بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
حمٓ١
Hâ-mîm.
Ha, Mim,
وَٱلْكِتَـٰبِٱلْمُبِينِ٢
Velkitâbi-lmübîn.
Apaçık Kitap'a and olsun ki, akledesiniz diye Kuran'ı Arapça okunan bir Kitap kılmışızdır.
إِنَّاجَعَلْنَـٰهُقُرْءَٰنًاعَرَبِيًّالَّعَلَّكُمْتَعْقِلُونَ٣
İnnâ ce’alnâhü kur'ânen ’arabiyyel le’alleküm ta’kilûn.
Apaçık Kitap'a and olsun ki, akledesiniz diye Kuran'ı Arapça okunan bir Kitap kılmışızdır.
وَإِنَّهُفِىٓأُمِّٱلْكِتَـٰبِلَدَيْنَالَعَلِىٌّحَكِيمٌ٤
Veinnehû fî ümmi-lkitâbi ledeynâ le’aliyyün hakîm.
Şüphesiz o, Bizim katımızda Ana Kitap'ta mevcut, yüce ve hikmet dolu bir Kitap'dır.
أَفَنَضْرِبُعَنكُمُٱلذِّكْرَصَفْحًاأَنكُنتُمْقَوْمًامُّسْرِفِينَ٥
Efenadribü ’ankümü-zzikra safhan en küntüm kavmem müsrifîn.
Ey inkarcılar! Aşırı giden kimselersiniz diye sizi Kuran'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
وَكَمْأَرْسَلْنَامِننَّبِىٍّفِىٱلْأَوَّلِينَ٦
Vekem erselnâ min nebiyyin fi-l'evvelîn.
Öncekilere nice peygamberler göndermişizdir.
وَمَايَأْتِيهِممِّننَّبِىٍّإِلَّاكَانُوابِهِيَسْتَهْزِءُونَ٧
Vemâ ye'tîhim min nebiyyin illâ kânû bihî yestehziûn.
Kendilerine gelen her peygamberi onlar mutlaka alaya alırlardı.
فَأَهْلَكْنَآأَشَدَّمِنْهُمبَطْشًاوَمَضَىٰمَثَلُٱلْأَوَّلِينَ٨
Feehleknâ eşedde minhüm batşev vemedâ meselü-l'evvelîn.
Bunun için Biz de, bunlardan daha kuvvetli olanları yok etmişizdir. Öncekilere dair nice misaller geçmiştir.
وَلَئِنسَأَلْتَهُممَّنْخَلَقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَلَيَقُولُنَّخَلَقَهُنَّٱلْعَزِيزُٱلْعَلِيمُ٩
Velein seeltehüm men haleka-ssemâvâti vel'arda leyekûlünne halekahünne-l’azîzü-l’alîm.
And olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, "Onları güçlü olan, her şeyi bilen yaratmıştır" derler.
ٱلَّذِىجَعَلَلَكُمُٱلْأَرْضَمَهْدًاوَجَعَلَلَكُمْفِيهَاسُبُلًالَّعَلَّكُمْتَهْتَدُونَ١٠
Ellezî ce’ale lekümü-l'arda mehdev vece’ale leküm fîhâ sübülel le’alleküm tehtedûn.
O, size yeri beşik kılmış ve orada, doğru gidesiniz diye yollar var etmiştir.
وَٱلَّذِىنَزَّلَمِنَٱلسَّمَآءِمَآءًبِقَدَرٍفَأَنشَرْنَابِهِبَلْدَةًمَّيْتًاكَذَٰلِكَتُخْرَجُونَ١١
Vellezî nezzele mine-ssemâi mâem bikader. feenşernâ bihî beldetem meytâ. kezâlike tuhracûn.
O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz. İşte siz de böyle diriltileceksiniz.
وَٱلَّذِىخَلَقَٱلْأَزْوَٰجَكُلَّهَاوَجَعَلَلَكُممِّنَٱلْفُلْكِوَٱلْأَنْعَـٰمِمَاتَرْكَبُونَ١٢
Vellezî haleka-l'ezvâce küllehâ vece’ale leküm mine-lfülki vel'en’âmi mâ terkebûn.
Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: "Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz" demeniz içindir.
لِتَسْتَوُاعَلَىٰظُهُورِهِثُمَّتَذْكُرُوانِعْمَةَرَبِّكُمْإِذَاٱسْتَوَيْتُمْعَلَيْهِوَتَقُولُواسُبْحَـٰنَٱلَّذِىسَخَّرَلَنَاهَـٰذَاوَمَاكُنَّالَهُمُقْرِنِينَ١٣
Litestevû ’alâ zuhûrihî sümme tezkürû ni’mete rabbiküm ize-steveytüm ’aleyhi vetekûlû sübhâne-llezî sehhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn.
Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: "Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz" demeniz içindir.
وَإِنَّآإِلَىٰرَبِّنَالَمُنقَلِبُونَ١٤
Veinnâ ilâ rabbinâ lemünkalibûn.
Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: "Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz" demeniz içindir.
وَجَعَلُوالَهُمِنْعِبَادِهِجُزْءًاإِنَّٱلْإِنسَـٰنَلَكَفُورٌمُّبِينٌ١٥
Vece’alû lehû min ’ibâdihî cüz'â. inne-l'insâne lekefûrum mübîn.
Ama inkarcılar O'na çocuk isnat ettiler. İnsan gerçekten apaçık nankördür.
أَمِٱتَّخَذَمِمَّايَخْلُقُبَنَاتٍوَأَصْفَىٰكُمبِٱلْبَنِينَ١٦
Emi-ttehaze mimmâ yahlüku benâtiv veasfâküm bilbenîn.
Demek O yarattıkları arasından kızları kendisine alıp da oğulları size verdi öyle mi?
وَإِذَابُشِّرَأَحَدُهُمبِمَاضَرَبَلِلرَّحْمَـٰنِمَثَلًاظَلَّوَجْهُهُمُسْوَدًّاوَهُوَكَظِيمٌ١٧
Veizâ büşşira ehadühüm bimâ darabe lirrahmâni meselen zalle vechühû müsveddev vehüve kezîm.
Ama Rahman olan Allah'a isnat ettiği kız evlat kendilerinden birine müjdelenince, o kimsenin içi gayzla dolarak yüzü simsiyah kesilir.
أَوَمَنيُنَشَّؤُافِىٱلْحِلْيَةِوَهُوَفِىٱلْخِصَامِغَيْرُمُبِينٍ١٨
Evemey yüneşşeü fi-lhilyeti vehüve fi-lhisâmi gayru mübîn.
Demek, süs içinde yetiştirilecek de çekişmeyi beceremeyecek olanı Allah'a değil mi?
وَجَعَلُواٱلْمَلَـٰٓئِكَةَٱلَّذِينَهُمْعِبَـٰدُٱلرَّحْمَـٰنِإِنَـٰثًاأَشَهِدُواخَلْقَهُمْسَتُكْتَبُشَهَـٰدَتُهُمْوَيُسْـَٔلُونَ١٩
Vece’alü-lmelâikete-llezîne hüm ’ibâdü-rrahmâni inâsâ. eşehidû halkahüm. setüktebü şehâdetühüm veyüs'elûn.
Onlar, Rahman olan Allah'ın kulları melekleri de dişi saydılar. Yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahidlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
وَقَالُوالَوْشَآءَٱلرَّحْمَـٰنُمَاعَبَدْنَـٰهُممَّالَهُمبِذَٰلِكَمِنْعِلْمٍإِنْهُمْإِلَّايَخْرُصُونَ٢٠
Vekâlû lev şâe-rrahmânü mâ ’abednâhüm. mâ lehüm bizâlike min ’ilm. in hüm illâ yahrusûn.
"Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik" derler. Buna dair bir bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar.
أَمْءَاتَيْنَـٰهُمْكِتَـٰبًامِّنقَبْلِهِفَهُمبِهِمُسْتَمْسِكُونَ٢١
Em âteynâhüm kitâbem min kablihî fehüm bihî müstemsikûn.
Yoksa onlara daha önce bir kitap verdik de ona mı bağlanıyorlar?
بَلْقَالُوٓاإِنَّاوَجَدْنَآءَابَآءَنَاعَلَىٰٓأُمَّةٍوَإِنَّاعَلَىٰٓءَاثَـٰرِهِممُّهْتَدُونَ٢٢
Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ ’alâ ümmetiv veinnâ ’alâ âsârihim mühtedûn.
Hayır; "Doğrusu Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz" derler.
وَكَذَٰلِكَمَآأَرْسَلْنَامِنقَبْلِكَفِىقَرْيَةٍمِّننَّذِيرٍإِلَّاقَالَمُتْرَفُوهَآإِنَّاوَجَدْنَآءَابَآءَنَاعَلَىٰٓأُمَّةٍوَإِنَّاعَلَىٰٓءَاثَـٰرِهِممُّقْتَدُونَ٢٣
Vekezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetim min nezîrin illâ kâle mütrafûhâ innâ vecednâ âbâenâ ’alâ ümmetiv veinnâ ’alâ âsârihim muktedûn.
Senden önce, herhangi bir şehre gönderdiğimiz uyarıcıya, şımarık varlıklıları sadece: "Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz" dediler.
قَـٰلَأَوَلَوْجِئْتُكُمبِأَهْدَىٰمِمَّاوَجَدتُّمْعَلَيْهِءَابَآءَكُمْقَالُوٓاإِنَّابِمَآأُرْسِلْتُمبِهِكَـٰفِرُونَ٢٤
Kâle evelev ci'tüküm biehdâ mimmâ vecettüm ’aleyhi âbâeküm. kâlû innâ bimâ ürsiltüm bihî kâfirûn.
Gönderilen uyarıcı: "Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız?" dedi. Onlar: "Doğrusu sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz" dediler.
فَٱنتَقَمْنَامِنْهُمْفَٱنظُرْكَيْفَكَانَعَـٰقِبَةُٱلْمُكَذِّبِينَ٢٥
Fentekamnâ minhüm fenzur keyfe kâne ’âkibetü-lmükezzibîn.
Bunun üzerine Biz de onlardan öç aldık. Yalancıların sonunun nasıl olduğuna bir bak!
وَإِذْقَالَإِبْرَٰهِيمُلِأَبِيهِوَقَوْمِهِٓإِنَّنِىبَرَآءٌمِّمَّاتَعْبُدُونَ٢٦
Veiz kâle ibrâhîmü liebîhi vekavmihî innenî berâüm mimmâ ta’büdûn.
İbrahim, babasına ve milletine demişti ki: "Beni yaratan hariç, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan şüphesiz O'dur."
إِلَّاٱلَّذِىفَطَرَنِىفَإِنَّهُسَيَهْدِينِ٢٧
İlle-llezî fetaranî feinnehû seyehdîn.
İbrahim, babasına ve milletine demişti ki: "Beni yaratan hariç, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan şüphesiz O'dur."
وَجَعَلَهَاكَلِمَةًبَاقِيَةًفِىعَقِبِهِلَعَلَّهُمْيَرْجِعُونَ٢٨
Vece’alehâ kelimetem bâkiyeten fî ’akibihî le’allehüm yerci’ûn.
İbrahim ardından geleceklere bu sözü, devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı. Artık belki doğru yola dönerler.
بَلْمَتَّعْتُهَـٰٓؤُلَآءِوَءَابَآءَهُمْحَتَّىٰجَآءَهُمُٱلْحَقُّوَرَسُولٌمُّبِينٌ٢٩
Bel metta’tü hâülâi veâbâehüm hattâ câehümü-lhakku verasûlüm mübîn.
Hayır; Ben bunları ve babalarını gerçek ve onu açıklayan bir peygamber gelene kadar geçindirdim.
وَلَمَّاجَآءَهُمُٱلْحَقُّقَالُواهَـٰذَاسِحْرٌوَإِنَّابِهِكَـٰفِرُونَ٣٠
Velemmâ câehümü-lhakku kâlû hâzâ sihruv veinnâ bihî kâfirûn.
Gerçek kendilerine geldiği zaman: "Bu bir büyüdür. Doğrusu biz onu inkar ediyoruz" dediler.
وَقَالُوالَوْلَانُزِّلَهَـٰذَاٱلْقُرْءَانُعَلَىٰرَجُلٍمِّنَٱلْقَرْيَتَيْنِعَظِيمٍ٣١
Vekâlû levlâ nüzzile hâze-lkur'ânü ’alâ racülim mine-lkaryeteyni ’azîm.
"Bu Kuran, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler.
أَهُمْيَقْسِمُونَرَحْمَتَرَبِّكَنَحْنُقَسَمْنَابَيْنَهُممَّعِيشَتَهُمْفِىٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَرَفَعْنَابَعْضَهُمْفَوْقَبَعْضٍدَرَجَـٰتٍلِّيَتَّخِذَبَعْضُهُمبَعْضًاسُخْرِيًّاوَرَحْمَتُرَبِّكَخَيْرٌمِّمَّايَجْمَعُونَ٣٢
Ehüm yaksimûne rahmete rabbik. nahnü kasemnâ beynehüm me’îşetehüm fi-lhayâti-ddünyâ verafa’nâ ba’dahüm fevka ba’din deracâtil liyettehize ba’duhüm ba’dan suhriyyâ. verahmetü rabbike hayrum mimmâ yecme’ûn.
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.
وَلَوْلَآأَنيَكُونَٱلنَّاسُأُمَّةًوَٰحِدَةًلَّجَعَلْنَالِمَنيَكْفُرُبِٱلرَّحْمَـٰنِلِبُيُوتِهِمْسُقُفًامِّنفِضَّةٍوَمَعَارِجَعَلَيْهَايَظْهَرُونَ٣٣
Velevlâ ey yekûne-nnâsü ümmetev vâhidetel lece’alnâ limey yekfüru birrahmâni libüyûtihim sükufem min fiddativ veme’ârice ’aleyhâ yazherûn.
Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.
وَلِبُيُوتِهِمْأَبْوَٰبًاوَسُرُرًاعَلَيْهَايَتَّكِـُٔونَ٣٤
Velibüyûtihim ebvâbev vesüruran ’aleyhâ yettekiûn.
Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.
وَزُخْرُفًاوَإِنكُلُّذَٰلِكَلَمَّامَتَـٰعُٱلْحَيَوٰةِٱلدُّنْيَاوَٱلْـَٔاخِرَةُعِندَرَبِّكَلِلْمُتَّقِينَ٣٥
Vezuhrufâ. vein küllü zâlike lemmâ metâ’u-lhayâti-ddünyâ. vel'âhiratü ’inde rabbike lilmüttekîn.
Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.
وَمَنيَعْشُعَنذِكْرِٱلرَّحْمَـٰنِنُقَيِّضْلَهُشَيْطَـٰنًافَهُوَلَهُقَرِينٌ٣٦
Vemey ya’şü ’an zikri-rrahmâni nükayyid lehû şeytânen fehüve lehû karîn.
Rahman olan Allah'ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz.
وَإِنَّهُمْلَيَصُدُّونَهُمْعَنِٱلسَّبِيلِوَيَحْسَبُونَأَنَّهُممُّهْتَدُونَ٣٧
Veinnehüm leyesuddûnehüm ’ani-ssebîli veyahsebûne ennehüm mühtedûn.
Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğru yola eriştiklerini sanırlar.
حَتَّىٰٓإِذَاجَآءَنَاقَالَيَـٰلَيْتَبَيْنِىوَبَيْنَكَبُعْدَٱلْمَشْرِقَيْنِفَبِئْسَٱلْقَرِينُ٣٨
Hattâ izâ câenâ kâle yâ leyte beynî vebeyneke bü’de-lmeşrikayni febi'se-lkarîn.
Sonunda Bize gelince arkadaşına: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!" der. Nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz; zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azabda ortaksınız.
وَلَنيَنفَعَكُمُٱلْيَوْمَإِذظَّلَمْتُمْأَنَّكُمْفِىٱلْعَذَابِمُشْتَرِكُونَ٣٩
Veley yenfe’akümü-lyevme iz zalemtüm enneküm fi-l’azâbi müşterikûn.
Sonunda Bize gelince arkadaşına: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!" der. Nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz; zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azabda ortaksınız.
أَفَأَنتَتُسْمِعُٱلصُّمَّأَوْتَهْدِىٱلْعُمْىَوَمَنكَانَفِىضَلَـٰلٍمُّبِينٍ٤٠
Efeente tüsmi’u-ssumme ev tehdi-l’umye vemen kâne fî dalâlim mübîn.
Sağırlara sen mi duyuracaksın? Yoksa körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi eriştireceksin?
فَإِمَّانَذْهَبَنَّبِكَفَإِنَّامِنْهُممُّنتَقِمُونَ٤١
Feimmâ nezhebenne bike feinnâ minhüm müntekimûn.
Seni onlardan uzaklaştırsak bile doğrusu Biz kendilerinden öç alırız; yahut onlara vadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü onlara karşı gücü yetenleriz.
أَوْنُرِيَنَّكَٱلَّذِىوَعَدْنَـٰهُمْفَإِنَّاعَلَيْهِممُّقْتَدِرُونَ٤٢
Ev nüriyenneke-llezî ve’adnâhüm feinnâ ’aleyhim muktedirûn.
Seni onlardan uzaklaştırsak bile doğrusu Biz kendilerinden öç alırız; yahut onlara vadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü onlara karşı gücü yetenleriz.
فَٱسْتَمْسِكْبِٱلَّذِىٓأُوحِىَإِلَيْكَإِنَّكَعَلَىٰصِرَٰطٍمُّسْتَقِيمٍ٤٣
Festemsik billezî ûhiye ileyk. inneke ’alâ sirâtim müstekîm.
Sana vahyolunana sarıl, sen, şüphesiz doğru yol üzerindesin.
وَإِنَّهُلَذِكْرٌلَّكَوَلِقَوْمِكَوَسَوْفَتُسْـَٔلُونَ٤٤
Veinnehû lezikrul leke velikavmik. vesevfe tüs'elûn.
Doğrusu bu Kuran sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız.
وَسْـَٔلْمَنْأَرْسَلْنَامِنقَبْلِكَمِنرُّسُلِنَآأَجَعَلْنَامِندُونِٱلرَّحْمَـٰنِءَالِهَةًيُعْبَدُونَ٤٥
Ves'el men erselnâ min kablike mir rusülinâ. ece’alnâ min dûni-rrahmâni âlihetey yü’bedûn.
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor; Biz, Rahman olan Allah'tan başka, kulluk edilecek tanrılar meşru kılmış mıyız?
وَلَقَدْأَرْسَلْنَامُوسَىٰبِـَٔايَـٰتِنَآإِلَىٰفِرْعَوْنَوَمَلَإِيهِفَقَالَإِنِّىرَسُولُرَبِّٱلْعَـٰلَمِينَ٤٦
Velekad erselnâ mûsâ biâyâtinâ ilâ fir’avne vemeleihî fekâle innî rasûlü rabbi-l’âlemîn.
And olsun ki Biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve erkanına göndermiştik, "Şüphesiz ben, Alemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti.
فَلَمَّاجَآءَهُمبِـَٔايَـٰتِنَآإِذَاهُممِّنْهَايَضْحَكُونَ٤٧
Felemmâ câehüm biâyâtinâ izâ hüm minhâ yadhakûn.
Onlara mucizelerimizi getirdiği zaman, bunlara gülüvermişlerdi.
وَمَانُرِيهِممِّنْءَايَةٍإِلَّاهِىَأَكْبَرُمِنْأُخْتِهَاوَأَخَذْنَـٰهُمبِٱلْعَذَابِلَعَلَّهُمْيَرْجِعُونَ٤٨
Vemâ nürîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uhtihâ. veehaznâhüm bil’azâbi le’allehüm yerci’ûn.
Onlara gösterdiğimiz her mucize diğerinden daha büyüktü; doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık.
وَقَالُوايَـٰٓأَيُّهَٱلسَّاحِرُٱدْعُلَنَارَبَّكَبِمَاعَهِدَعِندَكَإِنَّنَالَمُهْتَدُونَ٤٩
Vekâlû yâ eyyühe-ssâhiru-d’u lenâ rabbeke bimâ ’ahide ’indeke innenâ lemühtedûn.
"Ey Sihirbaz! Sana verdiği ahde göre Rabbine bizim için yalvar da doğru yola erişelim" dediler.
فَلَمَّاكَشَفْنَاعَنْهُمُٱلْعَذَابَإِذَاهُمْيَنكُثُونَ٥٠
Felemmâ keşefnâ ’anhümü-l’azâbe izâ hüm yenküsûn.
Ama, azabı üzerlerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden döndüler.
وَنَادَىٰفِرْعَوْنُفِىقَوْمِهِقَالَيَـٰقَوْمِأَلَيْسَلِىمُلْكُمِصْرَوَهَـٰذِهِٱلْأَنْهَـٰرُتَجْرِىمِنتَحْتِىٓأَفَلَاتُبْصِرُونَ٥١
Venâdâ fir’avnü fî kavmihî kâle yâ kavmi eleyse lî mülkü misra vehâzihi-l'enhâru tecrî min tahtî. efelâ tübsirûn.
Firavun, milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?"
أَمْأَنَاخَيْرٌمِّنْهَـٰذَاٱلَّذِىهُوَمَهِينٌوَلَايَكَادُيُبِينُ٥٢
Em ene hayrum min hâze-llezî hüve mehînüv velâ yekâdü yübîn.
"Yahut, ben zavallı ve nerdeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?"
فَلَوْلَآأُلْقِىَعَلَيْهِأَسْوِرَةٌمِّنذَهَبٍأَوْجَآءَمَعَهُٱلْمَلَـٰٓئِكَةُمُقْتَرِنِينَ٥٣
Felevlâ ülkiye ’aleyhi esviratüm min zehebin ev câe me’ahü-lmelâiketü mukterinîn.
"Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?"
فَٱسْتَخَفَّقَوْمَهُفَأَطَاعُوهُإِنَّهُمْكَانُواقَوْمًافَـٰسِقِينَ٥٤
Festehaffe kavmehû feetâ’ûh. innehüm kânû kavmen fâsikîn.
Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.
فَلَمَّآءَاسَفُونَاٱنتَقَمْنَامِنْهُمْفَأَغْرَقْنَـٰهُمْأَجْمَعِينَ٥٥
Felemmâ âsefûne-ntekamnâ minhüm feagraknâhüm ecme’în.
Böylece Bizi öfkelendirince onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.
فَجَعَلْنَـٰهُمْسَلَفًاوَمَثَلًالِّلْـَٔاخِرِينَ٥٦
Fece’alnâhüm selefev vemeselel lil'âhirîn.
Onları, sonradan gelecek inkarcılara ibret alınacak bir geçmiş kıldık.
وَلَمَّاضُرِبَٱبْنُمَرْيَمَمَثَلًاإِذَاقَوْمُكَمِنْهُيَصِدُّونَ٥٧
Velemmâ duribe-bnü meryeme meselen izâ kavmüke minhü yesiddûn.
Meryem oğlu misal verilince, senin milletin buna gülüp geçiverdi.
وَقَالُوٓاءَأَـٰلِهَتُنَاخَيْرٌأَمْهُوَمَاضَرَبُوهُلَكَإِلَّاجَدَلًابَلْهُمْقَوْمٌخَصِمُونَ٥٨
Vekâlû eâlihetünâ hayrun em hû. mâ darabûhü leke illâ cedelâ. bel hüm kavmün hasimûn.
"Bizim tanrımız mı yoksa o mu daha iyidir?" dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece, tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.
إِنْهُوَإِلَّاعَبْدٌأَنْعَمْنَاعَلَيْهِوَجَعَلْنَـٰهُمَثَلًالِّبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَ٥٩
İn hüve illâ ’abdün en’amnâ ’aleyhi vece’alnâhü meselel libenî isrâîl.
Meryemoğlu, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
وَلَوْنَشَآءُلَجَعَلْنَامِنكُممَّلَـٰٓئِكَةًفِىٱلْأَرْضِيَخْلُفُونَ٦٠
Velev neşâü lece’alnâ minküm melâiketen fi-l'ardi yahlüfûn.
Eğer dileseydik, size bedel yeryüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.
وَإِنَّهُلَعِلْمٌلِّلسَّاعَةِفَلَاتَمْتَرُنَّبِهَاوَٱتَّبِعُونِهَـٰذَاصِرَٰطٌمُّسْتَقِيمٌ٦١
Veinnehû le’ilmül lissâ’ati felâ temterunne bihâ vettebi’ûn. hâzâ sirâtum müstekîm.
O kıyametin kopacağını bildirir; o saatin geleceğinden şüphe etmeyin, Bana uyun, bu doğru yoldur.
وَلَايَصُدَّنَّكُمُٱلشَّيْطَـٰنُإِنَّهُلَكُمْعَدُوٌّمُّبِينٌ٦٢
Velâ yesuddennekümü-şşeytân. innehû leküm ’adüvvüm mübîn.
Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.
وَلَمَّاجَآءَعِيسَىٰبِٱلْبَيِّنَـٰتِقَالَقَدْجِئْتُكُمبِٱلْحِكْمَةِوَلِأُبَيِّنَلَكُمبَعْضَٱلَّذِىتَخْتَلِفُونَفِيهِفَٱتَّقُواٱللَّهَوَأَطِيعُونِ٦٣
Velemmâ câe ’îsâ bilbeyyinâti kâle kad ci'tüküm bilhikmeti veliübeyyine leküm ba’da-llezî tahtelifûne fîh. fetteku-llâhe veetî’ûn.
İsa, belgeleri getirdiği zaman demişti ki: "Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin."
إِنَّٱللَّهَهُوَرَبِّىوَرَبُّكُمْفَٱعْبُدُوهُهَـٰذَاصِرَٰطٌمُّسْتَقِيمٌ٦٤
İnne-llâhe hüve rabbî verabbüküm fa’büdûh. hâzâ sirâtum müstekîm.
"Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artık O'na kulluk edin, bu, doğru yoldur."
فَٱخْتَلَفَٱلْأَحْزَابُمِنبَيْنِهِمْفَوَيْلٌلِّلَّذِينَظَلَمُوامِنْعَذَابِيَوْمٍأَلِيمٍ٦٥
Fahtelefe-l'ahzâbü mim beynihim. feveylül lillezîne zalemû min ’azâbi yevmin elîm.
Ama, aralarında guruplaştılar, ayrılığa düştüler. Kıyamet gününün can yakıcı azabına uğrayacak zalimlerin vay haline!
هَلْيَنظُرُونَإِلَّاٱلسَّاعَةَأَنتَأْتِيَهُمبَغْتَةًوَهُمْلَايَشْعُرُونَ٦٦
Hel yenzurûne ille-ssâ’ate en te'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş’urûn.
Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?
ٱلْأَخِلَّآءُيَوْمَئِذٍبَعْضُهُمْلِبَعْضٍعَدُوٌّإِلَّاٱلْمُتَّقِينَ٦٧
El'ehillâü yevmeizim ba’duhüm liba’din ’adüvvün ille-lmüttekîn.
O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar.
يَـٰعِبَادِلَاخَوْفٌعَلَيْكُمُٱلْيَوْمَوَلَآأَنتُمْتَحْزَنُونَ٦٨
Yâ ’ibâdi lâ havfün ’aleykümü-lyevme velâ entüm tahzenûn.
Allah: "Ey kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz" der.
ٱلَّذِينَءَامَنُوابِـَٔايَـٰتِنَاوَكَانُوامُسْلِمِينَ٦٩
Ellezîne âmenû biâyâtinâ vekânû müslimîn.
Bunlar, ayetlerimize inanmış ve kendilerini Bize vermişlerdir.
ٱدْخُلُواٱلْجَنَّةَأَنتُمْوَأَزْوَٰجُكُمْتُحْبَرُونَ٧٠
Üdhulü-lcennete entüm veezvâcüküm tuhberûn.
Şöyle denir: "Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz."
يُطَافُعَلَيْهِمبِصِحَافٍمِّنذَهَبٍوَأَكْوَابٍوَفِيهَامَاتَشْتَهِيهِٱلْأَنفُسُوَتَلَذُّٱلْأَعْيُنُوَأَنتُمْفِيهَاخَـٰلِدُونَ٧١
Yütâfü ’aleyhim bisihâfim min zehebiv veekvâb. vefîhâ mâ teştehîhi-l'enfüsü vetelezzü-l'a’yün. veentüm fîhâ hâlidûn.
Onlar için altın kadeh ve tepsiler dolaştırılır, canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedi kalacaksınız.
وَتِلْكَٱلْجَنَّةُٱلَّتِىٓأُورِثْتُمُوهَابِمَاكُنتُمْتَعْمَلُونَ٧٢
Vetilke-lcennetü-lletî ûristümûhâ bimâ küntüm ta’melûn.
İşlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir.
لَكُمْفِيهَافَـٰكِهَةٌكَثِيرَةٌمِّنْهَاتَأْكُلُونَ٧٣
Leküm fîhâ fâkihetün kesîratüm minhâ te'külûn.
Orada sizin için bol yemiş vardır, onlardan yersiniz.
إِنَّٱلْمُجْرِمِينَفِىعَذَابِجَهَنَّمَخَـٰلِدُونَ٧٤
İnne-lmücrimîne fî ’azâbi cehenneme hâlidûn.
Doğrusu suçlular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedirler.
لَايُفَتَّرُعَنْهُمْوَهُمْفِيهِمُبْلِسُونَ٧٥
Lâ yüfetteru ’anhüm vehüm fîhi müblisûn.
Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar.
وَمَاظَلَمْنَـٰهُمْوَلَـٰكِنكَانُواهُمُٱلظَّـٰلِمِينَ٧٦
Vemâ zalemnâhüm velâkin kânû hümu-zzâlimîn.
Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi.
وَنَادَوْايَـٰمَـٰلِكُلِيَقْضِعَلَيْنَارَبُّكَقَالَإِنَّكُممَّـٰكِثُونَ٧٧
Venâdev yâ mâlikü liyakdi ’aleynâ rabbük. kâle inneküm mâkisûn.
Cehennemde şöyle seslenilir: "Ey Nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın." Nöbetçi: "Siz böyle kalacaksınız" der.
لَقَدْجِئْنَـٰكُمبِٱلْحَقِّوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَكُمْلِلْحَقِّكَـٰرِهُونَ٧٨
Lekad ci'nâküm bilhakki velâkinne ekseraküm lilhakki kârihûn.
And olsun ki, size gerçeği getirdik; fakat çoğunuz gerçeği sevmiyorsunuz.
أَمْأَبْرَمُوٓاأَمْرًافَإِنَّامُبْرِمُونَ٧٩
Em ebramû emran feinnâ mübrimûn.
Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.
أَمْيَحْسَبُونَأَنَّالَانَسْمَعُسِرَّهُمْوَنَجْوَىٰهُمبَلَىٰوَرُسُلُنَالَدَيْهِمْيَكْتُبُونَ٨٠
Em yahsebûne ennâ lâ nesme’u sirrahüm venecvâhüm. belâ verusülünâ ledeyhim yektübûn.
Yoksa, kendilerinin gizli veya açık konuşmalarını duymayız mı sanırlar? Hayır; öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.
قُلْإِنكَانَلِلرَّحْمَـٰنِوَلَدٌفَأَنَاأَوَّلُٱلْعَـٰبِدِينَ٨١
Kul in kâne lirrahmâni veled. feenâ evvelü-l’âbidîn.
De ki: "Eğer Rahman olan Allah'ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum."
سُبْحَـٰنَرَبِّٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِرَبِّٱلْعَرْشِعَمَّايَصِفُونَ٨٢
Sübhâne rabbi-ssemâvâti vel'ardi rabbi-l’arşi ’ammâ yesifûn.
Göklerin ve yerin Rabbi, Arşın Rabbi onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
فَذَرْهُمْيَخُوضُواوَيَلْعَبُواحَتَّىٰيُلَـٰقُوايَوْمَهُمُٱلَّذِىيُوعَدُونَ٨٣
Fezerhüm yehûdû veyel’abû hattâ yülâkû yevmehümü-llezî yû’adûn.
Bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşana kadar, dalsınlar, oynasınlar.
وَهُوَٱلَّذِىفِىٱلسَّمَآءِإِلَـٰهٌوَفِىٱلْأَرْضِإِلَـٰهٌوَهُوَٱلْحَكِيمُٱلْعَلِيمُ٨٤
Vehüve-llezî fi-ssemâi ilâhüv vefi-l'ardi ilâhün. vehüve-lhakîmü-l’alîm.
Gökte de Tanrı, yerde de Tanrı O'dur. Hakim olan, her şeyi bilen O'dur.
وَتَبَارَكَٱلَّذِىلَهُمُلْكُٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَمَابَيْنَهُمَاوَعِندَهُعِلْمُٱلسَّاعَةِوَإِلَيْهِتُرْجَعُونَ٨٥
Vetebârake-llezî lehû mülkü-ssemâvâti vel'ardi vemâ beynehümâ. ve’indehû ’ilmü-ssâ’ah. veileyhi türce’ûn.
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek O'na aittir. O'na döneceksiniz.
وَلَايَمْلِكُٱلَّذِينَيَدْعُونَمِندُونِهِٱلشَّفَـٰعَةَإِلَّامَنشَهِدَبِٱلْحَقِّوَهُمْيَعْلَمُونَ٨٦
Velâ yemlikü-llezîne yed’ûne min dûnihi-şşefâ’ate illâ men şehide bilhakki vehüm ya’lemûn.
Allah'ı bırakıp yalvardıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak hakkı bilip ona şahidlik edenler bunun dışındadır.
وَلَئِنسَأَلْتَهُممَّنْخَلَقَهُمْلَيَقُولُنَّٱللَّهُفَأَنَّىٰيُؤْفَكُونَ٨٧
Velein seeltehüm men halekahüm leyekûlünne-llâhü feennâ yü'fekûn.
And olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: "Allah" derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?
وَقِيلِهِيَـٰرَبِّإِنَّهَـٰٓؤُلَآءِقَوْمٌلَّايُؤْمِنُونَ٨٨
Vekîlihî yâ rabbi inne hâülâi kavmül lâ yü'minûn.
Onlar hakkında: "Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir" demesi üzerine Allah: "Onlardan geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir" buyurdu.
فَٱصْفَحْعَنْهُمْوَقُلْسَلَـٰمٌفَسَوْفَيَعْلَمُونَ٨٩
Fasfah ’anhüm vekul selâm. fesevfe ya’lemûn.
Onlar hakkında: "Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir" demesi üzerine Allah: "Onlardan geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir" buyurdu.