بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
الٓمٓصٓ١
Elif-lâm-mîm-sâd.
Elif, Lam, Mim, Sad.
كِتَـٰبٌأُنزِلَإِلَيْكَفَلَايَكُنفِىصَدْرِكَحَرَجٌمِّنْهُلِتُنذِرَبِهِوَذِكْرَىٰلِلْمُؤْمِنِينَ٢
Kitâbün ünzile ileyke felâ yekün fî sadrike haracüm minhü litünzira bihî vezikrâ lilmü'minîn.
Sana bir Kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve inananlara öğüt vermen için kalbine bir darlık gelmesin.
ٱتَّبِعُوامَآأُنزِلَإِلَيْكُممِّنرَّبِّكُمْوَلَاتَتَّبِعُوامِندُونِهِٓأَوْلِيَآءَقَلِيلًامَّاتَذَكَّرُونَ٣
İttebi’û mâ ünzile ileyküm mir rabbiküm velâ tettebi’û min dûnihî evliyâ'. kalîlem mâ tezekkerûn.
Rabbinizden size indirilen Kitap'a uyun, O'ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.
وَكَممِّنقَرْيَةٍأَهْلَكْنَـٰهَافَجَآءَهَابَأْسُنَابَيَـٰتًاأَوْهُمْقَآئِلُونَ٤
Vekem min karyetin ehleknâhâ fecâehâ be'sünâ beyâten ev hüm kâilûn.
Biz nice kentleri yok etmişizdir; geceleyin veya gündüz uykularında iken baskınımıza uğramışlardır.
فَمَاكَانَدَعْوَىٰهُمْإِذْجَآءَهُمبَأْسُنَآإِلَّآأَنقَالُوٓاإِنَّاكُنَّاظَـٰلِمِينَ٥
Femâ kâne da’vâhüm iz câehüm be'sünâ illâ en kâlû innâ künnâ zâlimîn.
Baskınımıza uğradıklarında, sözleri, "Gerçekten biz haksızdık" demekten ibaret kalmıştır.
فَلَنَسْـَٔلَنَّٱلَّذِينَأُرْسِلَإِلَيْهِمْوَلَنَسْـَٔلَنَّٱلْمُرْسَلِينَ٦
Felenes'elenne-llezîne ürsile ileyhim velenes'elenne-lmürselîn.
And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız.
فَلَنَقُصَّنَّعَلَيْهِمبِعِلْمٍوَمَاكُنَّاغَآئِبِينَ٧
Felenekussanne ’aleyhim bi’ilmiv vemâ künnâ gâibîn.
And olsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız, zira onlardan uzak değildik.
وَٱلْوَزْنُيَوْمَئِذٍٱلْحَقُّفَمَنثَقُلَتْمَوَٰزِينُهُفَأُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْمُفْلِحُونَ٨
Velveznü yevmeizin-lhakk. femen sekulet mevâzînühû feülâike hümü-lmüflihûn.
Gerçek tartı kıyamet günündedir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır.
وَمَنْخَفَّتْمَوَٰزِينُهُفَأُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَخَسِرُوٓاأَنفُسَهُمبِمَاكَانُوابِـَٔايَـٰتِنَايَظْلِمُونَ٩
Vemen haffet mevâzînühû feülâike-llezîne hasirû enfüsehüm bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn.
Tartıları hafif gelenler, ayetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır.
وَلَقَدْمَكَّنَّـٰكُمْفِىٱلْأَرْضِوَجَعَلْنَالَكُمْفِيهَامَعَـٰيِشَقَلِيلًامَّاتَشْكُرُونَ١٠
Velekad mekkennâküm fi-l'ardi vece’alnâ leküm fîhâ me’âyiş. kalîlem mâ teşkürûn.
Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler yarattık. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz.
وَلَقَدْخَلَقْنَـٰكُمْثُمَّصَوَّرْنَـٰكُمْثُمَّقُلْنَالِلْمَلَـٰٓئِكَةِٱسْجُدُوالِـَٔادَمَفَسَجَدُوٓاإِلَّآإِبْلِيسَلَمْيَكُنمِّنَٱلسَّـٰجِدِينَ١١
Velekad halaknâküm sümme savvernâküm sümme kulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdem. fesecedû illâ iblîs. lem yeküm mine-ssâcidîn.
And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, "Adem'e secde edin" dedik; İblis'ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.
قَالَمَامَنَعَكَأَلَّاتَسْجُدَإِذْأَمَرْتُكَقَالَأَنَاخَيْرٌمِّنْهُخَلَقْتَنِىمِننَّارٍوَخَلَقْتَهُمِنطِينٍ١٢
Kâle mâ mene’ake ellâ tescüde iz emertük. kâle ene hayrum minh. halaktenî min nâriv vehalaktehû min tîn.
Allah, "Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?" dedi, "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm" cevabını verdi.
قَالَفَٱهْبِطْمِنْهَافَمَايَكُونُلَكَأَنتَتَكَبَّرَفِيهَافَٱخْرُجْإِنَّكَمِنَٱلصَّـٰغِرِينَ١٣
Kâle fehbit minhâ femâ yekûnü leke en tetekebbera fîhâ fahruc inneke mine-ssâgirîn.
Ona, "İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol, sen alçağın birisin" dedi.
قَالَأَنظِرْنِىٓإِلَىٰيَوْمِيُبْعَثُونَ١٤
Kâle enzirnî ilâ yevmi yüb’asûn.
Ona, "İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele" dedi.
قَالَإِنَّكَمِنَٱلْمُنظَرِينَ١٥
Kâle inneke mine-lmünzarîn.
Allah; "Sen erteye bırakılanlardansın" dedi.
قَالَفَبِمَآأَغْوَيْتَنِىلَأَقْعُدَنَّلَهُمْصِرَٰطَكَٱلْمُسْتَقِيمَ١٦
Kâle febimâ agveytenî leak’udenne lehüm sirâtake-lmüstekîm.
"Beni azdırdığın için, and olsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım; sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın" dedi.
ثُمَّلَـَٔاتِيَنَّهُممِّنبَيْنِأَيْدِيهِمْوَمِنْخَلْفِهِمْوَعَنْأَيْمَـٰنِهِمْوَعَنشَمَآئِلِهِمْوَلَاتَجِدُأَكْثَرَهُمْشَـٰكِرِينَ١٧
Sümme leâtiyennehüm mim beyni eydîhim vemin halfihim ve’an eymânihim ve’an şemâilihim. velâ tecidü ekserahüm şâkirîn.
"Beni azdırdığın için, and olsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım; sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın" dedi.
قَالَٱخْرُجْمِنْهَامَذْءُومًامَّدْحُورًالَّمَنتَبِعَكَمِنْهُمْلَأَمْلَأَنَّجَهَنَّمَمِنكُمْأَجْمَعِينَ١٨
Kâle-hruc minhâ mez'ûmem medhûrâ. lemen tebi’ake minhüm leemleenne cehenneme minküm ecme’în.
Allah, "Yerilmiş ve kovulmuşsun, oradan defol; and olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, hepinizi cehenneme dolduracağım" dedi.
وَيَـٰٓـَٔادَمُٱسْكُنْأَنتَوَزَوْجُكَٱلْجَنَّةَفَكُلَامِنْحَيْثُشِئْتُمَاوَلَاتَقْرَبَاهَـٰذِهِٱلشَّجَرَةَفَتَكُونَامِنَٱلظَّـٰلِمِينَ١٩
Veyâ âdemü-skün ente vezevcüke-lcennete fekülâ min haysü şi'tümâ velâ takrabâ hâzihi-şşecerate fetekûnâ mine-zzâlimîn.
"Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz."
فَوَسْوَسَلَهُمَاٱلشَّيْطَـٰنُلِيُبْدِىَلَهُمَامَاوُرِىَعَنْهُمَامِنسَوْءَٰتِهِمَاوَقَالَمَانَهَىٰكُمَارَبُّكُمَاعَنْهَـٰذِهِٱلشَّجَرَةِإِلَّآأَنتَكُونَامَلَكَيْنِأَوْتَكُونَامِنَٱلْخَـٰلِدِينَ٢٠
Fevesvese lehüme-şşeytânü liyübdiye lehümâ mâ vûriye ’anhümâ min sev'âtihimâ vekâle mâ nehâkümâ rabbükümâ ’an hâzihi-şşecerati illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ mine-lhâlidîn.
Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir."
وَقَاسَمَهُمَآإِنِّىلَكُمَالَمِنَٱلنَّـٰصِحِينَ٢١
Vekâsemehümâ innî lekümâ lemine-nnâsihîn.
"Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim" diye ikisine yemin etti.
فَدَلَّىٰهُمَابِغُرُورٍفَلَمَّاذَاقَاٱلشَّجَرَةَبَدَتْلَهُمَاسَوْءَٰتُهُمَاوَطَفِقَايَخْصِفَانِعَلَيْهِمَامِنوَرَقِٱلْجَنَّةِوَنَادَىٰهُمَارَبُّهُمَآأَلَمْأَنْهَكُمَاعَنتِلْكُمَاٱلشَّجَرَةِوَأَقُللَّكُمَآإِنَّٱلشَّيْطَـٰنَلَكُمَاعَدُوٌّمُّبِينٌ٢٢
Fedellâhümâ bigurûr. felemmâ zâke-şşecerate bedet lehümâ sev'âtühümâ vetafikâ yahsifâni ’aleyhimâ miv veraki-lcenneh. venâdâhümâ rabbühümâ elem enhekümâ ’an tilküme-şşecerati veekul lekümâ inne-şşeytâne lekümâ ’adüvvüm mübîn.
Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü, cennet yapraklarından oralarına örtmeğe koyuldular. Rableri onlara, "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?" diye seslendi.
قَالَارَبَّنَاظَلَمْنَآأَنفُسَنَاوَإِنلَّمْتَغْفِرْلَنَاوَتَرْحَمْنَالَنَكُونَنَّمِنَٱلْخَـٰسِرِينَ٢٣
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfüsenâ veil lem tagfir lenâ veterhamnâ lenekûnenne mine-lhâsirîn.
Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.
قَالَٱهْبِطُوابَعْضُكُمْلِبَعْضٍعَدُوٌّوَلَكُمْفِىٱلْأَرْضِمُسْتَقَرٌّوَمَتَـٰعٌإِلَىٰحِينٍ٢٤
Kâle-hbitû ba’duküm liba’din ’adüvv. veleküm fi-l'ardi müstekarruv vemetâ’un ilâ hîn.
"Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz."
قَالَفِيهَاتَحْيَوْنَوَفِيهَاتَمُوتُونَوَمِنْهَاتُخْرَجُونَ٢٥
Kâle fîhâ tahyevne vefîhâ temûtûne veminhâ tuhracûn.
"Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız" dedi.
يَـٰبَنِىٓءَادَمَقَدْأَنزَلْنَاعَلَيْكُمْلِبَاسًايُوَٰرِىسَوْءَٰتِكُمْوَرِيشًاوَلِبَاسُٱلتَّقْوَىٰذَٰلِكَخَيْرٌذَٰلِكَمِنْءَايَـٰتِٱللَّهِلَعَلَّهُمْيَذَّكَّرُونَ٢٦
Yâ benî âdeme kad enzelnâ ’aleyküm libâsey yüvârî sev'âtiküm verîşâ. velibâsü-ttakvâ zâlike hayr. zâlike min âyâti-llâhi le’allehüm yezzekkerûn.
Ey İnsanoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah'ın bu ayetleri öğüt almanız içindir.
يَـٰبَنِىٓءَادَمَلَايَفْتِنَنَّكُمُٱلشَّيْطَـٰنُكَمَآأَخْرَجَأَبَوَيْكُممِّنَٱلْجَنَّةِيَنزِعُعَنْهُمَالِبَاسَهُمَالِيُرِيَهُمَاسَوْءَٰتِهِمَآإِنَّهُيَرَىٰكُمْهُوَوَقَبِيلُهُمِنْحَيْثُلَاتَرَوْنَهُمْإِنَّاجَعَلْنَاٱلشَّيَـٰطِينَأَوْلِيَآءَلِلَّذِينَلَايُؤْمِنُونَ٢٧
Yâ benî âdeme lâ yeftinennekümü-şşeytânü kemâ ahrace ebeveyküm mine-lcenneti yenzi’u ’anhümâ libâsehümâ liyüriyehümâ sev'âtihimâ. innehû yerâküm hüve vekabîlühû min haysü lâ teravnehüm. innâ ce’alne-şşeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yü'minûn.
Ey İnsanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız.
وَإِذَافَعَلُوافَـٰحِشَةًقَالُواوَجَدْنَاعَلَيْهَآءَابَآءَنَاوَٱللَّهُأَمَرَنَابِهَاقُلْإِنَّٱللَّهَلَايَأْمُرُبِٱلْفَحْشَآءِأَتَقُولُونَعَلَىٱللَّهِمَالَاتَعْلَمُونَ٢٨
Veizâ fe’alû fâhişeten kâlû vecednâ ’aleyhâ âbâenâ vellâhü emeranâ bihâ. kul inne-llâhe lâ ye'müru bilfahşâ'. etekûlûne ’ale-llâhi mâ lâ ta’lemûn.
Onlar bir fenalık yaptıkları zaman, "Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Allah fenalığı emretmez. Bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"
قُلْأَمَرَرَبِّىبِٱلْقِسْطِوَأَقِيمُواوُجُوهَكُمْعِندَكُلِّمَسْجِدٍوَٱدْعُوهُمُخْلِصِينَلَهُٱلدِّينَكَمَابَدَأَكُمْتَعُودُونَ٢٩
Kul emera rabbî bilkist. veekîmû vucûheküm ’inde külli mescidiv ved’ûhü muhlisîne lehü-ddîne. kemâ bedeeküm te’ûdûn.
De ki: "Rabbim adaleti emretti; her secde yerinde yüzünüzü O'na doğrultun; dinde samimi olarak O'na yalvarın. Sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz."
فَرِيقًاهَدَىٰوَفَرِيقًاحَقَّعَلَيْهِمُٱلضَّلَـٰلَةُإِنَّهُمُٱتَّخَذُواٱلشَّيَـٰطِينَأَوْلِيَآءَمِندُونِٱللَّهِوَيَحْسَبُونَأَنَّهُممُّهْتَدُونَ٣٠
Ferîkan hedâ veferîkan hakka ’aleyhimu-ddalâleh. innehümü-ttehazü-şşeyâtîne evliyâe min dûni-llâhi veyahsebûne ennehüm mühtedûn.
Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı haketti, çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.
يَـٰبَنِىٓءَادَمَخُذُوازِينَتَكُمْعِندَكُلِّمَسْجِدٍوَكُلُواوَٱشْرَبُواوَلَاتُسْرِفُوٓاإِنَّهُلَايُحِبُّٱلْمُسْرِفِينَ٣١
Yâ benî âdeme huzû zîneteküm ’inde külli mescidiv vekülû veşrabû velâ tüsrifû. innehû lâ yühibbü-lmüsrifîn.
Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.
قُلْمَنْحَرَّمَزِينَةَٱللَّهِٱلَّتِىٓأَخْرَجَلِعِبَادِهِوَٱلطَّيِّبَـٰتِمِنَٱلرِّزْقِقُلْهِىَلِلَّذِينَءَامَنُوافِىٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاخَالِصَةًيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِكَذَٰلِكَنُفَصِّلُٱلْـَٔايَـٰتِلِقَوْمٍيَعْلَمُونَ٣٢
Kul men harrame zînete-llâhi-lletî ahrace li’ibâdihî vettayyibâti mine-rrizk. kul hiye lillezîne âmenû fi-lhayâti-ddünyâ hâlisatey yevme-lkiyâmeh. kezâlike nüfessilü-l'âyâti likavmiy ya’lemûn.
"Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?" "Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir" de. Bilen kimseler için ayetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz.
قُلْإِنَّمَاحَرَّمَرَبِّىَٱلْفَوَٰحِشَمَاظَهَرَمِنْهَاوَمَابَطَنَوَٱلْإِثْمَوَٱلْبَغْىَبِغَيْرِٱلْحَقِّوَأَنتُشْرِكُوابِٱللَّهِمَالَمْيُنَزِّلْبِهِسُلْطَـٰنًاوَأَنتَقُولُواعَلَىٱللَّهِمَالَاتَعْلَمُونَ٣٣
Kul innemâ harrame rabbiye-lfevâhişe mâ zahera minhâ vemâ betane vel'isme velbagye bigayri-lhakki veen tüşrikû billâhi mâ lem yünezzil bihî sültânev veen tekûlû ’ale-llâhi mâ lâ ta’lemûn.
De ki: "Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."
وَلِكُلِّأُمَّةٍأَجَلٌفَإِذَاجَآءَأَجَلُهُمْلَايَسْتَأْخِرُونَسَاعَةًوَلَايَسْتَقْدِمُونَ٣٤
Velikülli ümmetin ecel. feizâ câe ecelühüm lâ yeste'hirûne sâ’atev velâ yestakdimûn.
Her ümmet için belirli bir süre vardır; vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir ne de öne geçebilirler.
يَـٰبَنِىٓءَادَمَإِمَّايَأْتِيَنَّكُمْرُسُلٌمِّنكُمْيَقُصُّونَعَلَيْكُمْءَايَـٰتِىفَمَنِٱتَّقَىٰوَأَصْلَحَفَلَاخَوْفٌعَلَيْهِمْوَلَاهُمْيَحْزَنُونَ٣٥
Yâ benî âdeme immâ ye'tiyenneküm rusülüm minküm yekussûne ’aleyküm âyâtî femeni-ttekâ veasleha felâ havfün ’aleyhim velâ hüm yahzenûn.
Ey Adem oğulları! Size aranızdan ayetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde, onların bildirdiklerine karşı gelmekten sakınan ve gidişini düzeltenlere, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
وَٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَٱسْتَكْبَرُواعَنْهَآأُولَـٰٓئِكَأَصْحَـٰبُٱلنَّارِهُمْفِيهَاخَـٰلِدُونَ٣٦
Vellezîne kezzebû biâyâtinâ vestekberû ’anhâ ülâike ashâbü-nnâr. hüm fîhâ hâlidûn.
Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince, işte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.
فَمَنْأَظْلَمُمِمَّنِٱفْتَرَىٰعَلَىٱللَّهِكَذِبًاأَوْكَذَّبَبِـَٔايَـٰتِهِٓأُولَـٰٓئِكَيَنَالُهُمْنَصِيبُهُممِّنَٱلْكِتَـٰبِحَتَّىٰٓإِذَاجَآءَتْهُمْرُسُلُنَايَتَوَفَّوْنَهُمْقَالُوٓاأَيْنَمَاكُنتُمْتَدْعُونَمِندُونِٱللَّهِقَالُواضَلُّواعَنَّاوَشَهِدُواعَلَىٰٓأَنفُسِهِمْأَنَّهُمْكَانُواكَـٰفِرِينَ٣٧
Femen azlemü mimmeni-fterâ ’ale-llâhi keziben ev kezzebe biâyâtih. ülâike yenâlühüm nesîbühüm mine-lkitâb. hattâ izâ câethüm rusülünâ yeteveffevnehüm kâlû eyne mâ küntüm ted’ûne min dûni-llâh. kâlû dallû ’annâ veşehidû ’alâ enfüsihim ennehüm kânû kâfirîn.
Allah'a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalan sayandan daha zalim kimdir? Kitap'daki payları kendilerine erişecek olanlar onlardır. Elçilerimiz canlarını almak üzere geldiklerinde onlara, "Allah'tan başka taptıklarınız nerede?" deyince, "Bizi koyup kaçtılar" derler, böylece inkarcı olduklarına kendi aleyhlerine şahidlik ederler.
قَالَٱدْخُلُوافِىٓأُمَمٍقَدْخَلَتْمِنقَبْلِكُممِّنَٱلْجِنِّوَٱلْإِنسِفِىٱلنَّارِكُلَّمَادَخَلَتْأُمَّةٌلَّعَنَتْأُخْتَهَاحَتَّىٰٓإِذَاٱدَّارَكُوافِيهَاجَمِيعًاقَالَتْأُخْرَىٰهُمْلِأُولَىٰهُمْرَبَّنَاهَـٰٓؤُلَآءِأَضَلُّونَافَـَٔاتِهِمْعَذَابًاضِعْفًامِّنَٱلنَّارِقَالَلِكُلٍّضِعْفٌوَلَـٰكِنلَّاتَعْلَمُونَ٣٨
Kâle-dhulû fî ümemin kad halet min kabliküm mine-lcinni vel'insi fi-nnâr. küllemâ dehalet ümmetül le’anet uhtehâ. hattâ ize-ddârakû fîhâ cemî’an kâlet uhrâhüm liûlâhüm rabbenâ hâülâi edallûnâ feâtihim ’azâben di’fem mine-nnâr. kâle liküllin di’füv velâkil lâ ta’lemûn.
Allah, " Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin" der. Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için, "Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver" derler, Allah, "Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz" der.
وَقَالَتْأُولَىٰهُمْلِأُخْرَىٰهُمْفَمَاكَانَلَكُمْعَلَيْنَامِنفَضْلٍفَذُوقُواٱلْعَذَابَبِمَاكُنتُمْتَكْسِبُونَ٣٩
Vekâlet ûlâhüm liuhrâhüm femâ kâne leküm ’aleynâ min fadlin fezûku-l’azâbe bimâ küntüm teksibûn.
Öncekiler sonrakilere, "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın" derler.
إِنَّٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَٱسْتَكْبَرُواعَنْهَالَاتُفَتَّحُلَهُمْأَبْوَٰبُٱلسَّمَآءِوَلَايَدْخُلُونَٱلْجَنَّةَحَتَّىٰيَلِجَٱلْجَمَلُفِىسَمِّٱلْخِيَاطِوَكَذَٰلِكَنَجْزِىٱلْمُجْرِمِينَ٤٠
İnne-llezîne kezzebû biâyâtinâ vestekberû ’anhâ lâ tüfettehu lehüm ebvâbü-ssemâi velâ yedhulûne-lcennete hattâ yelice-lcemelü fî semmi-lhiyât. vekezâlike neczi-lmücrimîn.
Doğrusu ayetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız.
لَهُممِّنجَهَنَّمَمِهَادٌوَمِنفَوْقِهِمْغَوَاشٍوَكَذَٰلِكَنَجْزِىٱلظَّـٰلِمِينَ٤١
Lehüm min cehenneme mihâdüv vemin fevkihim gavâş. vekezâlike neczi-zzâlimîn.
Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zalimleri böyle cezalandırırız.
وَٱلَّذِينَءَامَنُواوَعَمِلُواٱلصَّـٰلِحَـٰتِلَانُكَلِّفُنَفْسًاإِلَّاوُسْعَهَآأُولَـٰٓئِكَأَصْحَـٰبُٱلْجَنَّةِهُمْفِيهَاخَـٰلِدُونَ٤٢
Vellezîne âmenû ve’amilu-ssâlihâti lâ nükellifü nefsen illâ vus’ahâ. ülâike ashâbü-lcenneh. hüm fîhâ hâlidûn.
İnanan ve yararlı iş işleyenler ki kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz işte cennetlikler onlardır, orada temelli kalacaklardır.
وَنَزَعْنَامَافِىصُدُورِهِممِّنْغِلٍّتَجْرِىمِنتَحْتِهِمُٱلْأَنْهَـٰرُوَقَالُواٱلْحَمْدُلِلَّهِٱلَّذِىهَدَىٰنَالِهَـٰذَاوَمَاكُنَّالِنَهْتَدِىَلَوْلَآأَنْهَدَىٰنَاٱللَّهُلَقَدْجَآءَتْرُسُلُرَبِّنَابِٱلْحَقِّوَنُودُوٓاأَنتِلْكُمُٱلْجَنَّةُأُورِثْتُمُوهَابِمَاكُنتُمْتَعْمَلُونَ٤٣
Veneza’nâ mâ fî sudûrihim min gillin tecrî min tahtihimü-l'enhâr. vekâlü-lhamdü lillâhi-llezî hedânâ lihâzâ vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedâne-llâh. lekad câet rusülü rabbinâ bilhakk. venûdû en tilkümü-lcennetü ûristümûhâ bimâ küntüm ta’melûn.
Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız. "Bizi buraya eriştiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir" derler. Onlara, "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet" diye seslenilir.
وَنَادَىٰٓأَصْحَـٰبُٱلْجَنَّةِأَصْحَـٰبَٱلنَّارِأَنقَدْوَجَدْنَامَاوَعَدَنَارَبُّنَاحَقًّافَهَلْوَجَدتُّممَّاوَعَدَرَبُّكُمْحَقًّاقَالُوانَعَمْفَأَذَّنَمُؤَذِّنٌبَيْنَهُمْأَنلَّعْنَةُٱللَّهِعَلَىٱلظَّـٰلِمِينَ٤٤
Venâdâ ashâbü-lcenneti ashâbe-nnâri en kad vecednâ mâ ve’adenâ rabbünâ hakkan fehel vecettüm mâ ve’ade rabbüküm hakkâ. kâlû ne’am. feezzene müezzinüm beynehüm el la’netü-llâhi ’ale-zzâlimîn.
Cennetlikler, cehennemliklere: "Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler, "Evet" derler. Aralarında bir münadi, "Allah'ın laneti Allah yolundan alıkoyan, o yolun eğriliğini isteyen ve ahireti inkar eden zalimleredir" diye seslenir.
ٱلَّذِينَيَصُدُّونَعَنسَبِيلِٱللَّهِوَيَبْغُونَهَاعِوَجًاوَهُمبِٱلْـَٔاخِرَةِكَـٰفِرُونَ٤٥
Ellezîne yesuddûne ’an sebîli-llâhi veyebgûnehâ ’ivecâ. vehüm bil'âhirati kâfirûn.
Cennetlikler, cehennemliklere: "Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler, "Evet" derler. Aralarında bir münadi, "Allah'ın laneti Allah yolundan alıkoyan, o yolun eğriliğini isteyen ve ahireti inkar eden zalimleredir" diye seslenir.
وَبَيْنَهُمَاحِجَابٌوَعَلَىٱلْأَعْرَافِرِجَالٌيَعْرِفُونَكُلًّابِسِيمَىٰهُمْوَنَادَوْاأَصْحَـٰبَٱلْجَنَّةِأَنسَلَـٰمٌعَلَيْكُمْلَمْيَدْخُلُوهَاوَهُمْيَطْمَعُونَ٤٦
Vebeynehümâ hicâb. ve’ale-l'a’râfi ricâlüy ya’rifûne küllem bisîmâhüm. venâdev ashâbe-lcenneti en selâmün ’aleyküm lem yedhulûhâ vehüm yatme’ûn.
İki taraf arasında bir perde ve burçlar üzerinde her iki tarafı da simalarından tanıyan adamlar vardır; cennetliklere, "Size selam olsun" derler. Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir.
وَإِذَاصُرِفَتْأَبْصَـٰرُهُمْتِلْقَآءَأَصْحَـٰبِٱلنَّارِقَالُوارَبَّنَالَاتَجْعَلْنَامَعَٱلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٤٧
Veizâ surifet ebsâruhüm tilkâe ashâbi-nnâri kâlû rabbenâ lâ tec’alnâ me’a-lkavmi-zzâlimîn.
Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: "Rabbimiz! Bizi zalimlerle beraber bulundurma" derler.
وَنَادَىٰٓأَصْحَـٰبُٱلْأَعْرَافِرِجَالًايَعْرِفُونَهُمبِسِيمَىٰهُمْقَالُوامَآأَغْنَىٰعَنكُمْجَمْعُكُمْوَمَاكُنتُمْتَسْتَكْبِرُونَ٤٨
Venâdâ ashâbü-l'a’râfi ricâley ya’rifûnehüm bisîmâhüm kâlû mâ agnâ ’anküm cem’uküm vemâ küntüm testekbirûn.
Burçlarda olanlar, simalarından tanıdıkları adamlara; Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi. Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı? Oysa Allah onlara şöyle der: "Cennete girin, size korku yoktur, sizler mahzun da olmayacaksınız."
أَهَـٰٓؤُلَآءِٱلَّذِينَأَقْسَمْتُمْلَايَنَالُهُمُٱللَّهُبِرَحْمَةٍٱدْخُلُواٱلْجَنَّةَلَاخَوْفٌعَلَيْكُمْوَلَآأَنتُمْتَحْزَنُونَ٤٩
Ehâülâi-llezîne aksemtüm lâ yenâlühümü-llâhü birahmeh. üdhulü-lcennete lâ havfün ’aleyküm velâ entüm tahzenûn.
Burçlarda olanlar, simalarından tanıdıkları adamlara; Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi. Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı? Oysa Allah onlara şöyle der: "Cennete girin, size korku yoktur, sizler mahzun da olmayacaksınız."
وَنَادَىٰٓأَصْحَـٰبُٱلنَّارِأَصْحَـٰبَٱلْجَنَّةِأَنْأَفِيضُواعَلَيْنَامِنَٱلْمَآءِأَوْمِمَّارَزَقَكُمُٱللَّهُقَالُوٓاإِنَّٱللَّهَحَرَّمَهُمَاعَلَىٱلْكَـٰفِرِينَ٥٠
Venâdâ ashâbü-nnâri ashâbe-lcenneti en efîdû ’aleynâ mine-lmâi ev mimmâ razekakümü-llâh. kâlû inne-llâhe harramehümâ ’ale-lkâfirîn.
Cehennemlikler cennetliklere, "Bize biraz su veya Allah'ın size verdiği rızıktan gönderin" diye seslenirler, onlar da, "Doğrusu Allah dinlerini alay ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkarcılara ikisini de haram etmiştir" derler. Bugünle karşılaşacaklarını unuttukları, ayetlerimizi bile bile inkar ettikleri gibi biz de onları unutuyoruz.
ٱلَّذِينَٱتَّخَذُوادِينَهُمْلَهْوًاوَلَعِبًاوَغَرَّتْهُمُٱلْحَيَوٰةُٱلدُّنْيَافَٱلْيَوْمَنَنسَىٰهُمْكَمَانَسُوالِقَآءَيَوْمِهِمْهَـٰذَاوَمَاكَانُوابِـَٔايَـٰتِنَايَجْحَدُونَ٥١
Ellezîne-ttehazû dînehüm lehvev vele’ibev vegarrathümü-lhayâtü-ddünyâ. felyevme nensâhüm kemâ nesû likâe yevmihim hâzâ vemâ kânû biâyâtinâ yechadûn.
Cehennemlikler cennetliklere, "Bize biraz su veya Allah'ın size verdiği rızıktan gönderin" diye seslenirler, onlar da, "Doğrusu Allah dinlerini alay ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkarcılara ikisini de haram etmiştir" derler. Bugünle karşılaşacaklarını unuttukları, ayetlerimizi bile bile inkar ettikleri gibi biz de onları unutuyoruz.
وَلَقَدْجِئْنَـٰهُمبِكِتَـٰبٍفَصَّلْنَـٰهُعَلَىٰعِلْمٍهُدًىوَرَحْمَةًلِّقَوْمٍيُؤْمِنُونَ٥٢
Velekad ci'nâhüm bikitâbin fessalnâhü ’alâ ’ilmin hüdev verahmetel likavmiy yü'minûn.
And olsun ki Biz onlara bir Kitap getirdik, inanan bir millet için yol gösterici ve rahmet olarak onu bilgiyle uzun uzun açıkladık.
هَلْيَنظُرُونَإِلَّاتَأْوِيلَهُيَوْمَيَأْتِىتَأْوِيلُهُيَقُولُٱلَّذِينَنَسُوهُمِنقَبْلُقَدْجَآءَتْرُسُلُرَبِّنَابِٱلْحَقِّفَهَللَّنَامِنشُفَعَآءَفَيَشْفَعُوالَنَآأَوْنُرَدُّفَنَعْمَلَغَيْرَٱلَّذِىكُنَّانَعْمَلُقَدْخَسِرُوٓاأَنفُسَهُمْوَضَلَّعَنْهُممَّاكَانُوايَفْتَرُونَ٥٣
Hel yenzurûne illâ te'vîleh. yevme ye'tî te'vîlühû yekûlü-llezîne nesûhü min kablü kad câet rusülü rabbinâ bilhakk. fehel lenâ min şüfe’âe feyeşfe’û lenâ ev nüraddü fena’mele gayra-llezî künnâ na’mel. kad hasirû enfüsehüm vedalle ’anhüm mâ kânû yefterûn.
Kitap'ın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, "Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek" derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır.
إِنَّرَبَّكُمُٱللَّهُٱلَّذِىخَلَقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَفِىسِتَّةِأَيَّامٍثُمَّٱسْتَوَىٰعَلَىٱلْعَرْشِيُغْشِىٱلَّيْلَٱلنَّهَارَيَطْلُبُهُحَثِيثًاوَٱلشَّمْسَوَٱلْقَمَرَوَٱلنُّجُومَمُسَخَّرَٰتٍبِأَمْرِهِٓأَلَالَهُٱلْخَلْقُوَٱلْأَمْرُتَبَارَكَٱللَّهُرَبُّٱلْعَـٰلَمِينَ٥٤
İnne rabbekümü-llâhü-llezî haleka-ssemâvâti vel'arda fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ ’ale-l’arşi yugşi-lleyle-nnehâra yatlübühû hasîsev veşşemse velkamera vennücûme müsehharâtim biemrih. elâ lehü-lhalku vel'emr. tebârake-llâhü rabbü-l’âlemîn.
Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Alemlerin Rabbiolan Allah Yüce'dir.
ٱدْعُوارَبَّكُمْتَضَرُّعًاوَخُفْيَةًإِنَّهُلَايُحِبُّٱلْمُعْتَدِينَ٥٥
Üd’û rabbeküm tedarru’av vehufyeh. innehû lâ yühibbü-lmü’tedîn.
Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez.
وَلَاتُفْسِدُوافِىٱلْأَرْضِبَعْدَإِصْلَـٰحِهَاوَٱدْعُوهُخَوْفًاوَطَمَعًاإِنَّرَحْمَتَٱللَّهِقَرِيبٌمِّنَٱلْمُحْسِنِينَ٥٦
Velâ tüfsidû fi-l'ardi ba’de islâhihâ ved’ûhü havfev vetame’â. inne rahmete-llâhi karîbüm mine-lmuhsinîn.
Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyi davrananlara yakındır.
وَهُوَٱلَّذِىيُرْسِلُٱلرِّيَـٰحَبُشْرًابَيْنَيَدَىْرَحْمَتِهِحَتَّىٰٓإِذَآأَقَلَّتْسَحَابًاثِقَالًاسُقْنَـٰهُلِبَلَدٍمَّيِّتٍفَأَنزَلْنَابِهِٱلْمَآءَفَأَخْرَجْنَابِهِمِنكُلِّٱلثَّمَرَٰتِكَذَٰلِكَنُخْرِجُٱلْمَوْتَىٰلَعَلَّكُمْتَذَكَّرُونَ٥٧
Vehüve-llezî yürsilü-rriyâha büşram beyne yedey rahmetih. hattâ izâ ekallet sehâben sikâlen suknâhü libeledim meyyitin feenzelnâ bihi-lmâe feahracnâ bihî min külli-ssemerât. kezâlike nuhricü-lmevtâ le’alleküm tezekkerûn.
Rahmetinin önünde, müjdeci olarak rüzgarları gönderen Allah'tır. Rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları taşıdığında, onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız.
وَٱلْبَلَدُٱلطَّيِّبُيَخْرُجُنَبَاتُهُبِإِذْنِرَبِّهِوَٱلَّذِىخَبُثَلَايَخْرُجُإِلَّانَكِدًاكَذَٰلِكَنُصَرِّفُٱلْـَٔايَـٰتِلِقَوْمٍيَشْكُرُونَ٥٨
Velbeledu-ttayyibü yahrucü nebâtühû biizni rabbih. vellezî habüse lâ yahrucü illâ nekidâ. kezâlike nüsarrifü-l'âyâti likavmiy yeşkürûn.
İyi toprak Rabbinin izniyle bitki verir, çorak toprak kavruk bitki çıkarır. Şükredecek millet için böylece ayetleri yerli yerince açıklarız.
لَقَدْأَرْسَلْنَانُوحًاإِلَىٰقَوْمِهِفَقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُٓإِنِّىٓأَخَافُعَلَيْكُمْعَذَابَيَوْمٍعَظِيمٍ٥٩
Lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fekâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. innî ehâfü ’aleyküm ’azâbe yevmin ’azîm.
And olsun ki Nuh'u milletine gönderdik. "Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum" dedi.
قَالَٱلْمَلَأُمِنقَوْمِهِٓإِنَّالَنَرَىٰكَفِىضَلَـٰلٍمُّبِينٍ٦٠
Kâle-lmeleü min kavmihî innâ lenerâke fî dalâlim mübîn.
Milletinin ileri gelenleri: "Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz" dediler.
قَالَيَـٰقَوْمِلَيْسَبِىضَلَـٰلَةٌوَلَـٰكِنِّىرَسُولٌمِّنرَّبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٦١
Kâle yâ kavmi leyse bî dalâletüv velâkinnî rasûlüm mir rabbi-l’âlemîn.
"Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben Alemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi.
أُبَلِّغُكُمْرِسَـٰلَـٰتِرَبِّىوَأَنصَحُلَكُمْوَأَعْلَمُمِنَٱللَّهِمَالَاتَعْلَمُونَ٦٢
Übelliguküm risâlâti rabbî veensahu leküm vea’lemü mine-llâhi mâ lâ ta’lemûn.
"Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben Alemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi.
أَوَعَجِبْتُمْأَنجَآءَكُمْذِكْرٌمِّنرَّبِّكُمْعَلَىٰرَجُلٍمِّنكُمْلِيُنذِرَكُمْوَلِتَتَّقُواوَلَعَلَّكُمْتُرْحَمُونَ٦٣
Eve’acibtüm en câeküm zikrum mir rabbiküm ’alâ racülim minküm liyünziraküm velitettekû vele’alleküm türhamûn.
"Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben Alemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi.
فَكَذَّبُوهُفَأَنجَيْنَـٰهُوَٱلَّذِينَمَعَهُفِىٱلْفُلْكِوَأَغْرَقْنَاٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَآإِنَّهُمْكَانُواقَوْمًاعَمِينَ٦٤
Fekezzebûhü feenceynâhü vellezîne me’ahû fi-lfülki veagrakne-llezîne kezzebû biâyâtinâ. innehüm kânû kavmen ’amîn.
Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları suda boğduk, çünkü onlar kör bir milletti.
وَإِلَىٰعَادٍأَخَاهُمْهُودًاقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُٓأَفَلَاتَتَّقُونَ٦٥
Veilâ ’âdin ehâhüm hûdâ. kâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. efelâ tettekûn.
Ad milletine de, kardeşleri Hud'u gönderdik "Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" dedi.
قَالَٱلْمَلَأُٱلَّذِينَكَفَرُوامِنقَوْمِهِٓإِنَّالَنَرَىٰكَفِىسَفَاهَةٍوَإِنَّالَنَظُنُّكَمِنَٱلْكَـٰذِبِينَ٦٦
Kâle-lmeleü-llezîne keferû min kavmihî innâ lenerâke fî sefâhetiv veinnâ lenezunnüke mine-lkâzibîn.
Milletinin inkarcı ileri gelenleri, "Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz" dediler.
قَالَيَـٰقَوْمِلَيْسَبِىسَفَاهَةٌوَلَـٰكِنِّىرَسُولٌمِّنرَّبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٦٧
Kâle yâ kavmi leyse bî sefâhetüv velâkinnî rasûlüm mir rabbi-l’âlemîn.
"Ey milletim! Ben beyinsiz değil, Alemlerin Rabbinin peygamberiyim.
أُبَلِّغُكُمْرِسَـٰلَـٰتِرَبِّىوَأَنَالَكُمْنَاصِحٌأَمِينٌ٦٨
Übelliguküm risâlâti rabbî veenâ leküm nâsihun emîn.
Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtasiyle Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nuh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.
أَوَعَجِبْتُمْأَنجَآءَكُمْذِكْرٌمِّنرَّبِّكُمْعَلَىٰرَجُلٍمِّنكُمْلِيُنذِرَكُمْوَٱذْكُرُوٓاإِذْجَعَلَكُمْخُلَفَآءَمِنبَعْدِقَوْمِنُوحٍوَزَادَكُمْفِىٱلْخَلْقِبَصْطَةًفَٱذْكُرُوٓاءَالَآءَٱللَّهِلَعَلَّكُمْتُفْلِحُونَ٦٩
Eve’acibtüm en câeküm zikrum mir rabbiküm ’alâ racülim minküm liyünziraküm. vezkürû iz ce’aleküm hulefâe mim ba’di kavmi nûhiv vezâdeküm fi-lhalki bastah. fezkürû âlâe-llâhi le’alleküm tüflihûn.
Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtasiyle Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nuh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.
قَالُوٓاأَجِئْتَنَالِنَعْبُدَٱللَّهَوَحْدَهُوَنَذَرَمَاكَانَيَعْبُدُءَابَآؤُنَافَأْتِنَابِمَاتَعِدُنَآإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ٧٠
Kâlû eci'tenâ lina’büde-llâhe vahdehû venezera mâ kâne ya’büdü âbâünâ. fe'tinâ bimâ te’idünâ in künte mine-ssâdikîn.
"Bize yalnız Allah'a kulluk etmemizi, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı söylemek için mi geldin? Doğru sözlülerden isen haydi bizi tehdit ettiğin azaba uğrat" dediler.
قَالَقَدْوَقَعَعَلَيْكُممِّنرَّبِّكُمْرِجْسٌوَغَضَبٌأَتُجَـٰدِلُونَنِىفِىٓأَسْمَآءٍسَمَّيْتُمُوهَآأَنتُمْوَءَابَآؤُكُممَّانَزَّلَٱللَّهُبِهَامِنسُلْطَـٰنٍفَٱنتَظِرُوٓاإِنِّىمَعَكُممِّنَٱلْمُنتَظِرِينَ٧١
Kâle kad veka’a ’aleyküm mir rabbiküm ricsüv vegadab. etücâdilûnenî fî esmâin semmeytümûhâ entüm veâbâüküm mâ nezzele-llâhü bihâ min sültân. fentezirû innî me’aküm mine-lmüntezirîn.
"Hiç şüphesiz artık Rabbinizin azab ve öfkesini hakettiniz. Allah'ın hiçbir delil indirmediği, isimlerini de siz ve babalarınızın koyduğu putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" dedi.
فَأَنجَيْنَـٰهُوَٱلَّذِينَمَعَهُبِرَحْمَةٍمِّنَّاوَقَطَعْنَادَابِرَٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَمَاكَانُوامُؤْمِنِينَ٧٢
Feenceynâhü vellezîne me’ahû birahmetim minnâ vekata’nâ dâbira-llezîne kezzebû biâyâtinâ vemâ kânû mü'minîn.
Biz, rahmetimizle, Hud'u ve beraberinde bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayarak inanmayanların kökünü kestik.
وَإِلَىٰثَمُودَأَخَاهُمْصَـٰلِحًاقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُقَدْجَآءَتْكُمبَيِّنَةٌمِّنرَّبِّكُمْهَـٰذِهِنَاقَةُٱللَّهِلَكُمْءَايَةًفَذَرُوهَاتَأْكُلْفِىٓأَرْضِٱللَّهِوَلَاتَمَسُّوهَابِسُوٓءٍفَيَأْخُذَكُمْعَذَابٌأَلِيمٌ٧٣
Veilâ semûde ehâhüm sâlihâ. kâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. kad câetküm beyyinetüm mir rabbiküm. hâzihî nâkatü-llâhi leküm âyeten fezerûhâ te'kül fî ardi-llâhi velâ temessûhâ bisûin feye'huzeküm ’azâbün elîm.
Semud milletine de kardeşleri Salih'i gönderdik. "Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi: Allah'ın bu dişi devesi size bir delildir, onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın; ona kötülük etmeyin, yoksa can yakıcı azaba uğrarsınız.
وَٱذْكُرُوٓاإِذْجَعَلَكُمْخُلَفَآءَمِنبَعْدِعَادٍوَبَوَّأَكُمْفِىٱلْأَرْضِتَتَّخِذُونَمِنسُهُولِهَاقُصُورًاوَتَنْحِتُونَٱلْجِبَالَبُيُوتًافَٱذْكُرُوٓاءَالَآءَٱللَّهِوَلَاتَعْثَوْافِىٱلْأَرْضِمُفْسِدِينَ٧٤
Vezkürû iz ce’aleküm hulefâe mim ba’di ’âdiv vebevveeküm fi-l'ardi tettehizûne min sühûlihâ kusûrav vetenhitûne-lcibâle büyûtâ. fezkürû âlâe-llâhi velâ ta’sev fi-l'ardi müfsidîn.
Allah'ın sizi Ad milleti yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın; Allah'ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" dedi.
قَالَٱلْمَلَأُٱلَّذِينَٱسْتَكْبَرُوامِنقَوْمِهِلِلَّذِينَٱسْتُضْعِفُوالِمَنْءَامَنَمِنْهُمْأَتَعْلَمُونَأَنَّصَـٰلِحًامُّرْسَلٌمِّنرَّبِّهِقَالُوٓاإِنَّابِمَآأُرْسِلَبِهِمُؤْمِنُونَ٧٥
Kâle-lmeleü-llezîne-stekberû min kavmihî lillezîne-stud’ifû limen âmene minhüm eta’lemûne enne sâliham mürselüm mir rabbih. kâlû innâ bimâ ürsile bihî mü'minûn.
Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, aralarından iman eden ve bu sebeple hor gördükleri kimselere, "Salih'in Rabbi tarafından gönderildiğini sahiden biliyor musunuz?" dediler, onlar da, "Doğrusu biz onunla gönderilene inanıyoruz" dediler.
قَالَٱلَّذِينَٱسْتَكْبَرُوٓاإِنَّابِٱلَّذِىٓءَامَنتُمبِهِكَـٰفِرُونَ٧٦
Kâle-llezîne-stekberû innâ billezî âmentüm bihî kâfirûn.
Büyüklük taslayanlar, "Sizin inandığınızı biz inkar ediyoruz" dediler ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar, "Ey Salih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım" dediler.
فَعَقَرُواٱلنَّاقَةَوَعَتَوْاعَنْأَمْرِرَبِّهِمْوَقَالُوايَـٰصَـٰلِحُٱئْتِنَابِمَاتَعِدُنَآإِنكُنتَمِنَٱلْمُرْسَلِينَ٧٧
Fe’akarü-nnâkate ve’atev ’an emri rabbihim vekâlû yâ sâlihu-'tinâ bimâ te’idünâ in künte mine-lmürselîn.
Büyüklük taslayanlar, "Sizin inandığınızı biz inkar ediyoruz" dediler ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar, "Ey Salih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım" dediler.
فَأَخَذَتْهُمُٱلرَّجْفَةُفَأَصْبَحُوافِىدَارِهِمْجَـٰثِمِينَ٧٨
Feehazethümü-rracfetü feasbehû fî dârihim câsimîn.
Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.
فَتَوَلَّىٰعَنْهُمْوَقَالَيَـٰقَوْمِلَقَدْأَبْلَغْتُكُمْرِسَالَةَرَبِّىوَنَصَحْتُلَكُمْوَلَـٰكِنلَّاتُحِبُّونَٱلنَّـٰصِحِينَ٧٩
Fetevellâ ’anhüm vekâle yâ kavmi lekad eblagtüküm risâlete rabbî venesahtü leküm velâkil lâ tühibbûne-nnâsihîn.
Salih de onlardan yüz çevirdi ve "Ey milletim! And olsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz" dedi.
وَلُوطًاإِذْقَالَلِقَوْمِهِٓأَتَأْتُونَٱلْفَـٰحِشَةَمَاسَبَقَكُمبِهَامِنْأَحَدٍمِّنَٱلْعَـٰلَمِينَ٨٠
Velûtan iz kâle likavmihî ete'tûne-lfâhişete mâ sebekaküm bihâ min ehadim mine-l’âlemîn.
Lut'u da gönderdik, milletine "Dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu çok aşırı giden bir milletsiniz" dedi.
إِنَّكُمْلَتَأْتُونَٱلرِّجَالَشَهْوَةًمِّندُونِٱلنِّسَآءِبَلْأَنتُمْقَوْمٌمُّسْرِفُونَ٨١
İnneküm lete'tûne-rricâle şehvetem min dûni-nnisâ'. bel entüm kavmüm müsrifûn.
Lut'u da gönderdik, milletine "Dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu çok aşırı giden bir milletsiniz" dedi.
وَمَاكَانَجَوَابَقَوْمِهِٓإِلَّآأَنقَالُوٓاأَخْرِجُوهُممِّنقَرْيَتِكُمْإِنَّهُمْأُنَاسٌيَتَطَهَّرُونَ٨٢
Vemâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâlû ahricûhüm min karyetiküm. innehüm ünâsüy yetetahherûn.
Milletinin cevabı sadece, "Onları kasabanızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış" demek oldu.
فَأَنجَيْنَـٰهُوَأَهْلَهُٓإِلَّاٱمْرَأَتَهُكَانَتْمِنَٱلْغَـٰبِرِينَ٨٣
Feenceynâhü veehlehû ille-mraeteh. kânet mine-lgâbirîn.
Bunun üzerine Lut'u ve taraftarlarını kurtardık; yalnız karısı, geride kalıp helake uğrayanlardan oldu.
وَأَمْطَرْنَاعَلَيْهِممَّطَرًافَٱنظُرْكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلْمُجْرِمِينَ٨٤
Veemtarnâ ’aleyhim metarâ. fenzur keyfe kâne ’âkibetü-lmücrimîn.
Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!
وَإِلَىٰمَدْيَنَأَخَاهُمْشُعَيْبًاقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُقَدْجَآءَتْكُمبَيِّنَةٌمِّنرَّبِّكُمْفَأَوْفُواٱلْكَيْلَوَٱلْمِيزَانَوَلَاتَبْخَسُواٱلنَّاسَأَشْيَآءَهُمْوَلَاتُفْسِدُوافِىٱلْأَرْضِبَعْدَإِصْلَـٰحِهَاذَٰلِكُمْخَيْرٌلَّكُمْإِنكُنتُممُّؤْمِنِينَ٨٥
Veilâ medyene ehâhüm şu’aybâ. kâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. kad câetküm beyyinetüm mir rabbiküm feevfü-lkeyle velmîzâne velâ tebhasü-nnâse eşyâehüm velâ tüfsidû fi-l'ardi ba’de islâhihâ. zâliküm hayrul leküm in küntüm mü'minîn.
Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik, onlara şöyle dedi: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır."
وَلَاتَقْعُدُوابِكُلِّصِرَٰطٍتُوعِدُونَوَتَصُدُّونَعَنسَبِيلِٱللَّهِمَنْءَامَنَبِهِوَتَبْغُونَهَاعِوَجًاوَٱذْكُرُوٓاإِذْكُنتُمْقَلِيلًافَكَثَّرَكُمْوَٱنظُرُواكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلْمُفْسِدِينَ٨٦
Velâ tak’udû bikülli sirâtin tû’idûne vetesuddûne ’an sebîli-llâhi men âmene bihî vetebgûnehâ ’ivecâ. vezkürû iz küntüm kalîlen fekesseraküm. venzurû keyfe kâne ’âkibetü-lmüfsidîn.
"Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken, Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın; bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın."
وَإِنكَانَطَآئِفَةٌمِّنكُمْءَامَنُوابِٱلَّذِىٓأُرْسِلْتُبِهِوَطَآئِفَةٌلَّمْيُؤْمِنُوافَٱصْبِرُواحَتَّىٰيَحْكُمَٱللَّهُبَيْنَنَاوَهُوَخَيْرُٱلْحَـٰكِمِينَ٨٧
Vein kâne tâifetüm minküm âmenû billezî ürsiltü bihî vetâifetül lem yü'minû fasbirû hattâ yahküme-llâhü beynenâ. vehüve hayru-lhâkimîn.
"İçinizde mademki benimle gönderilene inanan bir topluluk ve inanmayan bir topluluk var, o halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en iyisidir."
قَالَٱلْمَلَأُٱلَّذِينَٱسْتَكْبَرُوامِنقَوْمِهِلَنُخْرِجَنَّكَيَـٰشُعَيْبُوَٱلَّذِينَءَامَنُوامَعَكَمِنقَرْيَتِنَآأَوْلَتَعُودُنَّفِىمِلَّتِنَاقَالَأَوَلَوْكُنَّاكَـٰرِهِينَ٨٨
Kâle-lmeleü-llezîne-stekberû min kavmihî lenuhricenneke yâ şu’aybü vellezîne âmenû me’ake min karyetinâ ev lete’ûdünne fî milletinâ. kâle evelev künnâ kârihîn.
Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, "Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, and olsun ki seni ve inananları seninle beraber kentimizden çıkarırız" dediler. Şuayb, onlara: "İstemezsek de mi? Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın" dedi.
قَدِٱفْتَرَيْنَاعَلَىٱللَّهِكَذِبًاإِنْعُدْنَافِىمِلَّتِكُمبَعْدَإِذْنَجَّىٰنَاٱللَّهُمِنْهَاوَمَايَكُونُلَنَآأَننَّعُودَفِيهَآإِلَّآأَنيَشَآءَٱللَّهُرَبُّنَاوَسِعَرَبُّنَاكُلَّشَىْءٍعِلْمًاعَلَىٱللَّهِتَوَكَّلْنَارَبَّنَاٱفْتَحْبَيْنَنَاوَبَيْنَقَوْمِنَابِٱلْحَقِّوَأَنتَخَيْرُٱلْفَـٰتِحِينَ٨٩
Kadi-fteraynâ ’ale-llâhi keziben in ’udnâ fî milletiküm ba’de iz neccâne-llâhü minhâ. vemâ yekûnü lenâ en ne’ûde fîhâ illâ ey yeşâe-llâhü rabbünâ. vesi’a rabbünâ külle şey'in ’ilmâ. ’ale-llâhi tevekkelnâ. rabbene-ftah beynenâ vebeyne kavminâ bilhakki veente hayru-lfâtihîn.
Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, "Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, and olsun ki seni ve inananları seninle beraber kentimizden çıkarırız" dediler. Şuayb, onlara: "İstemezsek de mi? Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın" dedi.
وَقَالَٱلْمَلَأُٱلَّذِينَكَفَرُوامِنقَوْمِهِلَئِنِٱتَّبَعْتُمْشُعَيْبًاإِنَّكُمْإِذًالَّخَـٰسِرُونَ٩٠
Vekâle-lmeleü-llezîne keferû min kavmihî leini-tteba’tüm şu’ayben inneküm izel lehâsirûn.
Milletinin inkar eden ileri gelenleri, "Şuayb'a uyarsanız, and olsun ki siz kaybedersiniz" dediler.
فَأَخَذَتْهُمُٱلرَّجْفَةُفَأَصْبَحُوافِىدَارِهِمْجَـٰثِمِينَ٩١
Feehazethümü-rracfetü feasbehû fî dârihim câsimîn.
Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.
ٱلَّذِينَكَذَّبُواشُعَيْبًاكَأَنلَّمْيَغْنَوْافِيهَاٱلَّذِينَكَذَّبُواشُعَيْبًاكَانُواهُمُٱلْخَـٰسِرِينَ٩٢
Ellezîne kezzebû şu’ayben keel lem yagnev fîhâ. ellezîne kezzebû şu’ayben kânû hümü-lhâsirîn.
Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular, izleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb'ı yalanlayanlar oldu.
فَتَوَلَّىٰعَنْهُمْوَقَالَيَـٰقَوْمِلَقَدْأَبْلَغْتُكُمْرِسَـٰلَـٰتِرَبِّىوَنَصَحْتُلَكُمْفَكَيْفَءَاسَىٰعَلَىٰقَوْمٍكَـٰفِرِينَ٩٣
Fetevellâ ’anhüm vekâle yâ kavmi lekad eblagtüküm risâlâti rabbî venesahtü leküm. fekeyfe âsâ ’alâ kavmin kâfirîn.
Şuayb onlardan döndü de, "Ey milletim! And olsun ki, Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim; inkarcı millet için niçin üzüleyim?" dedi.
وَمَآأَرْسَلْنَافِىقَرْيَةٍمِّننَّبِىٍّإِلَّآأَخَذْنَآأَهْلَهَابِٱلْبَأْسَآءِوَٱلضَّرَّآءِلَعَلَّهُمْيَضَّرَّعُونَ٩٤
Vemâ erselnâ fî karyetim min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bilbe'sâi veddarrâi le’allehüm yeddarra’ûn.
Biz hangi kente (ülkeye) bir peygamber gönderdikse, ora halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır.
ثُمَّبَدَّلْنَامَكَانَٱلسَّيِّئَةِٱلْحَسَنَةَحَتَّىٰعَفَواوَّقَالُواقَدْمَسَّءَابَآءَنَاٱلضَّرَّآءُوَٱلسَّرَّآءُفَأَخَذْنَـٰهُمبَغْتَةًوَهُمْلَايَشْعُرُونَ٩٥
Sümme beddelnâ mekâne-sseyyieti-lhasenete hattâ ’afev vekâlû kad messe âbâene-ddarrâü vesserrâü feehaznâhüm bagtetev vehüm lâ yeş’urûn.
Sonra kötülüğün yerine iyiliği koyduk, öyle ki, çoğalıp, "babalarımız da darlığa uğramış, bolluğa kavuşmuşlardı" dediler. Bu yüzden onları haberleri olmadan, ansızın yakalayıverdik.
وَلَوْأَنَّأَهْلَٱلْقُرَىٰٓءَامَنُواوَٱتَّقَوْالَفَتَحْنَاعَلَيْهِمبَرَكَـٰتٍمِّنَٱلسَّمَآءِوَٱلْأَرْضِوَلَـٰكِنكَذَّبُوافَأَخَذْنَـٰهُمبِمَاكَانُوايَكْسِبُونَ٩٦
Velev enne ehle-lkurâ âmenû vettekav lefetahnâ ’aleyhim berakâtim mine-ssemâi vel'ardi velâkin kezzebû feehaznâhüm bimâ kânû yeksibûn.
Eğer kentlerin halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.
أَفَأَمِنَأَهْلُٱلْقُرَىٰٓأَنيَأْتِيَهُمبَأْسُنَابَيَـٰتًاوَهُمْنَآئِمُونَ٩٧
Efeemine ehlü-lkurâ ey ye'tiyehüm be'sünâ beyâtev vehüm nâimûn.
Kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?
أَوَأَمِنَأَهْلُٱلْقُرَىٰٓأَنيَأْتِيَهُمبَأْسُنَاضُحًىوَهُمْيَلْعَبُونَ٩٨
Eveemine ehlü-lkurâ ey ye'tiyehüm be'sünâ duhav vehüm yel’abûn.
Yahut kentlerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?
أَفَأَمِنُوامَكْرَٱللَّهِفَلَايَأْمَنُمَكْرَٱللَّهِإِلَّاٱلْقَوْمُٱلْخَـٰسِرُونَ٩٩
Efeeminû mekra-llâh. felâ ye'menü mekra-llâhi ille-lkavmü-lhâsirûn.
Onlar Allah'ın düzeninden güvende miydiler? Allah'ın düzeninden ancak mahvolacak millet güvende olur. Sahiplerinden sonra yeryüzüne mirasçı olan kimselere hala şu açıkça anlaşılmadı mı ki Biz dileseydik onları da suçlarının cezasına uğratırdık.
أَوَلَمْيَهْدِلِلَّذِينَيَرِثُونَٱلْأَرْضَمِنبَعْدِأَهْلِهَآأَنلَّوْنَشَآءُأَصَبْنَـٰهُمبِذُنُوبِهِمْوَنَطْبَعُعَلَىٰقُلُوبِهِمْفَهُمْلَايَسْمَعُونَ١٠٠
Evelem yehdi lillezîne yerisûne-l'arda mim ba’di ehlihâ el lev neşâü esabnâhüm bizünûbihim. venatbe’u ’alâ kulûbihim fehüm lâ yesme’ûn.
Kalblerini kapatıp mühürleriz de birşey duymazlar.
تِلْكَٱلْقُرَىٰنَقُصُّعَلَيْكَمِنْأَنبَآئِهَاوَلَقَدْجَآءَتْهُمْرُسُلُهُمبِٱلْبَيِّنَـٰتِفَمَاكَانُوالِيُؤْمِنُوابِمَاكَذَّبُوامِنقَبْلُكَذَٰلِكَيَطْبَعُٱللَّهُعَلَىٰقُلُوبِٱلْكَـٰفِرِينَ١٠١
Tilke-lkurâ nekussu ’aleyke min embâihâ. velekad câethüm rusülühüm bilbeyyinât. femâ kânû liyü'minû bimâ kezzebû min kabl. kezâlike yatbe’u-llâhü ’alâ kulûbi-lkâfirîn.
İşte o kentlerin haberlerini sana anlatıyoruz. And olsun ki onlara peygamberler belgeler getirdi; önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar. Allah kafirlerin kalblerini böylece kapatıp mühürler.
وَمَاوَجَدْنَالِأَكْثَرِهِممِّنْعَهْدٍوَإِنوَجَدْنَآأَكْثَرَهُمْلَفَـٰسِقِينَ١٠٢
Vemâ vecednâ liekserihim min ’ahd. veiv vecednâ ekserahüm lefâsikîn.
Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fasık kimseler olarak bulduk.
ثُمَّبَعَثْنَامِنبَعْدِهِممُّوسَىٰبِـَٔايَـٰتِنَآإِلَىٰفِرْعَوْنَوَمَلَإِيهِفَظَلَمُوابِهَافَٱنظُرْكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلْمُفْسِدِينَ١٠٣
Sümme be’asnâ mim ba’dihim mûsâ biâyâtinâ ilâ fir’avne vemeleihî fezalemû bihâ. fenzur keyfe kâne ’âkibetü-lmüfsidîn.
Sonra peygamberlerin ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun ve erkanına gönderdik. Ayetlerimize karşı haksızlık ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.
وَقَالَمُوسَىٰيَـٰفِرْعَوْنُإِنِّىرَسُولٌمِّنرَّبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٠٤
Vekâle mûsâ yâ fir’avnü innî rasûlüm mir rabbi-l’âlemîn.
Musa, "Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbinin peygamberiyim.
حَقِيقٌعَلَىٰٓأَنلَّآأَقُولَعَلَىٱللَّهِإِلَّاٱلْحَقَّقَدْجِئْتُكُمبِبَيِّنَةٍمِّنرَّبِّكُمْفَأَرْسِلْمَعِىَبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ١٠٥
Hakîkun ’alâ el lâ ekûle ’ale-llâhi ille-lhakk. kad ci'tüküm bibeyyinetim mir rabbiküm feersil me’iye benî isrâîl.
Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, İsrailoğullarını benimle beraber gönder" dedi.
قَالَإِنكُنتَجِئْتَبِـَٔايَةٍفَأْتِبِهَآإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ١٠٦
Kâle in künte ci'te biâyetin fe'ti bihâ in künte mine-ssâdikîn.
Firavun: "Bir mucize getirdiysen ortaya koy bakalım, doğru sözlülerden isen bunu yaparsın" dedi.
فَأَلْقَىٰعَصَاهُفَإِذَاهِىَثُعْبَانٌمُّبِينٌ١٠٧
Feelkâ ’asâhü feizâ hiye sü’bânüm mübîn.
Musa, asasını yere atar atmaz apaçık bir yılan (ejderha) oluverdi; elini çıkardı, bakanlar bembeyaz olduğunu gördüler.
وَنَزَعَيَدَهُفَإِذَاهِىَبَيْضَآءُلِلنَّـٰظِرِينَ١٠٨
Veneza’a yedehû feizâ hiye beydâü linnâzirîn.
Musa, asasını yere atar atmaz apaçık bir yılan (ejderha) oluverdi; elini çıkardı, bakanlar bembeyaz olduğunu gördüler.
قَالَٱلْمَلَأُمِنقَوْمِفِرْعَوْنَإِنَّهَـٰذَالَسَـٰحِرٌعَلِيمٌ١٠٩
Kâle-lmeleü min kavmi fir’avne inne hâzâ lesâhirun ’alîm.
Firavun milletinin ileri gelenleri, "Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketinizden çıkarmak istiyor" dediler. Firavun: "Ne buyurursunuz?" dedi.
يُرِيدُأَنيُخْرِجَكُممِّنْأَرْضِكُمْفَمَاذَاتَأْمُرُونَ١١٠
Yürîdü ey yuhriceküm min ardiküm. femâzâ te'mürûn.
Firavun milletinin ileri gelenleri, "Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketinizden çıkarmak istiyor" dediler. Firavun: "Ne buyurursunuz?" dedi.
قَالُوٓاأَرْجِهْوَأَخَاهُوَأَرْسِلْفِىٱلْمَدَآئِنِحَـٰشِرِينَ١١١
Kâlû ercih veehâhü veersil fi-lmedâini hâşirîn.
"Onu ve kardeşini eğle; şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler" dediler.
يَأْتُوكَبِكُلِّسَـٰحِرٍعَلِيمٍ١١٢
Ye'tûke bikülli sâhirin ’alîm.
"Onu ve kardeşini eğle; şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler" dediler.
وَجَآءَٱلسَّحَرَةُفِرْعَوْنَقَالُوٓاإِنَّلَنَالَأَجْرًاإِنكُنَّانَحْنُٱلْغَـٰلِبِينَ١١٣
Vecâe-sseharatü fir’avne kâlû inne lenâ leecran in künnâ nahnü-lgâlibîn.
Sihirbazlar Firavun'a geldi, "Yenecek olursak bize şüphesiz bir mükafat var değil mi?" dediler.
قَالَنَعَمْوَإِنَّكُمْلَمِنَٱلْمُقَرَّبِينَ١١٤
Kâle ne’am veinneküm lemine-lmükarrabîn.
Firavun, "Evet, yenerseniz gözdelerden olacaksınız" dedi.
قَالُوايَـٰمُوسَىٰٓإِمَّآأَنتُلْقِىَوَإِمَّآأَننَّكُونَنَحْنُٱلْمُلْقِينَ١١٥
Kâlû yâ mûsâ immâ en tülkiye veimmâ en nekûne nahnü-lmülkîn.
Sihirbazlar: "Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım" dediler.
قَالَأَلْقُوافَلَمَّآأَلْقَوْاسَحَرُوٓاأَعْيُنَٱلنَّاسِوَٱسْتَرْهَبُوهُمْوَجَآءُوبِسِحْرٍعَظِيمٍ١١٦
Kâle elkû. felemmâ elkav seharû a’yüne-nnâsi vesterhebûhüm vecâû bisihrin ’azîm.
Musa: "Siz koyun" dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar.
وَأَوْحَيْنَآإِلَىٰمُوسَىٰٓأَنْأَلْقِعَصَاكَفَإِذَاهِىَتَلْقَفُمَايَأْفِكُونَ١١٧
Veevhaynâ ilâ mûsâ en elki ’asâk. feizâ hiye telkafü mâ ye'fikûn.
Biz de Musa'ya, "Asanı koyuver" dedik, o da koydu; hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı.
فَوَقَعَٱلْحَقُّوَبَطَلَمَاكَانُوايَعْمَلُونَ١١٨
Feveka’a-lhakku vebetale mâ kânû ya’melûn.
Hak tahakkuk etti, onların yaptıkları boşa gitti.
فَغُلِبُواهُنَالِكَوَٱنقَلَبُواصَـٰغِرِينَ١١٩
Fegulibû hünâlike venkalebû sâgirîn.
İşte orada yenildiler, küçük düştüler.
وَأُلْقِىَٱلسَّحَرَةُسَـٰجِدِينَ١٢٠
Veülkiye-sseharatü sâcidîn.
Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.
قَالُوٓاءَامَنَّابِرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ١٢١
Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn.
Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.
رَبِّمُوسَىٰوَهَـٰرُونَ١٢٢
Rabbi mûsâ vehârûn.
Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.
قَالَفِرْعَوْنُءَامَنتُمبِهِقَبْلَأَنْءَاذَنَلَكُمْإِنَّهَـٰذَالَمَكْرٌمَّكَرْتُمُوهُفِىٱلْمَدِينَةِلِتُخْرِجُوامِنْهَآأَهْلَهَافَسَوْفَتَعْلَمُونَ١٢٣
Kâle fir’avnü âmentüm bihî kable en âzene leküm. inne hâzâ lemekrum mekertümûhü fi-lmedîneti lituhricû minhâ ehlehâ. fesevfe ta’lemûn.
Firavun: "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu bu, halkı şehirden çıkarmak için düzdüğünüz bir hiledir, fakat siz göreceksiniz. And olsun ki, ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım" dedi.
لَأُقَطِّعَنَّأَيْدِيَكُمْوَأَرْجُلَكُممِّنْخِلَـٰفٍثُمَّلَأُصَلِّبَنَّكُمْأَجْمَعِينَ١٢٤
Leükatti’anne eydiyeküm veercüleküm min hilâfin sümme leüsallibenneküm ecme’în.
Firavun: "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu bu, halkı şehirden çıkarmak için düzdüğünüz bir hiledir, fakat siz göreceksiniz. And olsun ki, ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım" dedi.
قَالُوٓاإِنَّآإِلَىٰرَبِّنَامُنقَلِبُونَ١٢٥
Kâlû innâ ilâ rabbinâ münkalibûn.
Onlar da: "Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin ayetleri gelince, onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslim olarak al" dediler.
وَمَاتَنقِمُمِنَّآإِلَّآأَنْءَامَنَّابِـَٔايَـٰتِرَبِّنَالَمَّاجَآءَتْنَارَبَّنَآأَفْرِغْعَلَيْنَاصَبْرًاوَتَوَفَّنَامُسْلِمِينَ١٢٦
Vemâ tenkimü minnâ illâ en âmennâ biâyâti rabbinâ lemmâ câetnâ. rabbenâ efrig ’aleynâ sabrav veteveffenâ müslimîn.
Onlar da: "Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin ayetleri gelince, onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslim olarak al" dediler.
وَقَالَٱلْمَلَأُمِنقَوْمِفِرْعَوْنَأَتَذَرُمُوسَىٰوَقَوْمَهُلِيُفْسِدُوافِىٱلْأَرْضِوَيَذَرَكَوَءَالِهَتَكَقَالَسَنُقَتِّلُأَبْنَآءَهُمْوَنَسْتَحْىِنِسَآءَهُمْوَإِنَّافَوْقَهُمْقَـٰهِرُونَ١٢٧
Vekâle-lmeleü min kavmi fir’avne etezeru mûsâ vekavmehû liyüfsidû fi-l'ardi veyezerake veâlihetek. kâle senükattilü ebnâehüm venestahyî nisâehüm. veinnâ fevkahüm kâhirûn.
Firavun milletinin ileri gelenleri: "Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" dediler. Firavun: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz" dedi.
قَالَمُوسَىٰلِقَوْمِهِٱسْتَعِينُوابِٱللَّهِوَٱصْبِرُوٓاإِنَّٱلْأَرْضَلِلَّهِيُورِثُهَامَنيَشَآءُمِنْعِبَادِهِوَٱلْعَـٰقِبَةُلِلْمُتَّقِينَ١٢٨
Kâle mûsâ likavmihi-ste’înû billâhi vasbirû. inne-l'arda lillâh. yûrisühâ mey yeşâü min ’ibâdih. vel’âkibetü lilmüttekîn.
Musa milletine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin; yeryüzü şüphesiz Allah'ındır, kullarından dilediğini ona mirasçı kılar; sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır" dedi.
قَالُوٓاأُوذِينَامِنقَبْلِأَنتَأْتِيَنَاوَمِنبَعْدِمَاجِئْتَنَاقَالَعَسَىٰرَبُّكُمْأَنيُهْلِكَعَدُوَّكُمْوَيَسْتَخْلِفَكُمْفِىٱلْأَرْضِفَيَنظُرَكَيْفَتَعْمَلُونَ١٢٩
Kâlû ûzîne min kabli en te'tiyenâ vemim ba’di mâ ci'tenâ. kâle ’asâ rabbüküm ey yühlike ’adüvveküm veyestahlifeküm fi-l'ardi feyenzura keyfe ta’melûn.
Milleti: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik" dediler. Musa da: "Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza bakar" dedi.
وَلَقَدْأَخَذْنَآءَالَفِرْعَوْنَبِٱلسِّنِينَوَنَقْصٍمِّنَٱلثَّمَرَٰتِلَعَلَّهُمْيَذَّكَّرُونَ١٣٠
Velekad ehaznâ âle fir’avne bissinîne venaksim mine-ssemerâti le’allehüm yezzekkerûn.
And olsun ki, Biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye, yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.
فَإِذَاجَآءَتْهُمُٱلْحَسَنَةُقَالُوالَنَاهَـٰذِهِوَإِنتُصِبْهُمْسَيِّئَةٌيَطَّيَّرُوابِمُوسَىٰوَمَنمَّعَهُٓأَلَآإِنَّمَاطَـٰٓئِرُهُمْعِندَٱللَّهِوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَهُمْلَايَعْلَمُونَ١٣١
Feizâ câethümü-lhasenetü kâlû lenâ hâzih. vein tüsibhüm seyyietüy yettayyerû bimûsâ vemem me’ah. elâ innemâ tâiruhüm ’inde-llâhi velâkinne ekserahüm lâ ya’lemûn.
Onlara bir iyilik geldiği zaman; "Bu bizden ötürüdür" derler, bir fenalığa uğrarlarsa da, Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna verirlerdi. Bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk Allah katındandır, fakat çoğu bunu bilmezler.
وَقَالُوامَهْمَاتَأْتِنَابِهِمِنْءَايَةٍلِّتَسْحَرَنَابِهَافَمَانَحْنُلَكَبِمُؤْمِنِينَ١٣٢
Vekâlû mehmâ te'tinâ bihî min âyetil litesharanâ bihâ femâ nahnü leke bimü'minîn.
Firavun ailesi: "Bizi sihirlemek için ne mucize gösterirsen göster, sana inanmayacağız" dediler.
فَأَرْسَلْنَاعَلَيْهِمُٱلطُّوفَانَوَٱلْجَرَادَوَٱلْقُمَّلَوَٱلضَّفَادِعَوَٱلدَّمَءَايَـٰتٍمُّفَصَّلَـٰتٍفَٱسْتَكْبَرُواوَكَانُواقَوْمًامُّجْرِمِينَ١٣٣
Feerselnâ ’aleyhimu-ttûfâne velcerâde velkummele veddafâdi’a veddeme âyâtim müfessalâtin festekberû vekânû kavmem mücrimîn.
Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, haşeratı, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mucizeler olarak onlara musallat kıldık; yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular.
وَلَمَّاوَقَعَعَلَيْهِمُٱلرِّجْزُقَالُوايَـٰمُوسَىٱدْعُلَنَارَبَّكَبِمَاعَهِدَعِندَكَلَئِنكَشَفْتَعَنَّاٱلرِّجْزَلَنُؤْمِنَنَّلَكَوَلَنُرْسِلَنَّمَعَكَبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ١٣٤
Velemmâ veka’a ’aleyhimü-rriczü kâlû yâ mûse-d’u lenâ rabbeke bimâ ’ahide ’indek. lein keşefte ’anne-rricze lenü'minenne leke velenürsilenne me’ake benî isrâîl.
Azab başlarına çökünce, "Ey Musa! Rabbine, sana verdiği ahde göre bizim için yalvar. Bizden azabı kaldırırsan sana, and olsun ki, inanacağız ve İsrailoğullarını seninle beraber göndereceğiz"dediler.
فَلَمَّاكَشَفْنَاعَنْهُمُٱلرِّجْزَإِلَىٰٓأَجَلٍهُمبَـٰلِغُوهُإِذَاهُمْيَنكُثُونَ١٣٥
Felemmâ keşefnâ ’anhümü-rricze ilâ ecelin hüm bâligûhü izâ hüm yenküsûn.
Azabı nasıl olsa sonuna gelecekleri bir müddet için üzerlerinden kaldırınca, hemen sözlerinden cayıyorlardı.
فَٱنتَقَمْنَامِنْهُمْفَأَغْرَقْنَـٰهُمْفِىٱلْيَمِّبِأَنَّهُمْكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَكَانُواعَنْهَاغَـٰفِلِينَ١٣٦
Fentekamnâ minhüm feagraknâhüm fi-lyemmi biennehüm kezzebû biâyâtinâ vekânû ’anhâ gâfilîn.
Bu sebeple onlardan öç aldık, ayetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onları denizde boğduk.
وَأَوْرَثْنَاٱلْقَوْمَٱلَّذِينَكَانُوايُسْتَضْعَفُونَمَشَـٰرِقَٱلْأَرْضِوَمَغَـٰرِبَهَاٱلَّتِىبَـٰرَكْنَافِيهَاوَتَمَّتْكَلِمَتُرَبِّكَٱلْحُسْنَىٰعَلَىٰبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَبِمَاصَبَرُواوَدَمَّرْنَامَاكَانَيَصْنَعُفِرْعَوْنُوَقَوْمُهُوَمَاكَانُوايَعْرِشُونَ١٣٧
Veevrasne-lkavme-llezîne kânû yüstad’afûne meşârika-l'ardi vemegâribehe-lletî bâraknâ fîhâ. vetemmet kelimetü rabbike-lhusnâ ’alâ benî isrâîle bimâ saberû. vedemmernâ mâ kâne yasne’u fir’avnü vekavmühû vemâ kânû ya’rişûn.
Hor görülen yahudileri, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığını ve yükselttiklerini yıktık.
وَجَـٰوَزْنَابِبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَٱلْبَحْرَفَأَتَوْاعَلَىٰقَوْمٍيَعْكُفُونَعَلَىٰٓأَصْنَامٍلَّهُمْقَالُوايَـٰمُوسَىٱجْعَللَّنَآإِلَـٰهًاكَمَالَهُمْءَالِهَةٌقَالَإِنَّكُمْقَوْمٌتَجْهَلُونَ١٣٨
Vecâveznâ bibenî isrâîle-lbahra feetev ’alâ kavmiy ya’küfûne ’alâ asnâmil lehüm. kâlû yâ mûse-c’al lenâ ilâhen kemâ lehüm âliheh. kâle inneküm kavmün techelûn.
İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık. Puta gönülden tapan bir millete rastladılar. "Ey Musa! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler, Musa: " Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi.
إِنَّهَـٰٓؤُلَآءِمُتَبَّرٌمَّاهُمْفِيهِوَبَـٰطِلٌمَّاكَانُوايَعْمَلُونَ١٣٩
İnne hâülâi mütebberum mâ hüm fîhi vebâtilüm mâ kânû ya’melûn.
İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık. Puta gönülden tapan bir millete rastladılar. "Ey Musa! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler, Musa: " Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi.
قَالَأَغَيْرَٱللَّهِأَبْغِيكُمْإِلَـٰهًاوَهُوَفَضَّلَكُمْعَلَىٱلْعَـٰلَمِينَ١٤٠
Kâle egayra-llâhi ebgîküm ilâhev vehüve feddaleküm ’ale-l’âlemîn.
"Sizi alemlere üstün kılmış olan Allah'tan başka bir tanrı mı arayacağım?" dedi.
وَإِذْأَنجَيْنَـٰكُممِّنْءَالِفِرْعَوْنَيَسُومُونَكُمْسُوٓءَٱلْعَذَابِيُقَتِّلُونَأَبْنَآءَكُمْوَيَسْتَحْيُونَنِسَآءَكُمْوَفِىذَٰلِكُمبَلَآءٌمِّنرَّبِّكُمْعَظِيمٌ١٤١
Veiz enceynâküm min âli fir’avne yesûmûneküm sûe-l’azâb. yükattilûne ebnâeküm veyestahyûne nisâeküm. vefî zâliküm belâüm mir rabbiküm ’azîm.
Sizi kötü azaba sokan, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı öldüren Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bunda, size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
وَوَٰعَدْنَامُوسَىٰثَلَـٰثِينَلَيْلَةًوَأَتْمَمْنَـٰهَابِعَشْرٍفَتَمَّمِيقَـٰتُرَبِّهِٓأَرْبَعِينَلَيْلَةًوَقَالَمُوسَىٰلِأَخِيهِهَـٰرُونَٱخْلُفْنِىفِىقَوْمِىوَأَصْلِحْوَلَاتَتَّبِعْسَبِيلَٱلْمُفْسِدِينَ١٤٢
Vevâ’adnâ mûsâ selâsîne leyletev veetmemnâhâ bi’aşrin fetemme mîkâtü rabbihî erbe’îne leyleh. vekâle mûsâ liehîhi hârûne-hlüfnî fî kavmî veaslih velâ tettebi’ sebîle-lmüfsidîn.
Musa'ya otuz gece vade verip sonra buna on gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği müddet kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a, "Milletim içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna gitme" dedi.
وَلَمَّاجَآءَمُوسَىٰلِمِيقَـٰتِنَاوَكَلَّمَهُرَبُّهُقَالَرَبِّأَرِنِىٓأَنظُرْإِلَيْكَقَالَلَنتَرَىٰنِىوَلَـٰكِنِٱنظُرْإِلَىٱلْجَبَلِفَإِنِٱسْتَقَرَّمَكَانَهُفَسَوْفَتَرَىٰنِىفَلَمَّاتَجَلَّىٰرَبُّهُلِلْجَبَلِجَعَلَهُدَكًّاوَخَرَّمُوسَىٰصَعِقًافَلَمَّآأَفَاقَقَالَسُبْحَـٰنَكَتُبْتُإِلَيْكَوَأَنَاأَوَّلُٱلْمُؤْمِنِينَ١٤٣
Velemmâ câe mûsâ limîkâtinâ vekellemehû rabbühû kâle rabbi erinî enzur ileyk. kâle len terânî velâkini-nzur ile-lcebeli feini-stekarra mekânehû fesevfe terânî. felemmâ tecellâ rabbühû lilcebeli ce’alehû dekkev veharra mûsâ sa’ikâ. felemmâ efâka kâle sübhâneke tübtü ileyke veenâ evvelü-lmü'minîn.
Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: "Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım" dedi. Allah: "Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin" buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerlebir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: "Yarabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim" dedi.
قَالَيَـٰمُوسَىٰٓإِنِّىٱصْطَفَيْتُكَعَلَىٱلنَّاسِبِرِسَـٰلَـٰتِىوَبِكَلَـٰمِىفَخُذْمَآءَاتَيْتُكَوَكُنمِّنَٱلشَّـٰكِرِينَ١٤٤
Kâle yâ mûsâ inni-stafeytüke ’ale-nnâsi birisâletî vebikelâmî. fehuz mâ âteytüke veküm mine-şşâkirîn.
"Ey Musa! Verdiklerimle ve seninle konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükret" dedi.
وَكَتَبْنَالَهُفِىٱلْأَلْوَاحِمِنكُلِّشَىْءٍمَّوْعِظَةًوَتَفْصِيلًالِّكُلِّشَىْءٍفَخُذْهَابِقُوَّةٍوَأْمُرْقَوْمَكَيَأْخُذُوابِأَحْسَنِهَاسَأُورِيكُمْدَارَٱلْفَـٰسِقِينَ١٤٥
Veketebnâ lehû fi-l'elvâhi min külli şey'im mev’izatev vetefsîlel likülli şey'. fehuzhâ bikuvvetiv ve'mür kavmeke ye'huzû biahsenihâ. seürîküm dâra-lfâsikîn.
Ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık; onlara sıkıca sarıl, milletine de emret en güzel şekilde tutsunlar. Size Allah'a karşı gelenlerin yurdunu göstereceğim.
سَأَصْرِفُعَنْءَايَـٰتِىَٱلَّذِينَيَتَكَبَّرُونَفِىٱلْأَرْضِبِغَيْرِٱلْحَقِّوَإِنيَرَوْاكُلَّءَايَةٍلَّايُؤْمِنُوابِهَاوَإِنيَرَوْاسَبِيلَٱلرُّشْدِلَايَتَّخِذُوهُسَبِيلًاوَإِنيَرَوْاسَبِيلَٱلْغَىِّيَتَّخِذُوهُسَبِيلًاذَٰلِكَبِأَنَّهُمْكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَكَانُواعَنْهَاغَـٰفِلِينَ١٤٦
Seasrifü ’an âyâtiye-llezîne yetekebberûne fi-l'ardi bigayri-lhakk. veiy yerav külle âyetil lâ yü'minû bihâ. veiy yerav sebîle-rruşdi lâ yettehizûhü sebîlâ. veiy yerav sebîle-lgayyi yettehizûhü sebîlâ. zâlike biennehüm kezzebû biâyâtinâ vekânû ’anhâ gâfilîn.
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün ayetleri görseler yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler; azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, onların mucizelerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir.
وَٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَلِقَآءِٱلْـَٔاخِرَةِحَبِطَتْأَعْمَـٰلُهُمْهَلْيُجْزَوْنَإِلَّامَاكَانُوايَعْمَلُونَ١٤٧
Vellezîne kezzebû biâyâtinâ velikâi-l'âhirati habitat a’mâlühüm. hel yüczevne illâ mâ kânû ya’melûn.
Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir. Onlar işlediklerinin karşılığından başka bir şeyle mi cezalanırlar?
وَٱتَّخَذَقَوْمُمُوسَىٰمِنبَعْدِهِمِنْحُلِيِّهِمْعِجْلًاجَسَدًالَّهُخُوَارٌأَلَمْيَرَوْاأَنَّهُلَايُكَلِّمُهُمْوَلَايَهْدِيهِمْسَبِيلًاٱتَّخَذُوهُوَكَانُواظَـٰلِمِينَ١٤٨
Vettehaze kavmü mûsâ mim ba’dihî min huliyyihim ’iclen cesedel lehû huvâr. elem yerav ennehû lâ yükellimühüm velâ yehdîhim sebîlâ. ittehazûhü vekânû zâlimîn.
Musa'nın ardından milleti, ziynet takımlarından, canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak onu tanrı edindiler. O buzağının kendileriyle konuşmadığını ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.
وَلَمَّاسُقِطَفِىٓأَيْدِيهِمْوَرَأَوْاأَنَّهُمْقَدْضَلُّواقَالُوالَئِنلَّمْيَرْحَمْنَارَبُّنَاوَيَغْفِرْلَنَالَنَكُونَنَّمِنَٱلْخَـٰسِرِينَ١٤٩
Velemmâ sükita fî eydîhim veraev ennehüm kad dallû kâlû leil lem yerhamnâ rabbünâ veyagfir lenâ lenekûnenne mine-lhâsirîn.
Elleri böğründe, çaresiz kalıp, kendilerinin sapıtmış olduklarını görünce: "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, and olsun ki mahvoluruz" dediler.
وَلَمَّارَجَعَمُوسَىٰٓإِلَىٰقَوْمِهِغَضْبَـٰنَأَسِفًاقَالَبِئْسَمَاخَلَفْتُمُونِىمِنبَعْدِىٓأَعَجِلْتُمْأَمْرَرَبِّكُمْوَأَلْقَىٱلْأَلْوَاحَوَأَخَذَبِرَأْسِأَخِيهِيَجُرُّهُٓإِلَيْهِقَالَٱبْنَأُمَّإِنَّٱلْقَوْمَٱسْتَضْعَفُونِىوَكَادُوايَقْتُلُونَنِىفَلَاتُشْمِتْبِىَٱلْأَعْدَآءَوَلَاتَجْعَلْنِىمَعَٱلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ١٥٠
Velemmâ race’a mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen kâle bi'semâ haleftümûnî mim ba’dî. e’aciltüm emra rabbiküm. veelka-l'elvâha veehaze bira'si ehîhi yecürruhû ileyh. kâle-bne ümme inne-lkavme-stad’afûnî vekâdû yaktülûnenî. felâ tüşmit biye-l'a’dâe velâ tec’alnî me’a-lkavmi-zzâlimîn.
Musa, milletine, kızgın ve üzgün olarak dönünce "Benim arkamdan ne kötü olmuşsunuz! Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini mi istiyorsunuz?" dedi, levhaları attı ve kardeşinin başından tutup kendine doğru çekti. Harun: "Ey annem oğlu! Bu millet beni küçümsedi; az kalsın öldürüyorlardı. Bana, düşmanları sevindirecek şekilde davranma, beni bu zalim milletle bir sayma" dedi.
قَالَرَبِّٱغْفِرْلِىوَلِأَخِىوَأَدْخِلْنَافِىرَحْمَتِكَوَأَنتَأَرْحَمُٱلرَّٰحِمِينَ١٥١
Kâle rabbi-gfir lî veliehî veedhilnâ fî rahmetik. veente erhamü-rrâhimîn.
Musa "Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bize acı, Sen merhametlilerin merhametlisisin" dedi.
إِنَّٱلَّذِينَٱتَّخَذُواٱلْعِجْلَسَيَنَالُهُمْغَضَبٌمِّنرَّبِّهِمْوَذِلَّةٌفِىٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَكَذَٰلِكَنَجْزِىٱلْمُفْتَرِينَ١٥٢
İnne-llezîne-ttehazü-l’icle seyenâlühüm gadabüm mir rabbihim vezilletün fi-lhayâti-ddünyâ. vekezâlike neczi-lmüfterîn.
Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız.
وَٱلَّذِينَعَمِلُواٱلسَّيِّـَٔاتِثُمَّتَابُوامِنبَعْدِهَاوَءَامَنُوٓاإِنَّرَبَّكَمِنبَعْدِهَالَغَفُورٌرَّحِيمٌ١٥٣
Vellezîne ’amilü-sseyyiâti sümme tâbû mim ba’dihâ veâmenû. inne rabbeke mim ba’dihâ legafûrur rahîm.
Kötülük işleyip ardından tevbe edenler ve inananlar bilsinler ki Rabbin, bu hareketlerinin ardından onları şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.
وَلَمَّاسَكَتَعَنمُّوسَىٱلْغَضَبُأَخَذَٱلْأَلْوَاحَوَفِىنُسْخَتِهَاهُدًىوَرَحْمَةٌلِّلَّذِينَهُمْلِرَبِّهِمْيَرْهَبُونَ١٥٤
Velemmâ sekete ’am mûse-lgadabü ehaze-l'elvâh. vefî nüshatihâ hüdev verahmetül lillezîne hüm lirabbihim yerhebûn.
Musa, öfkesi yatışınca, bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı olan levhaları aldı.
وَٱخْتَارَمُوسَىٰقَوْمَهُسَبْعِينَرَجُلًالِّمِيقَـٰتِنَافَلَمَّآأَخَذَتْهُمُٱلرَّجْفَةُقَالَرَبِّلَوْشِئْتَأَهْلَكْتَهُممِّنقَبْلُوَإِيَّـٰىَأَتُهْلِكُنَابِمَافَعَلَٱلسُّفَهَآءُمِنَّآإِنْهِىَإِلَّافِتْنَتُكَتُضِلُّبِهَامَنتَشَآءُوَتَهْدِىمَنتَشَآءُأَنتَوَلِيُّنَافَٱغْفِرْلَنَاوَٱرْحَمْنَاوَأَنتَخَيْرُٱلْغَـٰفِرِينَ١٥٥
Vahtâra mûsâ kavmehû seb’îne racülel limîkâtinâ. felemmâ ehazethümü-rracfetü kâle rabbi lev şi'te ehlektehüm min kablü veiyyây. etühlikünâ bimâ fe’ale-ssüfehâü minnâ. in hiye illâ fitnetük. tüdillü bihâ men teşâü vetehdî men teşâ'. ente veliyyünâ fagfir lenâ verhamnâ veente hayru-lgâfirîn.
Musa, tayin ettiğimiz müddette milletinden yetmiş kişi seçti; onları sarsıntı tutunca dedi ki: "Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, Senin imtihanından başka birşey değildir, bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin; bizim dostumuz Sensin; bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin."
وَٱكْتُبْلَنَافِىهَـٰذِهِٱلدُّنْيَاحَسَنَةًوَفِىٱلْـَٔاخِرَةِإِنَّاهُدْنَآإِلَيْكَقَالَعَذَابِىٓأُصِيبُبِهِمَنْأَشَآءُوَرَحْمَتِىوَسِعَتْكُلَّشَىْءٍفَسَأَكْتُبُهَالِلَّذِينَيَتَّقُونَوَيُؤْتُونَٱلزَّكَوٰةَوَٱلَّذِينَهُمبِـَٔايَـٰتِنَايُؤْمِنُونَ١٥٦
Vektüb lenâ fî hâzihi-ddünyâ hasenetev vefi-l'âhirati innâ hüdnâ ileyk. kâle ’azâbî üsîbü bihî men eşâ'. verahmetî vesi’at külle şey'. feseektübühâ lillezîne yettekûne veyü'tûne-zzekâte vellezîne hüm biâyâtinâ yü'minûn.
"Bu dünyada ve ahirette bizim için güzel olanı yaz; biz Sana yöneldik" dedi. Allah: "Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım, rahmetim herşeyi kaplamıştır; bunu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekat verenlere, ayetlerimize inanıp, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan peygambere uyanlara yazacağız. O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve fenalıktan meneder, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar saadete erenlerdir" dedi.
ٱلَّذِينَيَتَّبِعُونَٱلرَّسُولَٱلنَّبِىَّٱلْأُمِّىَّٱلَّذِىيَجِدُونَهُمَكْتُوبًاعِندَهُمْفِىٱلتَّوْرَىٰةِوَٱلْإِنجِيلِيَأْمُرُهُمبِٱلْمَعْرُوفِوَيَنْهَىٰهُمْعَنِٱلْمُنكَرِوَيُحِلُّلَهُمُٱلطَّيِّبَـٰتِوَيُحَرِّمُعَلَيْهِمُٱلْخَبَـٰٓئِثَوَيَضَعُعَنْهُمْإِصْرَهُمْوَٱلْأَغْلَـٰلَٱلَّتِىكَانَتْعَلَيْهِمْفَٱلَّذِينَءَامَنُوابِهِوَعَزَّرُوهُوَنَصَرُوهُوَٱتَّبَعُواٱلنُّورَٱلَّذِىٓأُنزِلَمَعَهُٓأُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْمُفْلِحُونَ١٥٧
Ellezîne yettebi’ûne-rrasûle-nnebiyye-l'ümmiyye-llezî yecidûnehû mektûben ’indehüm fi-ttevrâti vel'incîl. ye'müruhüm bilma’rûfi veyenhâhüm ’ani-lmünkeri veyühillü lehümu-ttayyibâti veyüharrimü ’aleyhimü-lhabâise veyeda’u ’anhüm israhüm vel'aglâle-lletî kânet ’aleyhim. fellezîne âmenû bihî ve’azzerûhü venesarûhü vettebe’ü-nnûra-llezî ünzile me’ahû ülâike hümü-lmüflihûn.
"Bu dünyada ve ahirette bizim için güzel olanı yaz; biz Sana yöneldik" dedi. Allah: "Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım, rahmetim herşeyi kaplamıştır; bunu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekat verenlere, ayetlerimize inanıp, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan peygambere uyanlara yazacağız. O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve fenalıktan meneder, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar saadete erenlerdir" dedi.
قُلْيَـٰٓأَيُّهَاٱلنَّاسُإِنِّىرَسُولُٱللَّهِإِلَيْكُمْجَمِيعًاٱلَّذِىلَهُمُلْكُٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِلَآإِلَـٰهَإِلَّاهُوَيُحْىِوَيُمِيتُفَـَٔامِنُوابِٱللَّهِوَرَسُولِهِٱلنَّبِىِّٱلْأُمِّىِّٱلَّذِىيُؤْمِنُبِٱللَّهِوَكَلِمَـٰتِهِوَٱتَّبِعُوهُلَعَلَّكُمْتَهْتَدُونَ١٥٨
Kul yâ eyyühe-nnâsü innî rasûlü-llâhi ileyküm cemî’an-llezî lehû mülkü-ssemâvâti vel'ard. lâ ilâhe illâ hüve yuhyî veyümît. feâminû billâhi verasûlihi-nnebiyyi-l'ümmiyyi-llezî yü'minü billâhi vekelimâtihî vettebi’ûhü le’alleküm tehtedûn.
De ki: "Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah'a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah'a ve sözlerine inanmıştır- inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız."
وَمِنقَوْمِمُوسَىٰٓأُمَّةٌيَهْدُونَبِٱلْحَقِّوَبِهِيَعْدِلُونَ١٥٩
Vemin kavmi mûsâ ümmetüy yehdûne bilhakki vebihî ya’dilûn.
Musa'nın milletinden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi.
وَقَطَّعْنَـٰهُمُٱثْنَتَىْعَشْرَةَأَسْبَاطًاأُمَمًاوَأَوْحَيْنَآإِلَىٰمُوسَىٰٓإِذِٱسْتَسْقَىٰهُقَوْمُهُٓأَنِٱضْرِببِّعَصَاكَٱلْحَجَرَفَٱنبَجَسَتْمِنْهُٱثْنَتَاعَشْرَةَعَيْنًاقَدْعَلِمَكُلُّأُنَاسٍمَّشْرَبَهُمْوَظَلَّلْنَاعَلَيْهِمُٱلْغَمَـٰمَوَأَنزَلْنَاعَلَيْهِمُٱلْمَنَّوَٱلسَّلْوَىٰكُلُوامِنطَيِّبَـٰتِمَارَزَقْنَـٰكُمْوَمَاظَلَمُونَاوَلَـٰكِنكَانُوٓاأَنفُسَهُمْيَظْلِمُونَ١٦٠
Vekatta’nâhümü-snetey ’aşrate esbâtan ümemâ. veevhaynâ ilâ mûsâ izi-steskâhü kavmüh eni-drib bi’asâke-lhacer. fembeceset minhü-snetâ ’aşrate ’aynâ. kad ’alime küllü ünâsim meşrabehüm. vezallelnâ ’aleyhimü-lgamâme veenzelnâ ’aleyhimü-lmenne vesselvâ. külû min tayyibâti mâ razaknâküm. vemâ zalemûnâ velâkin kânû enfüsehüm yazlimûn.
Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde on iki topluluğa ayırdık. Milleti Musa'dan su isteyince ona: "Asanla taşa vur" diye bildirdik; ondan on iki pınar fışkırdı. Herkes içeceği yeri öğrendi. Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik, "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin" dedik. Onlar, karşı gelmekle, Bize değil kendilerine zulmediyorlardı.
وَإِذْقِيلَلَهُمُٱسْكُنُواهَـٰذِهِٱلْقَرْيَةَوَكُلُوامِنْهَاحَيْثُشِئْتُمْوَقُولُواحِطَّةٌوَٱدْخُلُواٱلْبَابَسُجَّدًانَّغْفِرْلَكُمْخَطِيٓـَٔـٰتِكُمْسَنَزِيدُٱلْمُحْسِنِينَ١٦١
Veiz kîle lehümü-skünû hâzihi-lkaryete vekülû minhâ haysü şi'tüm vekûlû hittatüv vedhulü-lbâbe sücceden nagfir leküm hatiâtiküm. senezîdü-lmuhsinîn.
Onlara: "Şu şehirde oturun, dilediğiniz gibi yiyip için, "affet!" deyin ve secde ederek kapısından girin; Biz de yanılmalarınızı bağışlarız. İyi davrananlara daha da artıracağız" denmişti.
فَبَدَّلَٱلَّذِينَظَلَمُوامِنْهُمْقَوْلًاغَيْرَٱلَّذِىقِيلَلَهُمْفَأَرْسَلْنَاعَلَيْهِمْرِجْزًامِّنَٱلسَّمَآءِبِمَاكَانُوايَظْلِمُونَ١٦٢
Febeddele-llezîne zalemû minhüm kavlen gayra-llezî kîle lehüm feerselnâ ’aleyhim riczem mine-ssemâi bimâ kânû yazlimûn.
Onların zulmedenleri, kendilerine söylenen sözü başkasiyle değiştirdiler. Biz de, o zalimlere, zulümlerinden ötürü gökten azab indirdik.
وَسْـَٔلْهُمْعَنِٱلْقَرْيَةِٱلَّتِىكَانَتْحَاضِرَةَٱلْبَحْرِإِذْيَعْدُونَفِىٱلسَّبْتِإِذْتَأْتِيهِمْحِيتَانُهُمْيَوْمَسَبْتِهِمْشُرَّعًاوَيَوْمَلَايَسْبِتُونَلَاتَأْتِيهِمْكَذَٰلِكَنَبْلُوهُمبِمَاكَانُوايَفْسُقُونَ١٦٣
Ves'elhüm ’ani-lkaryeti-lletî kânet hâdirate-lbahr. iz ya’dûne fi-ssebti iz te'tîhim hîtânühüm yevme sebtihim şürra’av veyevme lâ yesbitûne lâ te'tîhim. kezâlike neblûhüm bimâ kânû yefsükûn.
Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi yasaklarına tecavüz ediyorlardı. Cumartesileri balıklar sürüyle geliyor, başka günler gelmiyorlardı. Biz onları, yoldan çıkmaları sebebiyle böylece deniyorduk.
وَإِذْقَالَتْأُمَّةٌمِّنْهُمْلِمَتَعِظُونَقَوْمًاٱللَّهُمُهْلِكُهُمْأَوْمُعَذِّبُهُمْعَذَابًاشَدِيدًاقَالُوامَعْذِرَةًإِلَىٰرَبِّكُمْوَلَعَلَّهُمْيَتَّقُونَ١٦٤
Veiz kâlet ümmetüm minhüm lime te’izûne kavmen-llâhü mühlikühüm ev mü’azzibühüm ’azâben şedîdâ. kâlû ma’ziraten ilâ rabbiküm vele’allehüm yettekûn.
Aralarından bir topluluk: "Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" dediler. Öğüt verenler: "Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar" dediler.
فَلَمَّانَسُوامَاذُكِّرُوابِهِٓأَنجَيْنَاٱلَّذِينَيَنْهَوْنَعَنِٱلسُّوٓءِوَأَخَذْنَاٱلَّذِينَظَلَمُوابِعَذَابٍبَـِٔيسٍبِمَاكَانُوايَفْسُقُونَ١٦٥
Felemmâ nesû mâ zükkirû bihî enceyne-llezîne yenhevne ’ani-ssûi veehazne-llezîne zalemû bi’azâbim beîsim bimâ kânû yefsükûn.
Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Biz fenalıktan menedenleri kurtardık ve zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık.
فَلَمَّاعَتَوْاعَنمَّانُهُواعَنْهُقُلْنَالَهُمْكُونُواقِرَدَةًخَـٰسِـِٔينَ١٦٦
Felemmâ ’atev ’am mâ nühû ’anhü kulnâ lehüm kûnû kiradeten hâsiîn.
Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: "Aşağılık birer maymun olun" dedik.
وَإِذْتَأَذَّنَرَبُّكَلَيَبْعَثَنَّعَلَيْهِمْإِلَىٰيَوْمِٱلْقِيَـٰمَةِمَنيَسُومُهُمْسُوٓءَٱلْعَذَابِإِنَّرَبَّكَلَسَرِيعُٱلْعِقَابِوَإِنَّهُلَغَفُورٌرَّحِيمٌ١٦٧
Veiz teezzene rabbüke leyeb’asenne ’aleyhim ilâ yevmi-lkiyâmeti mey yesûmühüm sûe-l’azâb. inne rabbeke leserî’u-l’ikâb. veinnehû legafûrur rahîm.
Rabbin, kıyamet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O bağışlar ve merhamet eder.
وَقَطَّعْنَـٰهُمْفِىٱلْأَرْضِأُمَمًامِّنْهُمُٱلصَّـٰلِحُونَوَمِنْهُمْدُونَذَٰلِكَوَبَلَوْنَـٰهُمبِٱلْحَسَنَـٰتِوَٱلسَّيِّـَٔاتِلَعَلَّهُمْيَرْجِعُونَ١٦٨
Vekatta’nâhüm fi-l'ardi ümemâ. minhümu-ssâlihûne veminhüm dûne zâlik. vebelevnâhüm bilhasenâti vesseyyiâti le’allehüm yerci’ûn.
Biz onları yeryüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık; iyiliğe dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle sınadık.
فَخَلَفَمِنبَعْدِهِمْخَلْفٌوَرِثُواٱلْكِتَـٰبَيَأْخُذُونَعَرَضَهَـٰذَاٱلْأَدْنَىٰوَيَقُولُونَسَيُغْفَرُلَنَاوَإِنيَأْتِهِمْعَرَضٌمِّثْلُهُيَأْخُذُوهُأَلَمْيُؤْخَذْعَلَيْهِممِّيثَـٰقُٱلْكِتَـٰبِأَنلَّايَقُولُواعَلَىٱللَّهِإِلَّاٱلْحَقَّوَدَرَسُوامَافِيهِوَٱلدَّارُٱلْـَٔاخِرَةُخَيْرٌلِّلَّذِينَيَتَّقُونَأَفَلَاتَعْقِلُونَ١٦٩
Fehalefe mim ba’dihim halfüv verisü-lkitâbe ye'huzûne ’arada hâze-l'ednâ veyekûlûne seyugferu lenâ. veiy ye'tihim ’aradum mislühû ye'huzûh. elem yü'haz ’aleyhim mîsâku-lkitâbi el lâ yekûlû ’ale-llâhi ille-lhakka vederasû mâ fîh. veddâru-l'âhiratü hayrul lillezîne yettekûn. efelâ ta’kilûn.
Ardlarından yerlerine gelen bir takım kötüler, Kitap'a mirasçı oldular. "Biz nasıl olsa affedileceğiz" diyerek Kitap'ın hükümlerini değiştirme karşılığı bu değersiz dünyanın mallarını alırlar; yine ona benzer geçici bir şey kendilerine gelince onu da kabul ederlerdi. Onlardan, Allah'a karşı ancak gerçeği söyleyeceklerine dair Kitap üzerine söz alınmamış mıydı? Kitap'da olanları okumamışlar mıydı? Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için, ahiret yurdu vardır, düşünmüyor musunuz? Biz, iyiliğe çalışanların ecrini elbette zayi etmeyiz.
وَٱلَّذِينَيُمَسِّكُونَبِٱلْكِتَـٰبِوَأَقَامُواٱلصَّلَوٰةَإِنَّالَانُضِيعُأَجْرَٱلْمُصْلِحِينَ١٧٠
Vellezîne yümessikûne bilkitâbi veekâmu-ssalâh. innâ lâ nüdî’u ecra-lmuslihîn.
Ardlarından yerlerine gelen bir takım kötüler, Kitap'a mirasçı oldular. "Biz nasıl olsa affedileceğiz" diyerek Kitap'ın hükümlerini değiştirme karşılığı bu değersiz dünyanın mallarını alırlar; yine ona benzer geçici bir şey kendilerine gelince onu da kabul ederlerdi. Onlardan, Allah'a karşı ancak gerçeği söyleyeceklerine dair Kitap üzerine söz alınmamış mıydı? Kitap'da olanları okumamışlar mıydı? Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için, ahiret yurdu vardır, düşünmüyor musunuz? Biz, iyiliğe çalışanların ecrini elbette zayi etmeyiz.
وَإِذْنَتَقْنَاٱلْجَبَلَفَوْقَهُمْكَأَنَّهُظُلَّةٌوَظَنُّوٓاأَنَّهُوَاقِعٌبِهِمْخُذُوامَآءَاتَيْنَـٰكُمبِقُوَّةٍوَٱذْكُرُوامَافِيهِلَعَلَّكُمْتَتَّقُونَ١٧١
Veiz netakne-lcebele fevkahüm keennehû zulletüv vezannû ennehû vâki’um bihim. huzû mâ âteynâküm bikuvvetiv vezkürû mâ fîhi le’alleküm tettekûn.
Tur dağını, gölgelik gibi onların üzerlerine yükseltmiştik, onlar tepelerine düşeceğini sanmışlardı. Onlara: "Size verdiğimiz Kitap'a sıkıca sarılın, içinde olanı düşünün ki sakınanlardan olasınız" demiştik.
وَإِذْأَخَذَرَبُّكَمِنبَنِىٓءَادَمَمِنظُهُورِهِمْذُرِّيَّتَهُمْوَأَشْهَدَهُمْعَلَىٰٓأَنفُسِهِمْأَلَسْتُبِرَبِّكُمْقَالُوابَلَىٰشَهِدْنَآأَنتَقُولُوايَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِإِنَّاكُنَّاعَنْهَـٰذَاغَـٰفِلِينَ١٧٢
Veiz ehaze rabbüke mim benî âdeme min zuhûrihim zürriyyetehüm veeşhedehüm ’alâ enfüsihim. elestü birabbiküm. kâlû belâ. şehidnâ. en tekûlû yevme-lkiyâmeti innâ künnâ ’an hâzâ gâfilîn.
Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: "Evet şahidiz" demişlerdi. Bu, kıyamet günü, "Bizim bundan haberimiz yoktu" dersiniz veya "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?" dersiniz diyedir.
أَوْتَقُولُوٓاإِنَّمَآأَشْرَكَءَابَآؤُنَامِنقَبْلُوَكُنَّاذُرِّيَّةًمِّنبَعْدِهِمْأَفَتُهْلِكُنَابِمَافَعَلَٱلْمُبْطِلُونَ١٧٣
Ev tekûlû innemâ eşrake âbâünâ min kablü vekünnâ zürriyyetem mim ba’dihim. efetühlikünâ bimâ fe’ale-lmübtilûn.
Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: "Evet şahidiz" demişlerdi. Bu, kıyamet günü, "Bizim bundan haberimiz yoktu" dersiniz veya "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?" dersiniz diyedir.
وَكَذَٰلِكَنُفَصِّلُٱلْـَٔايَـٰتِوَلَعَلَّهُمْيَرْجِعُونَ١٧٤
Vekezâlike nüfessilü-l'âyâti vele’allehüm yerci’ûn.
Belki doğru yola dönerler diye ayetleri böylece uzun uzadıya açıklıyoruz.
وَٱتْلُعَلَيْهِمْنَبَأَٱلَّذِىٓءَاتَيْنَـٰهُءَايَـٰتِنَافَٱنسَلَخَمِنْهَافَأَتْبَعَهُٱلشَّيْطَـٰنُفَكَانَمِنَٱلْغَاوِينَ١٧٥
Vetlü ’aleyhim nebee-llezî âteynâhü âyâtinâ fenseleha minhâ feetbe’ahü-şşeytânü fekâne mine-lgâvîn.
Onlara, şeytanın peşine takdığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlıklardan olan kişinin olayını anlat.
وَلَوْشِئْنَالَرَفَعْنَـٰهُبِهَاوَلَـٰكِنَّهُٓأَخْلَدَإِلَىٱلْأَرْضِوَٱتَّبَعَهَوَىٰهُفَمَثَلُهُكَمَثَلِٱلْكَلْبِإِنتَحْمِلْعَلَيْهِيَلْهَثْأَوْتَتْرُكْهُيَلْهَثذَّٰلِكَمَثَلُٱلْقَوْمِٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَافَٱقْصُصِٱلْقَصَصَلَعَلَّهُمْيَتَفَكَّرُونَ١٧٦
Velev şi'nâ lerafa’nâhü bihâ velâkinnehû ahlede ile-l'ardi vettebe’a hevâh. femeselühû kemeseli-lkelb. in tahmil ’aleyhi yelhes ev tetrukhü yelhes. zâlike meselü-lkavmi-llezîne kezzebû biâyâtinâ. faksusi-lkasasa le’allehüm yetefekkerûn.
Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.
سَآءَمَثَلًاٱلْقَوْمُٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَأَنفُسَهُمْكَانُوايَظْلِمُونَ١٧٧
Sâe meselen-lkavmü-llezîne kezzebû biâyâtinâ veenfüsehüm kânû yazlimûn.
Ayetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir misaldir!
مَنيَهْدِٱللَّهُفَهُوَٱلْمُهْتَدِىوَمَنيُضْلِلْفَأُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْخَـٰسِرُونَ١٧٨
Mey yehdi-llâhü fehüve-lmühtedî. vemey yudlil feülâike hümü-lhâsirûn.
Allah'ın doğru yola sevkettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.
وَلَقَدْذَرَأْنَالِجَهَنَّمَكَثِيرًامِّنَٱلْجِنِّوَٱلْإِنسِلَهُمْقُلُوبٌلَّايَفْقَهُونَبِهَاوَلَهُمْأَعْيُنٌلَّايُبْصِرُونَبِهَاوَلَهُمْءَاذَانٌلَّايَسْمَعُونَبِهَآأُولَـٰٓئِكَكَٱلْأَنْعَـٰمِبَلْهُمْأَضَلُّأُولَـٰٓئِكَهُمُٱلْغَـٰفِلُونَ١٧٩
Velekad zera'nâ licehenneme kesîram mine-lcinni vel'ins. lehüm kulûbül lâ yefkahûne bihâ. velehüm a’yünül lâ yübsirûne bihâ. velehüm âzânül lâ yesme’ûne bihâ. ülâike kel'en’âmi bel hüm edall. ülâike hümü-lgâfilûn.
And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.
وَلِلَّهِٱلْأَسْمَآءُٱلْحُسْنَىٰفَٱدْعُوهُبِهَاوَذَرُواٱلَّذِينَيُلْحِدُونَفِىٓأَسْمَـٰٓئِهِسَيُجْزَوْنَمَاكَانُوايَعْمَلُونَ١٨٠
Velillâhi-l'esmâü-lhusnâ fed’ûhü bihâ. vezerü-llezîne yülhidûne fî esmâih. seyüczevne mâ kânû ya’melûn.
En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
وَمِمَّنْخَلَقْنَآأُمَّةٌيَهْدُونَبِٱلْحَقِّوَبِهِيَعْدِلُونَ١٨١
Vemimmen halaknâ ümmetüy yehdûne bilhakki vebihî ya’dilûn.
Yarattıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler.
وَٱلَّذِينَكَذَّبُوابِـَٔايَـٰتِنَاسَنَسْتَدْرِجُهُممِّنْحَيْثُلَايَعْلَمُونَ١٨٢
Vellezîne kezzebû biâyâtinâ senestedricühüm min haysü lâ ya’lemûn.
Ayetlerimizi yalan sayanları, bilmedikleri yönden, ağır ağır sonuçlarına yaklaştıracağız.
وَأُمْلِىلَهُمْإِنَّكَيْدِىمَتِينٌ١٨٣
Veümlî lehüm. inne keydî metîn.
Onlara mahsustan mühlet veririm, çünkü Benim düzenim çetindir.
أَوَلَمْيَتَفَكَّرُوامَابِصَاحِبِهِممِّنجِنَّةٍإِنْهُوَإِلَّانَذِيرٌمُّبِينٌ١٨٤
Evelem yetefekkerû mâ bisâhibihim min cinneh. in hüve illâ nezîrum mübîn.
Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları olan peygamberde deliliğin eseri yoktur. O ancak açıkça uyaran bir kimsedir.
أَوَلَمْيَنظُرُوافِىمَلَكُوتِٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَمَاخَلَقَٱللَّهُمِنشَىْءٍوَأَنْعَسَىٰٓأَنيَكُونَقَدِٱقْتَرَبَأَجَلُهُمْفَبِأَىِّحَدِيثٍبَعْدَهُيُؤْمِنُونَ١٨٥
Evelem yenzurû fî melekûti-ssemâvâti vel'ardi vemâ haleka-llâhü min şey'iv veen ’asâ ey yekûne kadi-kterabe ecelühüm. febieyyi hadîsim ba’dehû yü'minûn.
Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şeyi ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimalini düşünmüyorlar mı? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?
مَنيُضْلِلِٱللَّهُفَلَاهَادِىَلَهُوَيَذَرُهُمْفِىطُغْيَـٰنِهِمْيَعْمَهُونَ١٨٦
Mey yudlili-llâhü felâ hâdiye leh. veyezeruhüm fî tugyânihim ya’mehûn.
Allah'ın saptırdığını yola getirecek yoktur. O, sapanları taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakır.
يَسْـَٔلُونَكَعَنِٱلسَّاعَةِأَيَّانَمُرْسَىٰهَاقُلْإِنَّمَاعِلْمُهَاعِندَرَبِّىلَايُجَلِّيهَالِوَقْتِهَآإِلَّاهُوَثَقُلَتْفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِلَاتَأْتِيكُمْإِلَّابَغْتَةًيَسْـَٔلُونَكَكَأَنَّكَحَفِىٌّعَنْهَاقُلْإِنَّمَاعِلْمُهَاعِندَٱللَّهِوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَٱلنَّاسِلَايَعْلَمُونَ١٨٧
Yes'elûneke ’ani-ssâ’ati eyyâne mürsâhâ. kul innemâ ’ilmühâ ’inde rabbî. lâ yücellîhâ livaktihâ illâ hû. sekulet fi-ssemâvâti vel'ard. lâ te'tîküm illâ bagteten. yes'elûneke keenneke hafiyyün ’anhâ. kul innemâ ’ilmühâ ’inde-llâhi velâkinne eksera-nnâsi lâ ya’lemûn.
Sana, kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar, de ki: "Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir." Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, de ki: "Onu bilmek ancak Allah'a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler."
قُللَّآأَمْلِكُلِنَفْسِىنَفْعًاوَلَاضَرًّاإِلَّامَاشَآءَٱللَّهُوَلَوْكُنتُأَعْلَمُٱلْغَيْبَلَٱسْتَكْثَرْتُمِنَٱلْخَيْرِوَمَامَسَّنِىَٱلسُّوٓءُإِنْأَنَاإِلَّانَذِيرٌوَبَشِيرٌلِّقَوْمٍيُؤْمِنُونَ١٨٨
Kul lâ emlikü linefsî nef’av velâ darran illâ mâ şâe-llâh. velev küntü a’lemü-lgaybe lesteksertü mine-lhayr. vemâ messeniye-ssûü in ene illâ nezîruv vebeşîrul likavmiy yü'minûn.
De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim."
هُوَٱلَّذِىخَلَقَكُممِّننَّفْسٍوَٰحِدَةٍوَجَعَلَمِنْهَازَوْجَهَالِيَسْكُنَإِلَيْهَافَلَمَّاتَغَشَّىٰهَاحَمَلَتْحَمْلًاخَفِيفًافَمَرَّتْبِهِفَلَمَّآأَثْقَلَتدَّعَوَاٱللَّهَرَبَّهُمَالَئِنْءَاتَيْتَنَاصَـٰلِحًالَّنَكُونَنَّمِنَٱلشَّـٰكِرِينَ١٨٩
Hüve-llezî halekaküm min nefsiv vâhidetiv vece’ale minhâ zevcehâ liyesküne ileyhâ. felemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen femerrat bih. felemmâ eskalet de’ave-llâhe rabbehümâ lein âteytenâ sâlihal lenekûnenne mine-şşâkirîn.
Sizi bir nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır. Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı-koca, Rableri olan Allah'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki şükredenlerden oluruz" diye yalvardılar.
فَلَمَّآءَاتَىٰهُمَاصَـٰلِحًاجَعَلَالَهُشُرَكَآءَفِيمَآءَاتَىٰهُمَافَتَعَـٰلَىٱللَّهُعَمَّايُشْرِكُونَ١٩٠
Felemmâ âtâhümâ sâlihan ce’alâ lehû şürakâe fîmâ âtâhümâ. fete’âle-llâhü ’ammâ yüşrikûn.
Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.
أَيُشْرِكُونَمَالَايَخْلُقُشَيْـًٔاوَهُمْيُخْلَقُونَ١٩١
Eyüşrikûne mâ lâ yahlüku şey'ev vehüm yuhlekûn.
Kendileri yaratılmışken, bir şey yaratamayan putları mı ortak koşuyorlar?
وَلَايَسْتَطِيعُونَلَهُمْنَصْرًاوَلَآأَنفُسَهُمْيَنصُرُونَ١٩٢
Velâ yestetî’ûne lehüm nasrav velâ enfüsehüm yensurûn.
Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ve ne de kendilerine bir yardımları olur.
وَإِنتَدْعُوهُمْإِلَىٱلْهُدَىٰلَايَتَّبِعُوكُمْسَوَآءٌعَلَيْكُمْأَدَعَوْتُمُوهُمْأَمْأَنتُمْصَـٰمِتُونَ١٩٣
Vein ted’ûhüm ile-lhüdâ lâ yettebi’ûküm. sevâün ’aleyküm ede’avtümûhüm em entüm sâmitûn.
Onları doğru yola çağırırsanız, size uymazlar; çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir.
إِنَّٱلَّذِينَتَدْعُونَمِندُونِٱللَّهِعِبَادٌأَمْثَالُكُمْفَٱدْعُوهُمْفَلْيَسْتَجِيبُوالَكُمْإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ١٩٤
İnne-llezîne ted’ûne min dûni-llâhi ’ibâdün emsâlüküm fed’ûhüm felyestecîbû leküm in küntüm sâdikîn.
Allah'tan başka taptıklarınız putlar da, sizin gibi yaratıklardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
أَلَهُمْأَرْجُلٌيَمْشُونَبِهَآأَمْلَهُمْأَيْدٍيَبْطِشُونَبِهَآأَمْلَهُمْأَعْيُنٌيُبْصِرُونَبِهَآأَمْلَهُمْءَاذَانٌيَسْمَعُونَبِهَاقُلِٱدْعُواشُرَكَآءَكُمْثُمَّكِيدُونِفَلَاتُنظِرُونِ١٩٥
Elehüm ercülüy yemşûne bihâ. em lehüm eydiy yebtişûne bihâ. em lehüm a’yünüy yübsirûne bihâ. em lehüm âzânüy yesme’ûne bihâ. kuli-d’û şürakâeküm sümme kîdûni felâ tünzirûn.
Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın elinizden gelirse bana tuzak kurun, göz açtırmayın."
إِنَّوَلِـِّىَٱللَّهُٱلَّذِىنَزَّلَٱلْكِتَـٰبَوَهُوَيَتَوَلَّىٱلصَّـٰلِحِينَ١٩٦
İnne veliyyiye-llâhü-llezî nezzele-lkitâb. vehüve yetevelle-ssâlihîn.
"Çünkü benim dostum, Kitap'ı indiren Allah'tır. O, iyileri dost edinir."
وَٱلَّذِينَتَدْعُونَمِندُونِهِلَايَسْتَطِيعُونَنَصْرَكُمْوَلَآأَنفُسَهُمْيَنصُرُونَ١٩٧
Vellezîne ted’ûne min dûnihî lâ yestetî’ûne nasraküm velâ enfüsehüm yensurûn.
"O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler."
وَإِنتَدْعُوهُمْإِلَىٱلْهُدَىٰلَايَسْمَعُواوَتَرَىٰهُمْيَنظُرُونَإِلَيْكَوَهُمْلَايُبْصِرُونَ١٩٨
Vein ted’ûhüm ile-lhüdâ lâ yesme’û. veterâhüm yenzurûne ileyke vehüm lâ yübsirûn.
Onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Sana baktıklarını görürsün, oysa görmezler.
خُذِٱلْعَفْوَوَأْمُرْبِٱلْعُرْفِوَأَعْرِضْعَنِٱلْجَـٰهِلِينَ١٩٩
Huzi-l’afve ve'mür bil’urfi vea’rid ’ani-lcâhilîn.
Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme.
وَإِمَّايَنزَغَنَّكَمِنَٱلشَّيْطَـٰنِنَزْغٌفَٱسْتَعِذْبِٱللَّهِإِنَّهُسَمِيعٌعَلِيمٌ٢٠٠
Veimmâ yenzeganneke mine-şşeytâni nezgun feste’iz billâh. innehû semî’un ’alîm.
Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın, doğrusu O işitir ve bilir.
إِنَّٱلَّذِينَٱتَّقَوْاإِذَامَسَّهُمْطَـٰٓئِفٌمِّنَٱلشَّيْطَـٰنِتَذَكَّرُوافَإِذَاهُممُّبْصِرُونَ٢٠١
İnne-llezîne-ttekav izâ messehüm tâifüm mine-şşeytâni tezekkerû feizâ hüm mübsirûn.
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.
وَإِخْوَٰنُهُمْيَمُدُّونَهُمْفِىٱلْغَىِّثُمَّلَايُقْصِرُونَ٢٠٢
Veihvânühüm yemüddûnehüm fi-lgayyi sümme lâ yuksirûn.
Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa sürüklerler ve bundan hiç geri durmazlar.
وَإِذَالَمْتَأْتِهِمبِـَٔايَةٍقَالُوالَوْلَاٱجْتَبَيْتَهَاقُلْإِنَّمَآأَتَّبِعُمَايُوحَىٰٓإِلَىَّمِنرَّبِّىهَـٰذَابَصَآئِرُمِنرَّبِّكُمْوَهُدًىوَرَحْمَةٌلِّقَوْمٍيُؤْمِنُونَ٢٠٣
Veizâ lem te'tihim biâyetin kâlû levle-ctebeytehâ. kul innemâ ettebi’u mâ yûhâ ileyye mir rabbî. hâzâ besâiru mir rabbiküm vehüdev verahmetül likavmiy yü'minûn.
Onlara bir ayet getirmediğin zaman, "Sen bir tane yapsaydın ya" derler. De ki: "Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım. Bu Kitap inanan millete Rabbinizden açık belgeler, yol gösterme ve rahmettir."
وَإِذَاقُرِئَٱلْقُرْءَانُفَٱسْتَمِعُوالَهُوَأَنصِتُوالَعَلَّكُمْتُرْحَمُونَ٢٠٤
Veizâ kurie-lkur'ânü festemi’û lehû veensitû le’alleküm türhamûn.
Kuran okunduğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız.
وَٱذْكُررَّبَّكَفِىنَفْسِكَتَضَرُّعًاوَخِيفَةًوَدُونَٱلْجَهْرِمِنَٱلْقَوْلِبِٱلْغُدُوِّوَٱلْـَٔاصَالِوَلَاتَكُنمِّنَٱلْغَـٰفِلِينَ٢٠٥
Vezkür rabbeke fî nefsike tedarru’av vehîfetev vedûne-lcehri mine-lkavli bilgudüvvi vel'esâli velâ teküm mine-lgâfilîn.
Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.
إِنَّٱلَّذِينَعِندَرَبِّكَلَايَسْتَكْبِرُونَعَنْعِبَادَتِهِوَيُسَبِّحُونَهُوَلَهُيَسْجُدُونَ٢٠٦
İnne-llezîne ’inde rabbike lâ yestekbirûne ’an ’ibâdetihî veyüsebbihûnehû velehû yescüdûn.
Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler, O'nu tenzih ederler ve yalnız O'na secde ederler.