَلَقَٱلَّيْلَوَٱلنَّهَارَوَٱلشَّمْسَوَٱلْقَمَرَكُلٌّفِىفَلَكٍيَسْبَحُونَ٣٣
Vehüve-llezî haleka-lleyle vennehâra veşşemse velkamer. küllün fî felekiy yesbehûn.
Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yürür.
وَمَاجَعَلْنَالِبَشَرٍمِّنقَبْلِكَٱلْخُلْدَأَفَإِينمِّتَّفَهُمُٱلْخَـٰلِدُونَ٣٤
Vemâ ce’alnâ libeşerim min kablike-lhuld. efeim mitte fehümü-lhâlidûn.
Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı?
كُلُّنَفْسٍذَآئِقَةُٱلْمَوْتِوَنَبْلُوكُمبِٱلشَّرِّوَٱلْخَيْرِفِتْنَةًوَإِلَيْنَاتُرْجَعُونَ٣٥
Küllü nefsin zâikatü-lmevt. veneblûküm bişşerri velhayri fitneh. veileynâ türce’ûn.
Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz.
وَإِذَارَءَاكَٱلَّذِينَكَفَرُوٓاإِنيَتَّخِذُونَكَإِلَّاهُزُوًاأَهَـٰذَاٱلَّذِىيَذْكُرُءَالِهَتَكُمْوَهُمبِذِكْرِٱلرَّحْمَـٰنِهُمْكَـٰفِرُونَ٣٦
Veizâ raâke-llezîne keferû iy yettehizûneke illâ hüzüvâ. ehâze-llezî yezküru âliheteküm. vehüm bizikri-rrahmâni hüm kâfirûn.
İnkarcılar seni gördükleri zaman, şüphesiz, seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. "Sizin tanrılarınızı diline dolayan bu mudur?" derler ve Rahman'ın Kitabını işte onlar inkar ederler.
خُلِقَٱلْإِنسَـٰنُمِنْعَجَلٍسَأُورِيكُمْءَايَـٰتِىفَلَاتَسْتَعْجِلُونِ٣٧
Hulika-l'insânü min ’acel. seürîküm âyâtî felâ testa’cilûn.
İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim, bunu Benden acele istemeyin.
وَيَقُولُونَمَتَىٰهَـٰذَاٱلْوَعْدُإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ٣٨
Veyekûlûne metâ hâze-lva’dü in küntüm sâdikîn.
"Doğru sözlü iseniz bildirin bu tehdit ne zamandır?" derler.
لَوْيَعْلَمُٱلَّذِينَكَفَرُواحِينَلَايَكُفُّونَعَنوُجُوهِهِمُٱلنَّارَوَلَاعَنظُهُورِهِمْوَلَاهُمْيُنصَرُونَ٣٩
Lev ya’lemü-llezîne keferû hîne lâ yeküffûne ’av vucûhihimü-nnâra velâ ’an zuhûrihim velâ hüm yünsarûn.
Bu kafirler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından menedemeyecekleri ve yardım da göremiyecekleri zamanı keşke bilseler.
بَلْتَأْتِيهِمبَغْتَةًفَتَبْهَتُهُمْفَلَايَسْتَطِيعُونَرَدَّهَاوَلَاهُمْيُنظَرُونَ٤٠
Bel te'tîhim bagteten fetebhetühüm felâ yestetî’ûne raddehâ velâ hüm yünzarûn.
Belki aniden gelecek de onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çeviremezler; kendileri de ertelenmez.
وَلَقَدِٱسْتُهْزِئَبِرُسُلٍمِّنقَبْلِكَفَحَاقَبِٱلَّذِينَسَخِرُوامِنْهُممَّاكَانُوابِهِيَسْتَهْزِءُونَ٤١
Velekadi-stühzie birusülim min kablike fehâka billezîne sehirû minhüm mâ kânû bihî yestehziûn.
And olsun ki, senden önce birçok peygamber alaya alınmıştı da, alaya alanları, eğlendikleri şey mahvetmişti.
قُلْمَنيَكْلَؤُكُمبِٱلَّيْلِوَٱلنَّهَارِمِنَٱلرَّحْمَـٰنِبَلْهُمْعَنذِكْرِرَبِّهِممُّعْرِضُونَ٤٢
Kul mey yekleüküm billeyli vennehâri mine-rrahmân. bel hüm ’an zikri rabbihim mü’ridûn.
De ki: "Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman'dan kim koruyabilir?" Ama onlar Rablerinin Kitabından yüz çevirmektedirler.
أَمْلَهُمْءَالِهَةٌتَمْنَعُهُممِّندُونِنَالَايَسْتَطِيعُونَنَصْرَأَنفُسِهِمْوَلَاهُممِّنَّايُصْحَبُونَ٤٣
Em lehüm âlihetün temne’uhüm min dûninâ. lâ yestetî’ûne nasra enfüsihim velâ hüm minnâ yushabûn.
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? O tanrılar kendilerine bile yardım edemezler. Katımızdan da dostluk görmezler.
بَلْمَتَّعْنَاهَـٰٓؤُلَآءِوَءَابَآءَهُمْحَتَّىٰطَالَعَلَيْهِمُٱلْعُمُرُأَفَلَايَرَوْنَأَنَّانَأْتِىٱلْأَرْضَنَنقُصُهَامِنْأَطْرَافِهَآأَفَهُمُٱلْغَـٰلِبُونَ٤٤
Bel metta’nâ hâülâi veâbâehüm hattâ tâle ’aleyhimü-l’umür. efelâ yeravne ennâ ne'ti-l'arda nenkusuhâ min atrâfihâ. efehümü-lgâlibûn.
Biz bunlara ve babalarına geçimlikler verdik de ömürleri uzadı; şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mıdır?
قُلْإِنَّمَآأُنذِرُكُمبِٱلْوَحْىِوَلَايَسْمَعُٱلصُّمُّٱلدُّعَآءَإِذَامَايُنذَرُونَ٤٥
Kul innemâ ünziruküm bilvahy. velâ yesme’u-ssummü-ddü’âe izâ mâ yünzerûn.
De ki: "Ben ancak sizi vahy ile uyarıyorum" Uyarıldıkları zaman, sağırlar çağrıyı duymazlar.
وَلَئِنمَّسَّتْهُمْنَفْحَةٌمِّنْعَذَابِرَبِّكَلَيَقُولُنَّيَـٰوَيْلَنَآإِنَّاكُنَّاظَـٰلِمِينَ٤٦
Veleim messethüm nefhatüm min ’azâbi rabbike leyekûlünne yâ veylenâ innâ künnâ zâlimîn.
Rabbinin azabından onlara bir esinti dokunsa: "Vah bize! Doğrusu biz haksızdık" derler.
وَنَضَعُٱلْمَوَٰزِينَٱلْقِسْطَلِيَوْمِٱلْقِيَـٰمَةِفَلَاتُظْلَمُنَفْسٌشَيْـًٔاوَإِنكَانَمِثْقَالَحَبَّةٍمِّنْخَرْدَلٍأَتَيْنَابِهَاوَكَفَىٰبِنَاحَـٰسِبِينَ٤٧
Veneda’u-lmevâzîne-lkista liyevmi-lkiyâmeti felâ tuzlemü nefsün şey'â. vein kâne miskâle habbetim min hardelin eteynâ bihâ. vekefâ binâ hâsibîn.
Kıyamet günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak Biz yeteriz.
وَلَقَدْءَاتَيْنَامُوسَىٰوَهَـٰرُونَٱلْفُرْقَانَوَضِيَآءًوَذِكْرًالِّلْمُتَّقِينَ٤٨
Velekad âteynâ mûsâ vehârûne-lfürkâne vediyâev vezikral lilmüttekîn.
And olsun ki, Musa ve Harun'a eğriyi doğrudan ayıran Kitap'ı sakınanlar için ışık ve öğüt olarak verdik.
ٱلَّذِينَيَخْشَوْنَرَبَّهُمبِٱلْغَيْبِوَهُممِّنَٱلسَّاعَةِمُشْفِقُونَ٤٩
Ellezîne yahşevne rabbehüm bilgaybi vehüm mine-ssâ’ati müşfikûn.
Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar; kıyamet saatinden de titrerler.
وَهَـٰذَاذِكْرٌمُّبَارَكٌأَنزَلْنَـٰهُأَفَأَنتُمْلَهُمُنكِرُونَ٥٠
Vehâzâ zikrum mübârakün enzelnâh. efeentüm lehû münkirûn.
İşte bu, indirdiğimiz kutsal bir Kitap'dır. Siz mi onu inkar ediyorsunuz?
وَلَقَدْءَاتَيْنَآإِبْرَٰهِيمَرُشْدَهُمِنقَبْلُوَكُنَّابِهِعَـٰلِمِينَ٥١
Velekad âteynâ ibrâhîme ruşdehû min kablü vekünnâ bihî ’âlimîn.
And olsun ki, daha önce İbrahim'e de akla uygun olanı göstermiştik. Biz onu biliyorduk.
إِذْقَالَلِأَبِيهِوَقَوْمِهِمَاهَـٰذِهِٱلتَّمَاثِيلُٱلَّتِىٓأَنتُمْلَهَاعَـٰكِفُونَ٥٢
İz kâle liebîhi vekavmihî mâ hâzihi-ttemâsîlü-lletî entüm lehâ ’âkifûn.
İbrahim, babasına ve milletine: "Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?" demişti.
قَالُواوَجَدْنَآءَابَآءَنَالَهَاعَـٰبِدِينَ٥٣
Kâlû vecednâ âbâenâ lehâ ’âbidîn.
"Babalarımızı onlara tapar bulduk" demişlerdi.
قَالَلَقَدْكُنتُمْأَنتُمْوَءَابَآؤُكُمْفِىضَلَـٰلٍمُّبِينٍ٥٤
Kâle lekad küntüm entüm veâbâüküm fî dalâlim mübîn.
İbrahim: "And olsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" deyince:
قَالُوٓاأَجِئْتَنَابِٱلْحَقِّأَمْأَنتَمِنَٱللَّـٰعِبِينَ٥٥
Kâlû eci'tenâ bilhakki em ente mine-llâ’ibîn.
"Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?" dediler.
قَالَبَلرَّبُّكُمْرَبُّٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِٱلَّذِىفَطَرَهُنَّوَأَنَاعَلَىٰذَٰلِكُممِّنَٱلشَّـٰهِدِينَ٥٦
Kâle ber rabbüküm rabbü-ssemâvâti vel'ardi-llezî fetarahünn. veenâ ’alâ zâliküm mine-şşâhidîn.
O şöyle dedi: "Hayır; Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahidlik edenlerdenim."
وَتَٱللَّهِلَأَكِيدَنَّأَصْنَـٰمَكُمبَعْدَأَنتُوَلُّوامُدْبِرِينَ٥٧
Vetellâhi leekîdenne asnâmeküm ba’de en tüvellû müdbirîn.
"Allah'a yemin ederim ki, siz ayrıldıktan sonra, putlarınıza bir tuzak kuracağım!"
فَجَعَلَهُمْجُذَٰذًاإِلَّاكَبِيرًالَّهُمْلَعَلَّهُمْإِلَيْهِيَرْجِعُونَ٥٨
Fece’alehüm cüsesen illâ kebîral lehüm le’allehüm ileyhi yerci’ûn.
Hepsini paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye, sağlam bıraktı.
قَالُوامَنفَعَلَهَـٰذَابِـَٔالِهَتِنَآإِنَّهُلَمِنَٱلظَّـٰلِمِينَ٥٩
Kâlû men fe’ale hâzâ biâlihetinâ innehû lemine-zzâlimîn.
Milleti: "Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir" dediler.
قَالُواسَمِعْنَافَتًىيَذْكُرُهُمْيُقَالُلَهُٓإِبْرَٰهِيمُ٦٠
Kâlû semi’nâ fetey yezküruhüm yükâlü lehû ibrâhîm.
Bazıları: "İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk" deyince, "O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin" dediler.
قَالُوافَأْتُوابِهِعَلَىٰٓأَعْيُنِٱلنَّاسِلَعَلَّهُمْيَشْهَدُونَ٦١
Kâlû fe'tû bihî ’alâ a’yüni-nnâsi le’allehüm yeşhedûn.
Bazıları: "İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk" deyince, "O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin" dediler.
قَالُوٓاءَأَنتَفَعَلْتَهَـٰذَابِـَٔالِهَتِنَايَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ٦٢
Kâlû eente fe’alte hâzâ biâlihetinâ yâ ibrâhîm.
İbrahim gelince, ona: "Ey İbrahim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?" dediler.
قَالَبَلْفَعَلَهُكَبِيرُهُمْهَـٰذَافَسْـَٔلُوهُمْإِنكَانُوايَنطِقُونَ٦٣
Kâle bel fe’aleh. kebîruhüm hâzâ fes'elûhüm in kânû yentikûn.
İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.
فَرَجَعُوٓاإِلَىٰٓأَنفُسِهِمْفَقَالُوٓاإِنَّكُمْأَنتُمُٱلظَّـٰلِمُونَ٦٤
Ferace’û ilâ enfüsihim fekâlû inneküm entümu-zzâlimûn.
Kendi kendilerine: "Doğrusu siz haksızsınız", sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: "Ey İbrahim! bunların konuşmayacağını, and olsun ki, bilirsin" dediler.
ثُمَّنُكِسُواعَلَىٰرُءُوسِهِمْلَقَدْعَلِمْتَمَاهَـٰٓؤُلَآءِيَنطِقُونَ٦٥
Sümme nükisû ’alâ ruûsihim. lekad ’alimte mâ hâülâi yentikûn.
Kendi kendilerine: "Doğrusu siz haksızsınız", sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: "Ey İbrahim! bunların konuşmayacağını, and olsun ki, bilirsin" dediler.
قَالَأَفَتَعْبُدُونَمِندُونِٱللَّهِمَالَايَنفَعُكُمْشَيْـًٔاوَلَايَضُرُّكُمْ٦٦
Kâle efeta’büdûne min dûni-llâhi mâ lâ yenfe’uküm şey'ev velâ yedurruküm.
İbrahim: "O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?" dedi.
أُفٍّلَّكُمْوَلِمَاتَعْبُدُونَمِندُونِٱللَّهِأَفَلَاتَعْقِلُونَ٦٧
Üffil leküm velimâ ta’büdûne min dûni-llâh. efelâ ta’kilûn.
İbrahim: "O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?" dedi.
قَالُواحَرِّقُوهُوَٱنصُرُوٓاءَالِهَتَكُمْإِنكُنتُمْفَـٰعِلِينَ٦٨
Kâlû harrikûhü vensurû âliheteküm in küntüm fâ’ilîn.
Onlar: "Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin" dediler.
قُلْنَايَـٰنَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلَـٰمًاعَلَىٰٓإِبْرَٰهِيمَ٦٩
Kulnâ yâ nâru kûnî berdev veselâmen ’alâ ibrâhîm.
Biz: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol" dedik.
وَأَرَادُوابِهِكَيْدًافَجَعَلْنَـٰهُمُٱلْأَخْسَرِينَ٧٠
Veerâdû bihî keyden fece’alnâhümü-l'ahserîn.
Ona düzen kurmak istediler, fakat Biz onları hüsrana uğrattık.
وَنَجَّيْنَـٰهُوَلُوطًاإِلَىٱلْأَرْضِٱلَّتِىبَـٰرَكْنَافِيهَالِلْعَـٰلَمِينَ٧١
Venecceynâhü velûtan ile-l'ardi-lletî bâraknâ fîhâ lil’âlemîn.
Onu da, Lut'u da, alemler için kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.
وَوَهَبْنَالَهُٓإِسْحَـٰقَوَيَعْقُوبَنَافِلَةًوَكُلًّاجَعَلْنَاصَـٰلِحِينَ٧٢
Vevehebnâ lehû ishâk. veya’kûbe nâfileten. veküllen ce’alnâ sâlihîn.
İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık.
وَجَعَلْنَـٰهُمْأَئِمَّةًيَهْدُونَبِأَمْرِنَاوَأَوْحَيْنَآإِلَيْهِمْفِعْلَٱلْخَيْرَٰتِوَإِقَامَٱلصَّلَوٰةِوَإِيتَآءَٱلزَّكَوٰةِوَكَانُوالَنَاعَـٰبِدِينَ٧٣
Vece’alnâhüm eimmetey yehdûne biemrinâ veevhaynâ ileyhim fi’le-lhayrâti veikâme-ssalâti veîtâe-zzekâh. vekânû lenâ ’âbidîn.
Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.
وَلُوطًاءَاتَيْنَـٰهُحُكْمًاوَعِلْمًاوَنَجَّيْنَـٰهُمِنَٱلْقَرْيَةِٱلَّتِىكَانَتتَّعْمَلُٱلْخَبَـٰٓئِثَإِنَّهُمْكَانُواقَوْمَسَوْءٍفَـٰسِقِينَ٧٤
Velûtan âteynâhü hukmev ve’ilmev venecceynâhü mine-lkaryeti-lletî kânet ta’melü-lhabâis. innehüm kânû kavme sev'in fâsikîn.
Lut'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir milletti.
وَأَدْخَلْنَـٰهُفِىرَحْمَتِنَآإِنَّهُمِنَٱلصَّـٰلِحِينَ٧٥
Veedhalnâhü fî rahmetinâ. innehû mine-ssâlihîn.
Lut'u rahmetimizin içine aldık; doğrusu o iyilerdendi.
وَنُوحًاإِذْنَادَىٰمِنقَبْلُفَٱسْتَجَبْنَالَهُفَنَجَّيْنَـٰهُوَأَهْلَهُمِنَٱلْكَرْبِٱلْعَظِيمِ٧٦
Venûhan iz nâdâ min kablü festecebnâ lehû fenecceynâhü veehlehû mine-lkerbi-l’azîm.
Nuh da daha önceleri Bize yalvarmıştı, onun duasını kabul edip, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَـٰهُمِنَٱلْقَوْمِٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَآإِنَّهُمْكَانُواقَوْمَسَوْءٍفَأَغْرَقْنَـٰهُمْأَجْمَعِينَ٧٧
Venesarnâhü mine-lkavmi-llezîne kezzebû biâyâtinâ. innehüm kânû kavme sev'in feagraknâhüm ecme’în.
Ayetlerimizi yalanlayan millete karşı ona yardım ettik. Doğrusu onlar fena bir milletti, hepsini suda boğduk.
وَدَاوُدَوَسُلَيْمَـٰنَإِذْيَحْكُمَانِفِىٱلْحَرْثِإِذْنَفَشَتْفِيهِغَنَمُٱلْقَوْمِوَكُنَّالِحُكْمِهِمْشَـٰهِدِينَ٧٨
Vedâvûde vesüleymâne iz yahkümâni fi-lharsi iz nefeşet fîhi ganemü-lkavm. vekünnâ lihukmihim şâhidîn.
Davud ve Süleyman da milletin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken, Biz onların hükmüne şahiddik.
فَفَهَّمْنَـٰهَاسُلَيْمَـٰنَوَكُلًّاءَاتَيْنَاحُكْمًاوَعِلْمًاوَسَخَّرْنَامَعَدَاوُدَٱلْجِبَالَيُسَبِّحْنَوَٱلطَّيْرَوَكُنَّافَـٰعِلِينَ٧٩
Fefehhemnâhâ süleymân. veküllen âteynâ hukmev ve’ilmâ. vesehharnâ me’a dâvûde-lcibâle yüsebbihne vettayr. vekünnâ fâ’ilîn.
Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik; her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları Biz yapmıştık.
وَعَلَّمْنَـٰهُصَنْعَةَلَبُوسٍلَّكُمْلِتُحْصِنَكُممِّنبَأْسِكُمْفَهَلْأَنتُمْشَـٰكِرُونَ٨٠
Ve’allemnâhü san’ate lebûsil leküm lituhsineküm mim be'siküm. fehel entüm şâkirûn.
Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?
وَلِسُلَيْمَـٰنَٱلرِّيحَعَاصِفَةًتَجْرِىبِأَمْرِهِٓإِلَىٱلْأَرْضِٱلَّتِىبَـٰرَكْنَافِيهَاوَكُنَّابِكُلِّشَىْءٍعَـٰلِمِينَ٨١
Velisüleymâne-rrîha ’âsifeten tecrî biemrih ile-l'ardi-lletî bâraknâ fîhâ. vekünnâ bikülli şey'in ’âlimîn.
Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz herşeyi biliyorduk.
وَمِنَٱلشَّيَـٰطِينِمَنيَغُوصُونَلَهُوَيَعْمَلُونَعَمَلًادُونَذَٰلِكَوَكُنَّالَهُمْحَـٰفِظِينَ٨٢
Vemine-şşeyâtîni mey yegûsûne lehû veya’melûne ’amelen dûne zâlik. vekünnâ lehüm hâfizîn.
Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini gözetiyorduk.
وَأَيُّوبَإِذْنَادَىٰرَبَّهُٓأَنِّىمَسَّنِىَٱلضُّرُّوَأَنتَأَرْحَمُٱلرَّٰحِمِينَ٨٣
Veeyyûbe iz nâdâ rabbehû ennî messeniye-ddurru veente erhamü-rrâhimîn.
Eyyub da: "Başıma bir bela geldi, (Sana sığındım), Sen merhametlilerin merhametlisisin" diye Rabbine nida etmişti.
فَٱسْتَجَبْنَالَهُفَكَشَفْنَامَابِهِمِنضُرٍّوَءَاتَيْنَـٰهُأَهْلَهُوَمِثْلَهُممَّعَهُمْرَحْمَةًمِّنْعِندِنَاوَذِكْرَىٰلِلْعَـٰبِدِينَ٨٤
Festecebnâ lehû fekeşefnâ mâ bihî min durriv veâteynâhü ehlehû vemislehüm me’ahüm rahmetem min ’indinâ vezikrâ lil’âbidîn.
Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.
وَإِسْمَـٰعِيلَوَإِدْرِيسَوَذَاٱلْكِفْلِكُلٌّمِّنَٱلصَّـٰبِرِينَ٨٥
Veismâ’île veidrîse veze-lkifl. küllüm mine-ssâbirîn.
İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi.
وَأَدْخَلْنَـٰهُمْفِىرَحْمَتِنَآإِنَّهُممِّنَٱلصَّـٰلِحِينَ٨٦
Veedhalnâhüm fî rahmetinâ. innehüm mine-ssâlihîn.
Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi.
وَذَاٱلنُّونِإِذذَّهَبَمُغَـٰضِبًافَظَنَّأَنلَّننَّقْدِرَعَلَيْهِفَنَادَىٰفِىٱلظُّلُمَـٰتِأَنلَّآإِلَـٰهَإِلَّآأَنتَسُبْحَـٰنَكَإِنِّىكُنتُمِنَٱلظَّـٰلِمِينَ٨٧
Veze-nnûni iz zehebe mügâdiben fezanne el len nakdira ’aleyhi fenâdâ fi-zzulümâti el lâ ilâhe illâ ente sübhânek. innî küntü mine-zzâlimîn.
Zünnun (Balık Sahibi; Yunus) hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim" diye seslenmişti.
فَٱسْتَجَبْنَالَهُوَنَجَّيْنَـٰهُمِنَٱلْغَمِّوَكَذَٰلِكَنُـجِىٱلْمُؤْمِنِينَ٨٨
Festecebnâ lehû venecceynâhü mine-lgamm. vekezâlike nünci-lmü'minîn.
Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. inananları böyle kurtarırız.
وَزَكَرِيَّآإِذْنَادَىٰرَبَّهُرَبِّلَاتَذَرْنِىفَرْدًاوَأَنتَخَيْرُٱلْوَٰرِثِينَ٨٩
Vezekeriyyâ iz nâdâ rabbehû rabbi lâ tezernî ferdev veente hayru-lvârisîn.
Zekeriya da: "Rabbim! Beni tek Başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın" diye nida etmişti.
فَٱسْتَجَبْنَالَهُوَوَهَبْنَالَهُيَحْيَىٰوَأَصْلَحْنَالَهُزَوْجَهُٓإِنَّهُمْكَانُوايُسَـٰرِعُونَفِىٱلْخَيْرَٰتِوَيَدْعُونَنَارَغَبًاوَرَهَبًاوَكَانُوالَنَاخَـٰشِعِينَ٩٠
Festecebnâ leh. vevehebnâ lehû yahyâ veaslahnâ lehû zevceh. innehüm kânû yüsâri’ûne fi-lhayrâti veyed’ûnenâ ragabev verahebâ. vekânû lenâ hâşi’în.
Biz de ona icabet ederek, Yahya'yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.
وَٱلَّتِىٓأَحْصَنَتْفَرْجَهَافَنَفَخْنَافِيهَامِنرُّوحِنَاوَجَعَلْنَـٰهَاوَٱبْنَهَآءَايَةًلِّلْعَـٰلَمِينَ٩١
Velletî ahsanet fercehâ fenefahnâ fîhâ mir rûhinâ vece’alnâhâ vebnehâ âyetel lil’âlemîn.
Mahrem yerini koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, alemler için bir mucize kılmıştık.
إِنَّهَـٰذِهِٓأُمَّتُكُمْأُمَّةًوَٰحِدَةًوَأَنَارَبُّكُمْفَٱعْبُدُونِ٩٢
İnne hâzihî ümmetüküm ümmetev vâhideh. veenâ rabbüküm fa’büdûn.
Doğrusu tevhid dini olan Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık Bana kulluk edin.
وَتَقَطَّعُوٓاأَمْرَهُمبَيْنَهُمْكُلٌّإِلَيْنَارَٰجِعُونَ٩٣
Vetekatta’û emrahüm beynehüm. küllün ileynâ râci’ûn.
Ama insanlar, din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar, hepsi Bize döneceklerdir.
فَمَنيَعْمَلْمِنَٱلصَّـٰلِحَـٰتِوَهُوَمُؤْمِنٌفَلَاكُفْرَانَلِسَعْيِهِوَإِنَّالَهُكَـٰتِبُونَ٩٤
Femey ya’mel mine-ssâlihâti vehüve mü'minün felâ küfrâne lisa’yih. veinnâ lehû kâtibûn.
İnanmış olarak yararlı iş işleyenin ameli inkar edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.
وَحَرَٰمٌعَلَىٰقَرْيَةٍأَهْلَكْنَـٰهَآأَنَّهُمْلَايَرْجِعُونَ٩٥
Veharâmün ’alâ karyetin ehleknâhâ ennehüm lâ yerci’ûn.
Yok ettiğimiz kasaba halkının ahirette ceza görmek üzere Bize dönmemesi imkansızdır.
حَتَّىٰٓإِذَافُتِحَتْيَأْجُوجُوَمَأْجُوجُوَهُممِّنكُلِّحَدَبٍيَنسِلُونَ٩٦
Hattâ izâ fütihat ye'cûcü veme'cûcü vehüm min külli hadebiy yensilûn.
Yecüc ve Mecüc'ün seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden boşanırlar.
وَٱقْتَرَبَٱلْوَعْدُٱلْحَقُّفَإِذَاهِىَشَـٰخِصَةٌأَبْصَـٰرُٱلَّذِينَكَفَرُوايَـٰوَيْلَنَاقَدْكُنَّافِىغَفْلَةٍمِّنْهَـٰذَابَلْكُنَّاظَـٰلِمِينَ٩٧
Vakterabe-lva’dü-lhakku feizâ hiye şâhisatün ebsâru-llezîne keferû. yâ veylenâ kad künnâ fî gafletim min hâzâ bel künnâ zâlimîn.
Gerçek vaad yaklaştığında, inkar edenlerin gözleri beleriverir: "Vah bize! Bundan önce gaflet içindeydik, hem de zalimdik" derler.
إِنَّكُمْوَمَاتَعْبُدُونَمِندُونِٱللَّهِحَصَبُجَهَنَّمَأَنتُمْلَهَاوَٰرِدُونَ٩٨
İnneküm vemâ ta’büdûne min dûni-llâhi hasabü cehennem. entüm lehâ vâridûn.
Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.
لَوْكَانَهَـٰٓؤُلَآءِءَالِهَةًمَّاوَرَدُوهَاوَكُلٌّفِيهَاخَـٰلِدُونَ٩٩
Lev kâne hâülâi âlihetem mâ veradûhâ. veküllün fîhâ hâlidûn.
Eğer bunlar tanrı olsaydı cehenneme girmezlerdi; hepsi orada temelli kalacaktır.
لَهُمْفِيهَازَفِيرٌوَهُمْفِيهَالَايَسْمَعُونَ١٠٠
Lehüm fîhâ zefîruv vehüm fîhâ lâ yesme’ûn.
Orada onlara ah etmek vardır; birşey de işitemezler.
إِنَّٱلَّذِينَسَبَقَتْلَهُممِّنَّاٱلْحُسْنَىٰٓأُولَـٰٓئِكَعَنْهَامُبْعَدُونَ١٠١
İnne-llezîne sebekat lehüm minne-lhusnâ ülâike ’anhâ müb’adûn.
Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.
لَايَسْمَعُونَحَسِيسَهَاوَهُمْفِىمَاٱشْتَهَتْأَنفُسُهُمْخَـٰلِدُونَ١٠٢
Lâ yesme’ûne hasîsehâ. vehüm fî me-ştehet enfüsühüm hâlidûn.
Cehennemin uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.
لَايَحْزُنُهُمُٱلْفَزَعُٱلْأَكْبَرُوَتَتَلَقَّىٰهُمُٱلْمَلَـٰٓئِكَةُهَـٰذَايَوْمُكُمُٱلَّذِىكُنتُمْتُوعَدُونَ١٠٣
Lâ yahzünühümü-lfeza’u-l'ekberu vetetelekkâhümü-lmelâikeh. hâzâ yevmükümü-llezî küntüm tû’adûn.
En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: "Size söz verilen gün işte bugündür" diye karşılarlar.
يَوْمَنَطْوِىٱلسَّمَآءَكَطَىِّٱلسِّجِلِّلِلْكُتُبِكَمَابَدَأْنَآأَوَّلَخَلْقٍنُّعِيدُهُوَعْدًاعَلَيْنَآإِنَّاكُنَّافَـٰعِلِينَ١٠٤
Yevme natvi-ssemâe ketayyi-ssicilli lilkütüb. kemâ bede'nâ evvele halkin nü’îdüh. va’den ’aleynâ. innâ künnâ fâ’ilîn.
Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu Biz yaparız.
وَلَقَدْكَتَبْنَافِىٱلزَّبُورِمِنبَعْدِٱلذِّكْرِأَنَّٱلْأَرْضَيَرِثُهَاعِبَادِىَٱلصَّـٰلِحُونَ١٠٥
Velekad ketebnâ fi-zzebûri mim ba’di-zzikri enne-l'arda yerisühâ ’ibâdiye-ssâlihûn.
And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.
إِنَّفِىهَـٰذَالَبَلَـٰغًالِّقَوْمٍعَـٰبِدِينَ١٠٦
İnne fî hâzâ lebelâgal likavmin ’âbidîn.
Doğrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır.
وَمَآأَرْسَلْنَـٰكَإِلَّارَحْمَةًلِّلْعَـٰلَمِينَ١٠٧
Vemâ erselnâke illâ rahmetel lil’âlemîn.
Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
قُلْإِنَّمَايُوحَىٰٓإِلَىَّأَنَّمَآإِلَـٰهُكُمْإِلَـٰهٌوَٰحِدٌفَهَلْأَنتُممُّسْلِمُونَ١٠٨
Kul innemâ yûhâ ileyye ennemâ ilâhüküm ilâhüv vâhid. fehel entüm müslimûn.
De ki: "Doğrusu tanrınızın tek bir Tanrı olduğu bana şüphesiz vahyolundu. Artık müslüman olacak mısınız?"
فَإِنتَوَلَّوْافَقُلْءَاذَنتُكُمْعَلَىٰسَوَآءٍوَإِنْأَدْرِىٓأَقَرِيبٌأَمبَعِيدٌمَّاتُوعَدُونَ١٠٩
Fein tevellev fekul ehentüküm ’alâ sevâ'. vein edrî ekarîbün em be’îdüm mâ tû’adûn.
Eğer yüz çevirirlerse, de ki: "Size düpedüz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem."
إِنَّهُيَعْلَمُٱلْجَهْرَمِنَٱلْقَوْلِوَيَعْلَمُمَاتَكْتُمُونَ١١٠
İnnehû ya’lemü-lcehra mine-lkavli veya’lemü mâ tektümûn.
"Doğrusu O, açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir."
وَإِنْأَدْرِىلَعَلَّهُفِتْنَةٌلَّكُمْوَمَتَـٰعٌإِلَىٰحِينٍ١١١
Vein edrî le’allehû fitnetül leküm vemetâ’un ilâ hîn.
"Bilmem; belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir."
قَـٰلَرَبِّٱحْكُمبِٱلْحَقِّوَرَبُّنَاٱلرَّحْمَـٰنُٱلْمُسْتَعَانُعَلَىٰمَاتَصِفُونَ١١٢
Kâle rabbi-hküm bilhakk. verabbüne-rrahmânü-lmüste’ânü ’alâ mâ tesifûn.
Peygamber: "Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet, anlattıklarınıza karşı ancak Rahman olan Rabbimizden yardım istenir" dedi.