Hûd Suresi
123 Ayet
Aralık
Oynatma

Oynatma hızı: 1x


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
الٓركِتَـٰبٌأُحْكِمَتْءَايَـٰتُهُثُمَّفُصِّلَتْمِنلَّدُنْحَكِيمٍخَبِيرٍ١
Elif-lâm-râ. kitâbün uhkimet âyâtühû sümme füssilet mil ledün hakîmin habîr.

Elif, Lam, Ra. Bu Kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitap'dır. Ben size, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.

أَلَّاتَعْبُدُوٓاإِلَّاٱللَّهَإِنَّنِىلَكُممِّنْهُنَذِيرٌوَبَشِيرٌ٢
Ellâ ta’büdû ille-llâh. innenî leküm minhü nezîruv vebeşîr.

Elif, Lam, Ra. Bu Kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitap'dır. Ben size, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.

وَأَنِٱسْتَغْفِرُوارَبَّكُمْثُمَّتُوبُوٓاإِلَيْهِيُمَتِّعْكُممَّتَـٰعًاحَسَنًاإِلَىٰٓأَجَلٍمُّسَمًّىوَيُؤْتِكُلَّذِىفَضْلٍفَضْلَهُوَإِنتَوَلَّوْافَإِنِّىٓأَخَافُعَلَيْكُمْعَذَابَيَوْمٍكَبِيرٍ٣
Veeni-stagfirû rabbeküm sümme tûbû ileyhi yümetti’küm metâ’an hasenen ilâ ecelim müsemmev veyü'ti külle zî fadlin fadleh. vein tevellev feinnî ehâfü ’aleyküm ’azâbe yevmin kebîr.

Elif, Lam, Ra. Bu Kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitap'dır. Ben size, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.

إِلَىٱللَّهِمَرْجِعُكُمْوَهُوَعَلَىٰكُلِّشَىْءٍقَدِيرٌ٤
İle-llâhi merci’uküm. vehüve ’alâ külli şey'in kadîr.

Dönüşünüz ancak Allah'adır. O her şeye Kadir'dir.

أَلَآإِنَّهُمْيَثْنُونَصُدُورَهُمْلِيَسْتَخْفُوامِنْهُأَلَاحِينَيَسْتَغْشُونَثِيَابَهُمْيَعْلَمُمَايُسِرُّونَوَمَايُعْلِنُونَإِنَّهُعَلِيمٌبِذَاتِٱلصُّدُورِ٥
Elâ innehüm yesnûne sudûrahüm liyestahfû minh. elâ hîne yestagşûne siyâbehüm ya’lemü mâ yüsirrûne vemâ yü’linûne. innehû ’alîmüm bizâti-ssudûr.

Bilin ki, onlar Kuran okunurken gizlenmek için iki büklüm olurlar. Bilin ki, elbiselerine büründüklerinde bile Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, kalblerde olanı bilendir.

وَمَامِندَآبَّةٍفِىٱلْأَرْضِإِلَّاعَلَىٱللَّهِرِزْقُهَاوَيَعْلَمُمُسْتَقَرَّهَاوَمُسْتَوْدَعَهَاكُلٌّفِىكِتَـٰبٍمُّبِينٍ٦
Vemâ min dâbbetin fi-l'ardi illâ ’ale-llâhi rizkuhâ veya’lemü müstekarrahâ vemüstevde’ahâ. küllün fî kitâbim mübîn.

Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir. O, canlıları babaların sulbünde kararlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta iken de bilir. Her şey apaçık bir Kitaptadır.

وَهُوَٱلَّذِىخَلَقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَفِىسِتَّةِأَيَّامٍوَكَانَعَرْشُهُعَلَىٱلْمَآءِلِيَبْلُوَكُمْأَيُّكُمْأَحْسَنُعَمَلًاوَلَئِنقُلْتَإِنَّكُممَّبْعُوثُونَمِنبَعْدِٱلْمَوْتِلَيَقُولَنَّٱلَّذِينَكَفَرُوٓاإِنْهَـٰذَآإِلَّاسِحْرٌمُّبِينٌ٧
Vehüve-llezî haleka-ssemâvâti vel'arda fî sitteti eyyâmiv vekâne ’arşühû ’ale-lmâi liyeblüveküm eyyüküm ahsenü ’amelâ. velein kulte inneküm meb’ûsûne mim ba’di-lmevti leyekûlenne-llezîne keferû in hâzâ illâ sihrum mübîn.

Arş'ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. And olsun ki, "Siz gerçekten, ölümden sonra dirileceksiniz" desen, inkar edenler: "Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" derler.

وَلَئِنْأَخَّرْنَاعَنْهُمُٱلْعَذَابَإِلَىٰٓأُمَّةٍمَّعْدُودَةٍلَّيَقُولُنَّمَايَحْبِسُهُٓأَلَايَوْمَيَأْتِيهِمْلَيْسَمَصْرُوفًاعَنْهُمْوَحَاقَبِهِممَّاكَانُوابِهِيَسْتَهْزِءُونَ٨
Velein ehharnâ ’anhümü-l’azâbe ilâ ümmetim ma’dûdetil leyekûlünne mâ yahbisüh. elâ yevme ye'tîhim leyse masrûfen ’anhüm vehâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn.

And olsun ki, onların azabını sayılı bir süreye kadar ertelesek, "Onu alıkoyan nedir?" derler. Bilin ki, onlara azab geldiği gün, artık geri çevrilmez; alaya aldıkları şey onları mahvedecektir.

وَلَئِنْأَذَقْنَاٱلْإِنسَـٰنَمِنَّارَحْمَةًثُمَّنَزَعْنَـٰهَامِنْهُإِنَّهُلَيَـُٔوسٌكَفُورٌ٩
Velein ezakne-l'insâne minnâ rahmeten sümme neza’nâhâ minh. innehû leyeûsün kefûr.

And olsun ki, insana nimetimizi tattırır sonra onu ondan çekip alırsak, o şüphesiz umutsuz bir nanköre döner.

وَلَئِنْأَذَقْنَـٰهُنَعْمَآءَبَعْدَضَرَّآءَمَسَّتْهُلَيَقُولَنَّذَهَبَٱلسَّيِّـَٔاتُعَنِّىٓإِنَّهُلَفَرِحٌفَخُورٌ١٠
Velein ezaknâhü na’mâe ba’de darrâe messethü leyekûlenne zehebe-sseyyiâtü ’annî. innehû leferihun fehûr.

Başına gelen sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırırsak, "Musibetler başımdan gitti" der; doğrusu o, şımarıp böbürlenen biridir.

إِلَّاٱلَّذِينَصَبَرُواوَعَمِلُواٱلصَّـٰلِحَـٰتِأُولَـٰٓئِكَلَهُممَّغْفِرَةٌوَأَجْرٌكَبِيرٌ١١
İlle-llezîne saberû ve’amilu-ssâlihâti. ülâike lehüm magfiratüv veecrun kebîr.

Bunların dışında, sabredip iyi işler işleyen kimseler, işte onlara mağfiret ve büyük ecir vardır.

فَلَعَلَّكَتَارِكٌبَعْضَمَايُوحَىٰٓإِلَيْكَوَضَآئِقٌبِهِصَدْرُكَأَنيَقُولُوالَوْلَآأُنزِلَعَلَيْهِكَنزٌأَوْجَآءَمَعَهُمَلَكٌإِنَّمَآأَنتَنَذِيرٌوَٱللَّهُعَلَىٰكُلِّشَىْءٍوَكِيلٌ١٢
Fele’alleke târiküm ba’da mâ yûhâ ileyke vedâikum bihî sadruke ey yekûlû levlâ ünzile ’aleyhi kenzün ev câe me’ahû melek. innemâ ente nezîr. vellâhü ’alâ külli şey'iv vekîl.

Putperestlerin: "Ona bir hazine indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli değil miydi?" demelerinden senin kalbin daralır ve belki de sana vahyolunanın bir kısmını terkedecek olursun. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah her şeye vekildir.

أَمْيَقُولُونَٱفْتَرَىٰهُقُلْفَأْتُوابِعَشْرِسُوَرٍمِّثْلِهِمُفْتَرَيَـٰتٍوَٱدْعُوامَنِٱسْتَطَعْتُممِّندُونِٱللَّهِإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ١٣
Em yekûlûne-fterâh. kul fe'tû bi’aşri süverim mislihî müfterayâtiv ved’û meni-steta’tüm min dûni-llâhi in küntüm sâdikîn.

Senin için: "Onu uydurdu" diyorlar, öyle mi? De ki: "Öyleyse onun surelerine benzer uydurma on sure meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın."

فَإِلَّمْيَسْتَجِيبُوالَكُمْفَٱعْلَمُوٓاأَنَّمَآأُنزِلَبِعِلْمِٱللَّهِوَأَنلَّآإِلَـٰهَإِلَّاهُوَفَهَلْأَنتُممُّسْلِمُونَ١٤
Feillem yestecîbû leküm fa’lemû ennemâ ünzile bi’ilmi-llâhi veel lâ ilâhe illâ hû. fehel entüm müslimûn.

Söylediğinizi yapamazlarsa, bilin ki o, ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka tanrı yoktur, artık müslümansınız değil mi?

مَنكَانَيُرِيدُٱلْحَيَوٰةَٱلدُّنْيَاوَزِينَتَهَانُوَفِّإِلَيْهِمْأَعْمَـٰلَهُمْفِيهَاوَهُمْفِيهَالَايُبْخَسُونَ١٥
Men kâne yürîdü-lhayâte-ddünyâ vezînetehâ nüveffi ileyhim a’mâlehüm fîhâ vehüm fîhâ lâ yübhasûn.

Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz; onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar.

أُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَلَيْسَلَهُمْفِىٱلْـَٔاخِرَةِإِلَّاٱلنَّارُوَحَبِطَمَاصَنَعُوافِيهَاوَبَـٰطِلٌمَّاكَانُوايَعْمَلُونَ١٦
Ülâike-llezîne leyse lehüm fi-l'âhirati ille-nnâr. vehabita mâ sane’û fîhâ vebâtilüm mâ kânû ya’melûn.

İşte ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da batıldır.

أَفَمَنكَانَعَلَىٰبَيِّنَةٍمِّنرَّبِّهِوَيَتْلُوهُشَاهِدٌمِّنْهُوَمِنقَبْلِهِكِتَـٰبُمُوسَىٰٓإِمَامًاوَرَحْمَةًأُولَـٰٓئِكَيُؤْمِنُونَبِهِوَمَنيَكْفُرْبِهِمِنَٱلْأَحْزَابِفَٱلنَّارُمَوْعِدُهُفَلَاتَكُفِىمِرْيَةٍمِّنْهُإِنَّهُٱلْحَقُّمِنرَّبِّكَوَلَـٰكِنَّأَكْثَرَٱلنَّاسِلَايُؤْمِنُونَ١٧
Efemen kâne ’alâ beyyinetim mir rabbihî veyetlûhü şâhidüm minhü vemin kablihî kitâbü mûsâ imâmev verahmeh. ülâike yü'minûne bih. vemey yekfür bihî mine-l'ahzâbi felnâru mev’idüh. felâ tekü fî miryetim minhü innehü-lhakku mir rabbike velâkinne eksera-nnâsi lâ yü'minûn.

Rabbinin katından bir belgesi ve onun arkasından da bir şahidi olanlar, önlerinde de Musa'nın Kitap'ı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kuran'a inanırlar. Hangi topluluk onu inkar ederse yeri ateştir; senin de bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbinden bir gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.

وَمَنْأَظْلَمُمِمَّنِٱفْتَرَىٰعَلَىٱللَّهِكَذِبًاأُولَـٰٓئِكَيُعْرَضُونَعَلَىٰرَبِّهِمْوَيَقُولُٱلْأَشْهَـٰدُهَـٰٓؤُلَآءِٱلَّذِينَكَذَبُواعَلَىٰرَبِّهِمْأَلَالَعْنَةُٱللَّهِعَلَىٱلظَّـٰلِمِينَ١٨
Vemen azlemü mimmeni-fterâ ’ale-llâhi kezibâ. ülâike yü’radûne ’alâ rabbihim veyekûlü-l'eşhâdü hâülâi-llezîne kezebû ’alâ rabbihim. elâ la’netü-llâhi ’ale-zzâlimîn.

Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? İşte bunlar Rablerine götürülürler ve şahidler: "Rablerine yalan söyleyenler bunlardır" derler. Bilin ki Allah'ın laneti haksızlık yapanlaradır.

ٱلَّذِينَيَصُدُّونَعَنسَبِيلِٱللَّهِوَيَبْغُونَهَاعِوَجًاوَهُمبِٱلْـَٔاخِرَةِهُمْكَـٰفِرُونَ١٩
Ellezîne yesuddûne ’an sebîli-llâhi veyebgûnehâ ’ivecâ. vehüm bil'âhirati hüm kâfirûn.

Bunlar Allah'ın yolundan alıkorlar ve o yolu eğriltmeğe çalışırlar; işte onlar ahireti inkar edenlerdir.

أُولَـٰٓئِكَلَمْيَكُونُوامُعْجِزِينَفِىٱلْأَرْضِوَمَاكَانَلَهُممِّندُونِٱللَّهِمِنْأَوْلِيَآءَيُضَـٰعَفُلَهُمُٱلْعَذَابُمَاكَانُوايَسْتَطِيعُونَٱلسَّمْعَوَمَاكَانُوايُبْصِرُونَ٢٠
Ülâike lem yekûnû mü’cizîne fi-l'ardi vemâ kâne lehüm min dûni-llâhi min evliyâ'. yüdâ’afü lehümü-l’azâb. mâ kânû yestetî’ûne-ssem’a vemâ kânû yübsirûn.

Bunlar yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamazlar. Allah'dan başka kendilerini kurtaracak dostları da yoktur. Azab onlara kat kat verilir; işitemezler ve göremezlerdi.

أُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَخَسِرُوٓاأَنفُسَهُمْوَضَلَّعَنْهُممَّاكَانُوايَفْتَرُونَ٢١
Ülâike-llezîne hasirû enfüsehüm vedalle ’anhüm mâ kânû yefterûn.

İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir. Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur.

لَاجَرَمَأَنَّهُمْفِىٱلْـَٔاخِرَةِهُمُٱلْأَخْسَرُونَ٢٢
Lâ cerame ennehüm fi-l'âhirati hümü-l'ahserûn.

Ahirette en çok kayba uğrayacaklar şüphesiz bunlardır.

إِنَّٱلَّذِينَءَامَنُواوَعَمِلُواٱلصَّـٰلِحَـٰتِوَأَخْبَتُوٓاإِلَىٰرَبِّهِمْأُولَـٰٓئِكَأَصْحَـٰبُٱلْجَنَّةِهُمْفِيهَاخَـٰلِدُونَ٢٣
İnne-llezîne âmenû ve’amilu-ssâlihâti veahbetû ilâ rabbihim ülâike ashâbü-lcenneh. hüm fîhâ hâlidûn.

Doğrusu inanan ve yararlı iş yapanlar ve Rablerine boyun eğenler, işte onlar cennetliklerdir; orada temellidirler.

مَثَلُٱلْفَرِيقَيْنِكَٱلْأَعْمَىٰوَٱلْأَصَمِّوَٱلْبَصِيرِوَٱلسَّمِيعِهَلْيَسْتَوِيَانِمَثَلًاأَفَلَاتَذَكَّرُونَ٢٤
Meselü-lferîkayni kel'a’mâ vel'esammi velbesîri vessemî’. hel yesteviyâni meselâ. efelâ tezekkerûn.

Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mi? İbret almıyor musunuz?

وَلَقَدْأَرْسَلْنَانُوحًاإِلَىٰقَوْمِهِٓإِنِّىلَكُمْنَذِيرٌمُّبِينٌ٢٥
Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmih. innî leküm nezîrum mübîn.

And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" dedi.

أَنلَّاتَعْبُدُوٓاإِلَّاٱللَّهَإِنِّىٓأَخَافُعَلَيْكُمْعَذَابَيَوْمٍأَلِيمٍ٢٦
El lâ ta’büdû ille-llâh. innî ehâfü ’aleyküm ’azâbe yevmin elîm.

And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" dedi.

فَقَالَٱلْمَلَأُٱلَّذِينَكَفَرُوامِنقَوْمِهِمَانَرَىٰكَإِلَّابَشَرًامِّثْلَنَاوَمَانَرَىٰكَٱتَّبَعَكَإِلَّاٱلَّذِينَهُمْأَرَاذِلُنَابَادِىَٱلرَّأْىِوَمَانَرَىٰلَكُمْعَلَيْنَامِنفَضْلٍبَلْنَظُنُّكُمْكَـٰذِبِينَ٢٧
Fekâle-lmeleü-llezîne keferû min kavmihî mâ nerâke illâ beşeram mislenâ vemâ nerâke-ttebe’ake ille-llezîne hüm erâzilünâ bâdiye-rra'y. vemâ nerâ leküm ’aleynâ min fadlim bel nezunnüküm kâzibîn.

Milletinin inkarcı ileri gelenleri: "Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur; biz sizi yalancı sanıyoruz" dediler.

قَالَيَـٰقَوْمِأَرَءَيْتُمْإِنكُنتُعَلَىٰبَيِّنَةٍمِّنرَّبِّىوَءَاتَىٰنِىرَحْمَةًمِّنْعِندِهِفَعُمِّيَتْعَلَيْكُمْأَنُلْزِمُكُمُوهَاوَأَنتُمْلَهَاكَـٰرِهُونَ٢٨
Kâle yâ kavmi era'eytüm in küntü ’alâ beyyinetim mir rabbî veâtânî rahmetem min ’indihî fe’ummiyet ’aleyküm. enülzimükümûhâ veentüm lehâ kârihûn.

Nuh: "Ey milletim! Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş de bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?" dedi.

وَيَـٰقَوْمِلَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِمَالًاإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٱللَّهِوَمَآأَنَابِطَارِدِٱلَّذِينَءَامَنُوٓاإِنَّهُممُّلَـٰقُوارَبِّهِمْوَلَـٰكِنِّىٓأَرَىٰكُمْقَوْمًاتَجْهَلُونَ٢٩
Veyâ kavmi lâ es'elüküm ’aleyhi mâlâ. in ecriye illâ ’ale-llâhi vemâ ene bitâridi-llezîne âmenû. innehüm mülâkû rabbihim velâkinnî erâküm kavmen techelûn.

"Ey milletim! Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir; inananları da kovacak değilim; çünkü onlar Rableriyle karşılaşacaklar; fakat ben sizi cahil bir millet olarak görüyorum."

وَيَـٰقَوْمِمَنيَنصُرُنِىمِنَٱللَّهِإِنطَرَدتُّهُمْأَفَلَاتَذَكَّرُونَ٣٠
Veyâ kavmi mey yensurunî mine-llâhi in tarattühüm. efelâ tezekkerûn.

"Ey milletim! Onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunur? Düşünmez misiniz?"

وَلَآأَقُولُلَكُمْعِندِىخَزَآئِنُٱللَّهِوَلَآأَعْلَمُٱلْغَيْبَوَلَآأَقُولُإِنِّىمَلَكٌوَلَآأَقُولُلِلَّذِينَتَزْدَرِىٓأَعْيُنُكُمْلَنيُؤْتِيَهُمُٱللَّهُخَيْرًاٱللَّهُأَعْلَمُبِمَافِىٓأَنفُسِهِمْإِنِّىٓإِذًالَّمِنَٱلظَّـٰلِمِينَ٣١
Velâ ekûlü leküm ’indî hazâinü-llâhi velâ a’lemü-lgaybe velâ ekûlü innî meleküv velâ ekûlü lillezîne tezderî a’yünüküm ley yü'tiyehümü-llâhü hayrâ. allâhü a’lemü bimâ fî enfüsihim. innî izel lemine-zzâlimîn.

"Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmem; doğrusu melek olduğumu da söylemiyorum; küçük gördüklerinize Allah iyilik vermeyecektir diyemem; içlerinde olanı Allah daha iyi bilir. Yoksa şüphesiz haksızlık edenlerden olurum."

قَالُوايَـٰنُوحُقَدْجَـٰدَلْتَنَافَأَكْثَرْتَجِدَٰلَنَافَأْتِنَابِمَاتَعِدُنَآإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ٣٢
Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ feekserte cidâlenâ fe'tinâ bimâ te’idünâ in künte mine-ssâdikîn.

"Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir" dediler.

قَالَإِنَّمَايَأْتِيكُمبِهِٱللَّهُإِنشَآءَوَمَآأَنتُمبِمُعْجِزِينَ٣٣
Kâle innemâ ye'tîküm bihi-llâhü in şâe vemâ entüm bimü’cizîn.

"Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz" dedi.

وَلَايَنفَعُكُمْنُصْحِىٓإِنْأَرَدتُّأَنْأَنصَحَلَكُمْإِنكَانَٱللَّهُيُرِيدُأَنيُغْوِيَكُمْهُوَرَبُّكُمْوَإِلَيْهِتُرْجَعُونَ٣٤
Velâ yenfe’uküm nushî in erattü en ensaha leküm in kâne-llâhü yürîdü ey yugviyeküm. hüve rabbüküm veileyhi türce’ûn.

"Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz" dedi.

أَمْيَقُولُونَٱفْتَرَىٰهُقُلْإِنِٱفْتَرَيْتُهُفَعَلَىَّإِجْرَامِىوَأَنَابَرِىٓءٌمِّمَّاتُجْرِمُونَ٣٥
Em yekûlûne-fterâh. kul ini-fteraytühû fe’aleyye icrâmî veenâ berîüm mimmâ tücrimûn.

Sana "Kuran'ı kendiliğinden uydurdu" derler, de ki: "Uydurdumsa suçu bana aittir; oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım."

وَأُوحِىَإِلَىٰنُوحٍأَنَّهُلَنيُؤْمِنَمِنقَوْمِكَإِلَّامَنقَدْءَامَنَفَلَاتَبْتَئِسْبِمَاكَانُوايَفْعَلُونَ٣٦
Veûhiye ilâ nûhin ennehû ley yü'mine min kavmike illâ men kad âmene felâ tebteis bimâ kânû yef’alûn.

Nuh'a, "Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafından vahyolundu.

وَٱصْنَعِٱلْفُلْكَبِأَعْيُنِنَاوَوَحْيِنَاوَلَاتُخَـٰطِبْنِىفِىٱلَّذِينَظَلَمُوٓاإِنَّهُممُّغْرَقُونَ٣٧
Vasne’i-lfülke bia’yüninâ vevahyinâ velâ tühâtibnî fi-llezîne zalemû. innehüm mugrakûn.

Nuh'a, "Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafından vahyolundu.

وَيَصْنَعُٱلْفُلْكَوَكُلَّمَامَرَّعَلَيْهِمَلَأٌمِّنقَوْمِهِسَخِرُوامِنْهُقَالَإِنتَسْخَرُوامِنَّافَإِنَّانَسْخَرُمِنكُمْكَمَاتَسْخَرُونَ٣٨
Veyasne’u-lfülke veküllemâ merra ’aleyhi meleüm min kavmihî sehirû minh. kâle in tesharû minnâ feinnâ nesharu minküm kemâ tesharûn.

Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz" dedi.

فَسَوْفَتَعْلَمُونَمَنيَأْتِيهِعَذَابٌيُخْزِيهِوَيَحِلُّعَلَيْهِعَذَابٌمُّقِيمٌ٣٩
Fesevfe ta’lemûne mey ye'tîhi ’azâbüy yuhzîhi veyehillü ’aleyhi ’azâbüm mükîm.

Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz" dedi.

حَتَّىٰٓإِذَاجَآءَأَمْرُنَاوَفَارَٱلتَّنُّورُقُلْنَاٱحْمِلْفِيهَامِنكُلٍّزَوْجَيْنِٱثْنَيْنِوَأَهْلَكَإِلَّامَنسَبَقَعَلَيْهِٱلْقَوْلُوَمَنْءَامَنَوَمَآءَامَنَمَعَهُٓإِلَّاقَلِيلٌ٤٠
Hattâ izâ câe emrunâ vefâra-ttennûru kulne-hmil fîhâ min küllin zevceyni-sneyni veehleke illâ men sebeka ’aleyhi-lkavlü vemen âmen. vemâ âmene me’ahû illâ kalîl.

Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamağa başlayınca, "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.

وَقَالَٱرْكَبُوافِيهَابِسْمِٱللَّهِمَجْرِىٰهَاوَمُرْسَىٰهَآإِنَّرَبِّىلَغَفُورٌرَّحِيمٌ٤١
Vekâle-rkebû fîhâ bismi-llâhi mecrâhâ vemürsâhâ. inne rabbî legafûrur rahîm.

Allah "Oraya binin; yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir, Rabbin bağışlar ve merhamet eder" dedi.

وَهِىَتَجْرِىبِهِمْفِىمَوْجٍكَٱلْجِبَالِوَنَادَىٰنُوحٌٱبْنَهُوَكَانَفِىمَعْزِلٍيَـٰبُنَىَّٱرْكَبمَّعَنَاوَلَاتَكُنمَّعَٱلْكَـٰفِرِينَ٤٢
Vehiye tecrî bihim fî mevcin kelcibâli venâdâ nûhun-bnehû vekâne fî ma’ziliy yâ büneyye-rkem me’anâ velâ teküm me’a-lkâfirîn.

Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma" diye seslendi.

قَالَسَـَٔاوِىٓإِلَىٰجَبَلٍيَعْصِمُنِىمِنَٱلْمَآءِقَالَلَاعَاصِمَٱلْيَوْمَمِنْأَمْرِٱللَّهِإِلَّامَنرَّحِمَوَحَالَبَيْنَهُمَاٱلْمَوْجُفَكَانَمِنَٱلْمُغْرَقِينَ٤٣
Kâle seâvî ilâ cebeliy ya’simünî mine-lmâ'. kâle lâ ’âsime-lyevme min emri-llâhi illâ mer rahim. vehâle beynehüme-lmevcü fekâne mine-lmugrakîn.

Oğlu: "Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır" deyince, Nuh: "Bugün Allah'ın buyruğundan O'nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.

وَقِيلَيَـٰٓأَرْضُٱبْلَعِىمَآءَكِوَيَـٰسَمَآءُأَقْلِعِىوَغِيضَٱلْمَآءُوَقُضِىَٱلْأَمْرُوَٱسْتَوَتْعَلَىٱلْجُودِىِّوَقِيلَبُعْدًالِّلْقَوْمِٱلظَّـٰلِمِينَ٤٤
Vekîle yâ ardu-ble’î mâeki veyâ semâü akli’î vegîda-lmâü vekudiye-l'emru vestevet ’ale-lcûdiyyi vekîle bü’del lilkavmi-zzâlimîn.

Yere, "Suyunu çek!", göğe, "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi.

وَنَادَىٰنُوحٌرَّبَّهُفَقَالَرَبِّإِنَّٱبْنِىمِنْأَهْلِىوَإِنَّوَعْدَكَٱلْحَقُّوَأَنتَأَحْكَمُٱلْحَـٰكِمِينَ٤٥
Venâdâ nûhur rabbehû fekâle rabbi inne-bnî min ehlî veinne va’deke-lhakku veente ahkemü-lhâkimîn.

Nuh Rabbine seslendi: "Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu Senin vadin haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" dedi.

قَالَيَـٰنُوحُإِنَّهُلَيْسَمِنْأَهْلِكَإِنَّهُعَمَلٌغَيْرُصَـٰلِحٍفَلَاتَسْـَٔلْنِمَالَيْسَلَكَبِهِعِلْمٌإِنِّىٓأَعِظُكَأَنتَكُونَمِنَٱلْجَـٰهِلِينَ٤٦
Kâle yâ nûhu innehû leyse min ehlik. innehû ’amelün gayru sâlih. felâ tes'elni mâ leyse leke bihî ’ilm. innî e’izuke en tekûne mine-lcâhilîn.

Allah: "Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma" dedi.

قَالَرَبِّإِنِّىٓأَعُوذُبِكَأَنْأَسْـَٔلَكَمَالَيْسَلِىبِهِعِلْمٌوَإِلَّاتَغْفِرْلِىوَتَرْحَمْنِىٓأَكُنمِّنَٱلْخَـٰسِرِينَ٤٧
Kâle rabbi innî e’ûzü bike en es'eleke mâ leyse lî bihî ’ilm. veillâ tagfir lî veterhamnî eküm mine-lhâsirîn.

"Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum" dedi.

قِيلَيَـٰنُوحُٱهْبِطْبِسَلَـٰمٍمِّنَّاوَبَرَكَـٰتٍعَلَيْكَوَعَلَىٰٓأُمَمٍمِّمَّنمَّعَكَوَأُمَمٌسَنُمَتِّعُهُمْثُمَّيَمَسُّهُممِّنَّاعَذَابٌأَلِيمٌ٤٨
Kîle yâ nûhu-hbit biselâmim minnâ veberakâtin ’aleyke ve’alâ ümemim mimmem me’ak. veümemün senümetti’uhüm sümme yemessühüm minnâ ’azâbün elîm.

"Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in. Ama birçok toplulukları da geçindireceğiz, sonra onlara can yakıcı bir azab vereceğiz" denildi.

تِلْكَمِنْأَنبَآءِٱلْغَيْبِنُوحِيهَآإِلَيْكَمَاكُنتَتَعْلَمُهَآأَنتَوَلَاقَوْمُكَمِنقَبْلِهَـٰذَافَٱصْبِرْإِنَّٱلْعَـٰقِبَةَلِلْمُتَّقِينَ٤٩
Tilke min embâi-lgaybi nûhîhâ ileyk. mâ künte ta’lemühâ ente velâ kavmüke min kabli hâzâ. fasbir. inne-l’âkibete lilmüttekîn.

Bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de, milletin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret, sonuç, Allah'tan sakınanlarındır.

وَإِلَىٰعَادٍأَخَاهُمْهُودًاقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُٓإِنْأَنتُمْإِلَّامُفْتَرُونَ٥٠
Veilâ ’âdin ehâhüm hûdâ. kâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. in entüm illâ müfterûn.

Ad milletine kardeşleri Hud'u gönderdik. Şöyle dedi: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur; yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz."

يَـٰقَوْمِلَآأَسْـَٔلُكُمْعَلَيْهِأَجْرًاإِنْأَجْرِىَإِلَّاعَلَىٱلَّذِىفَطَرَنِىٓأَفَلَاتَعْقِلُونَ٥١
Yâ kavmi lâ es'elüküm ’aleyhi ecrâ. in ecriye illâ ’ale-llezî fetaranî. efelâ ta’kilûn.

"Ey milletim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akletmez misiniz?"

وَيَـٰقَوْمِٱسْتَغْفِرُوارَبَّكُمْثُمَّتُوبُوٓاإِلَيْهِيُرْسِلِٱلسَّمَآءَعَلَيْكُممِّدْرَارًاوَيَزِدْكُمْقُوَّةًإِلَىٰقُوَّتِكُمْوَلَاتَتَوَلَّوْامُجْرِمِينَ٥٢
Veyâ kavmi-stagfirû rabbeküm sümme tûbû ileyhi yürsili-ssemâe ’aleyküm midrârav veyezidküm kuvveten ilâ kuvvetiküm velâ tetevellev mücrimîn.

"Ey milletim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki size gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın; suçlular olarak yüz çevirmeyin."

قَالُوايَـٰهُودُمَاجِئْتَنَابِبَيِّنَةٍوَمَانَحْنُبِتَارِكِىٓءَالِهَتِنَاعَنقَوْلِكَوَمَانَحْنُلَكَبِمُؤْمِنِينَ٥٣
Kâlû yâ hûdü mâ ci'tenâ bibeyyinetiv vemâ nahnü bitârikî âlihetinâ ’an kavlike vemâ nahnü leke bimü'minîn.

"Ey Hud! Sen bize bir belge getirmeden, senin sözünden ötürü tanrılarımızı terketmeyiz ve sana inanmayız.

إِننَّقُولُإِلَّاٱعْتَرَىٰكَبَعْضُءَالِهَتِنَابِسُوٓءٍقَالَإِنِّىٓأُشْهِدُٱللَّهَوَٱشْهَدُوٓاأَنِّىبَرِىٓءٌمِّمَّاتُشْرِكُونَ٥٤
İn nekûlü ille-’terâke ba’du âlihetinâ bisû'. kâle innî üşhidü-llâhe veşhedû ennî berîüm mimmâ tüşrikûn.

Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.

مِندُونِهِفَكِيدُونِىجَمِيعًاثُمَّلَاتُنظِرُونِ٥٥
Min dûnihî fekîdûnî cemî’an sümme lâ tünzirûn.

Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.

إِنِّىتَوَكَّلْتُعَلَىٱللَّهِرَبِّىوَرَبِّكُممَّامِندَآبَّةٍإِلَّاهُوَءَاخِذٌبِنَاصِيَتِهَآإِنَّرَبِّىعَلَىٰصِرَٰطٍمُّسْتَقِيمٍ٥٦
İnnî tevekkeltü ’ale-llâhi rabbî verabbiküm. mâ min dâbbetin illâ hüve âhizüm binâsiyetihâ. inne rabbî ’alâ sirâtim müstekîm.

Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.

فَإِنتَوَلَّوْافَقَدْأَبْلَغْتُكُممَّآأُرْسِلْتُبِهِٓإِلَيْكُمْوَيَسْتَخْلِفُرَبِّىقَوْمًاغَيْرَكُمْوَلَاتَضُرُّونَهُشَيْـًٔاإِنَّرَبِّىعَلَىٰكُلِّشَىْءٍحَفِيظٌ٥٧
Fein tevellev fekad eblagtüküm mâ ürsiltü bihî ileyküm. veyestahlifü rabbî kavmen gayraküm. velâ tedurrûnehû şey'â. inne rabbî ’alâ külli şey'in hafîz.

Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.

وَلَمَّاجَآءَأَمْرُنَانَجَّيْنَاهُودًاوَٱلَّذِينَءَامَنُوامَعَهُبِرَحْمَةٍمِّنَّاوَنَجَّيْنَـٰهُممِّنْعَذَابٍغَلِيظٍ٥٨
Velemmâ câe emrunâ necceynâ hûdev vellezîne âmenû me’ahû birahmetim minnâ. venecceynâhüm min ’azâbin galîz.

Buyruğumuz gelince, Hud'u ve beraberindeki inananları, rahmetimizle kurtardık. Onları çetin bir azabdan koruduk.

وَتِلْكَعَادٌجَحَدُوابِـَٔايَـٰتِرَبِّهِمْوَعَصَوْارُسُلَهُوَٱتَّبَعُوٓاأَمْرَكُلِّجَبَّارٍعَنِيدٍ٥٩
Vetilke ’âdün cehadû biâyâti rabbihim ve’asav rusülehû vettebe’û emra külli cebbârin ’anîd.

İşte bu, Rablerinin ayetlerini bile bile inkar eden, peygamberlerine kafa tutan ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad milletidir.

وَأُتْبِعُوافِىهَـٰذِهِٱلدُّنْيَالَعْنَةًوَيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِأَلَآإِنَّعَادًاكَفَرُوارَبَّهُمْأَلَابُعْدًالِّعَادٍقَوْمِهُودٍ٦٠
Veütbi’û fî hâzihi-ddünyâ la’netev veyevme-lkiyâmeh. elâ inne ’âden keferû rabbehüm. elâ bü’del li’âdin kavmi hûd.

Bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete uğradılar. Bilin ki Ad milleti Rablerini inkar etti ve yine bilin ki Hud'un milleti Ad Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.

وَإِلَىٰثَمُودَأَخَاهُمْصَـٰلِحًاقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُهُوَأَنشَأَكُممِّنَٱلْأَرْضِوَٱسْتَعْمَرَكُمْفِيهَافَٱسْتَغْفِرُوهُثُمَّتُوبُوٓاإِلَيْهِإِنَّرَبِّىقَرِيبٌمُّجِيبٌ٦١
Veilâ semûde ehâhüm sâlihâ. kâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. hüve enşeeküm mine-l'ardi vesta’meraküm fîhâ festagfirûhü sümme tûbû ileyh. inne rabbî karîbüm mücîb.

Semud milletine kardeşleri Salih'i gönderdik. "Ey milletim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan mağfiret dileyin, sonra da O'na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul edendir" dedi.

قَالُوايَـٰصَـٰلِحُقَدْكُنتَفِينَامَرْجُوًّاقَبْلَهَـٰذَآأَتَنْهَىٰنَآأَننَّعْبُدَمَايَعْبُدُءَابَآؤُنَاوَإِنَّنَالَفِىشَكٍّمِّمَّاتَدْعُونَآإِلَيْهِمُرِيبٍ٦٢
Kâlû yâ sâlihu kad künte fînâ mercüvven kable hâzâ etenhânâ en na’büde mâ ya’büdü âbâünâ veinnenâ lefî şekkim mimmâ ted’ûnâ ileyhi mürîbün.

"Ey Salih! Sen bundan önce, aramızda kendisinden iyilik beklenir bir kimseydin; şimdi babalarımızın taptıklarına bizi tapmaktan men mi ediyorsun? Doğrusu bizi çağırdığın şeyden şüphe ve endişedeyiz" dediler.

قَالَيَـٰقَوْمِأَرَءَيْتُمْإِنكُنتُعَلَىٰبَيِّنَةٍمِّنرَّبِّىوَءَاتَىٰنِىمِنْهُرَحْمَةًفَمَنيَنصُرُنِىمِنَٱللَّهِإِنْعَصَيْتُهُفَمَاتَزِيدُونَنِىغَيْرَتَخْسِيرٍ٦٣
Kâle yâ kavmi era'eytüm in küntü ’alâ beyyinetim mir rabbî veâtânî minhü rahmeten femey yensurunî mine-llâhi in ’asaytühû femâ tezîdûnenî gayra tahsîr.

"Ey milletim! Eğer Rabbimden bir belgem olur ve bana rahmet eder de ben O'na baş kaldırırsam, söyleyin, Allah'a karşı beni kim savunur? Bana zararımı artırmaktan başka birşey yapamazsınız" dedi.

وَيَـٰقَوْمِهَـٰذِهِنَاقَةُٱللَّهِلَكُمْءَايَةًفَذَرُوهَاتَأْكُلْفِىٓأَرْضِٱللَّهِوَلَاتَمَسُّوهَابِسُوٓءٍفَيَأْخُذَكُمْعَذَابٌقَرِيبٌ٦٤
Veyâ kavmi hâzihî nâkatü-llâhi leküm âyeten fezerûhâ te'kül fî ardi-llâhi velâ temessûhâ bisûin feye'huzeküm ’azâbün karîb.

"Ey milletim! Bu, size bir ayet olarak, Allah'ın devesidir. Bırakın onu, Allah'ın toprağında otlasın; ona fenalık etmeyin, yoksa siz hemen azaba uğrarsınız"

فَعَقَرُوهَافَقَالَتَمَتَّعُوافِىدَارِكُمْثَلَـٰثَةَأَيَّامٍذَٰلِكَوَعْدٌغَيْرُمَكْذُوبٍ٦٥
Fe’akarûhâ fekâle temette’û fî dâriküm selâsete eyyâm. zâlike va’dün gayru mekzûb.

Buna rağmen onu kesip devirdiler. O zaman Salih: "Yurdunuzda üç gün daha kalın. Bu, yalanlanmayacak bir sözdür" dedi.

فَلَمَّاجَآءَأَمْرُنَانَجَّيْنَاصَـٰلِحًاوَٱلَّذِينَءَامَنُوامَعَهُبِرَحْمَةٍمِّنَّاوَمِنْخِزْىِيَوْمِئِذٍإِنَّرَبَّكَهُوَٱلْقَوِىُّٱلْعَزِيزُ٦٦
Felemmâ câe emrunâ necceynâ sâlihav vellezîne âmenû me’ahû birahmetim minnâ vemin hizyi yevmiiz. inne rabbeke hüve-lkaviyyü-l’azîz.

Buyruğumuz gelince, Salih'i ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak o günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu Rabbin pek kuvvetli ve güçlüdür.

وَأَخَذَٱلَّذِينَظَلَمُواٱلصَّيْحَةُفَأَصْبَحُوافِىدِيَـٰرِهِمْجَـٰثِمِينَ٦٧
Veehaze-llezîne zalemu-ssayhatü feasbehû fî diyârihim câsimîn.

Haksızlık yapanları bir çığlık tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.

كَأَنلَّمْيَغْنَوْافِيهَآأَلَآإِنَّثَمُودَاكَفَرُوارَبَّهُمْأَلَابُعْدًالِّثَمُودَ٦٨
Keel lem yagnev fîhâ. elâ inne semûde keferû rabbehüm. elâ bü’del lisemûd.

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki, Semud milleti Rabbini inkar etmişti. Bilin ki, Semud milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.

وَلَقَدْجَآءَتْرُسُلُنَآإِبْرَٰهِيمَبِٱلْبُشْرَىٰقَالُواسَلَـٰمًاقَالَسَلَـٰمٌفَمَالَبِثَأَنجَآءَبِعِجْلٍحَنِيذٍ٦٩
Velekad câet rusülünâ ibrâhîme bilbüşrâ kâlû selâmâ. kâle selâmün femâ lebise en câe bi’iclin hanîz.

And olsun ki, elçilerimiz müjde ile İbrahim'e geldiler. "Selam sana" dediler, "Size de selam" dedi, hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.

فَلَمَّارَءَآأَيْدِيَهُمْلَاتَصِلُإِلَيْهِنَكِرَهُمْوَأَوْجَسَمِنْهُمْخِيفَةًقَالُوالَاتَخَفْإِنَّآأُرْسِلْنَآإِلَىٰقَوْمِلُوطٍ٧٠
Felemmâ raâ eydiyehüm lâ tesilü ileyhi nekirahüm veevcese minhüm hîfeh. kâlû lâ tehaf innâ ürsilnâ ilâ kavmi lût.

Ellerini ona uzatmadıklarını görünce, durumlarını beğenmedi ve içine korku düştü. Onlar, "Korkma, biz Lut milletine gönderildik" dediler.

وَٱمْرَأَتُهُقَآئِمَةٌفَضَحِكَتْفَبَشَّرْنَـٰهَابِإِسْحَـٰقَوَمِنوَرَآءِإِسْحَـٰقَيَعْقُوبَ٧١
Vemraetühû kâimetün fedahiket febeşşernâhâ biishâka vemiv verâi ishâka ya’kûb.

Bu arada, İbrahim'in ayakta duran karısı gülünce, "Ona İshak'ı ardından Yakub'u müjdeleriz" dediler.

قَالَتْيَـٰوَيْلَتَىٰٓءَأَلِدُوَأَنَاعَجُوزٌوَهَـٰذَابَعْلِىشَيْخًاإِنَّهَـٰذَالَشَىْءٌعَجِيبٌ٧٢
Kâlet yâ veyletâ eelidü veenâ ’acûzüv vehâzâ ba’lî şeyhâ. inne hâzâ leşey'ün ’acîb.

"Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim? Doğrusu bu şaşılacak bir şey" dedi.

قَالُوٓاأَتَعْجَبِينَمِنْأَمْرِٱللَّهِرَحْمَتُٱللَّهِوَبَرَكَـٰتُهُعَلَيْكُمْأَهْلَٱلْبَيْتِإِنَّهُحَمِيدٌمَّجِيدٌ٧٣
Kâlû eta’cebîne min emri-llâhi rahmetü-llâhi veberakâtühû ’aleyküm ehle-lbeyt. innehû hamîdüm mecîd.

"Ey evin hanımı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşarsın? O, övülmeye layıktır, yücelerin yücesidir" dediler.

فَلَمَّاذَهَبَعَنْإِبْرَٰهِيمَٱلرَّوْعُوَجَآءَتْهُٱلْبُشْرَىٰيُجَـٰدِلُنَافِىقَوْمِلُوطٍ٧٤
Felemmâ zehebe ’an ibrâhîme-rrav’u vecâethü-lbüşrâ yücâdilünâ fî kavmi lût.

İbrahim'in korkusu gidip de müjde kendisine ulaşınca, Lut milleti hakkında elçilerimizle tartışmaya girişti.

إِنَّإِبْرَٰهِيمَلَحَلِيمٌأَوَّٰهٌمُّنِيبٌ٧٥
İnne ibrâhîme lehalîmün evvâhüm münîb.

Doğrusu İbrahim çok içli, yumuşak huylu ve kendini Allah'a vermiş bir kimse idi.

يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُأَعْرِضْعَنْهَـٰذَآإِنَّهُقَدْجَآءَأَمْرُرَبِّكَوَإِنَّهُمْءَاتِيهِمْعَذَابٌغَيْرُمَرْدُودٍ٧٦
Yâ ibrâhîmü a’rid ’an hâzâ. innehû kad câe emru rabbik. veinnehüm âtîhim ’azâbün gayru merdûd.

Elçilerimiz, "Ey İbrahim! Bundan vazgeç, doğrusu Rabbinin emri gelmiştir. Onlara, şüphesiz, geri çevrilemeyecek bir azab gelmektedir" dediler.

وَلَمَّاجَآءَتْرُسُلُنَالُوطًاسِىٓءَبِهِمْوَضَاقَبِهِمْذَرْعًاوَقَالَهَـٰذَايَوْمٌعَصِيبٌ٧٧
Velemmâ câet rusülünâ lûtan sîe bihim vedâka bihim zer’av vekâle hâzâ yevmün ’asîb.

Elçilerimiz Lut'a gelince, onun fenasına gitti; çok sıkıldı, "Bu çetin bir gündür" dedi.

وَجَآءَهُقَوْمُهُيُهْرَعُونَإِلَيْهِوَمِنقَبْلُكَانُوايَعْمَلُونَٱلسَّيِّـَٔاتِقَالَيَـٰقَوْمِهَـٰٓؤُلَآءِبَنَاتِىهُنَّأَطْهَرُلَكُمْفَٱتَّقُواٱللَّهَوَلَاتُخْزُونِفِىضَيْفِىٓأَلَيْسَمِنكُمْرَجُلٌرَّشِيدٌ٧٨
Vecâehû kavmühû yühra’ûne ileyhi vemin kablü kânû ya’melûne-sseyyiât. kâle yâ kavmi hâülâi benâtî hünne atheru leküm fetteku-llâhe velâ tuhzûni fî dayfî. eleyse minküm racülür raşîd.

Milleti ona koşarak geldiler. Daha önce kötü işler işliyorlardı. "Ey milletim! İşte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir. (size nikahlıyabilirim!) Allah'tan sakının, konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur?" dedi.

قَالُوالَقَدْعَلِمْتَمَالَنَافِىبَنَاتِكَمِنْحَقٍّوَإِنَّكَلَتَعْلَمُمَانُرِيدُ٧٩
Kâlû lekad ’alimte mâ lenâ fî benâtike min hakk. veinneke leta’lemü mâ nürîd.

"And olsun ki, senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun; doğrusu, ne istediğimizin farkındasın" dediler.

قَالَلَوْأَنَّلِىبِكُمْقُوَّةًأَوْءَاوِىٓإِلَىٰرُكْنٍشَدِيدٍ٨٠
Kâle lev enne lî biküm kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd.

"Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam" dedi.

قَالُوايَـٰلُوطُإِنَّارُسُلُرَبِّكَلَنيَصِلُوٓاإِلَيْكَفَأَسْرِبِأَهْلِكَبِقِطْعٍمِّنَٱلَّيْلِوَلَايَلْتَفِتْمِنكُمْأَحَدٌإِلَّاٱمْرَأَتَكَإِنَّهُمُصِيبُهَامَآأَصَابَهُمْإِنَّمَوْعِدَهُمُٱلصُّبْحُأَلَيْسَٱلصُّبْحُبِقَرِيبٍ٨١
Kâlû yâ lûtu innâ rusülü rabbike ley yesilû ileyke feesri biehlike bikit’im mine-lleyli velâ yeltefit minküm ehadün ille-mraetek. innehû müsîbühâ mâ esâbehüm. inne mev’idehümu-ssubh. eleyse-ssubhu bikarîb.

"Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemiyecekler; geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık; karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelen onun başına da gelecektir. Vadeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" dediler.

فَلَمَّاجَآءَأَمْرُنَاجَعَلْنَاعَـٰلِيَهَاسَافِلَهَاوَأَمْطَرْنَاعَلَيْهَاحِجَارَةًمِّنسِجِّيلٍمَّنضُودٍ٨٢
Felemmâ câe emrunâ ce’alnâ ’âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ’aleyhâ hicâratem min siccîlim mendûd.

Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine Rabbinin katından, işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zalimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.

مُّسَوَّمَةًعِندَرَبِّكَوَمَاهِىَمِنَٱلظَّـٰلِمِينَبِبَعِيدٍ٨٣
Müsevvemeten ’inde rabbik. vemâ hiye mine-zzâlimîne bibe’îd.

Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine Rabbinin katından, işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zalimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.

وَإِلَىٰمَدْيَنَأَخَاهُمْشُعَيْبًاقَالَيَـٰقَوْمِٱعْبُدُواٱللَّهَمَالَكُممِّنْإِلَـٰهٍغَيْرُهُوَلَاتَنقُصُواٱلْمِكْيَالَوَٱلْمِيزَانَإِنِّىٓأَرَىٰكُمبِخَيْرٍوَإِنِّىٓأَخَافُعَلَيْكُمْعَذَابَيَوْمٍمُّحِيطٍ٨٤
Veilâ medyene ehâhüm şu’aybâ. kâle yâ kavmi-’büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. velâ tenkusü-lmikyâle velmîzâne innî erâküm bihayriv veinnî ehâfü ’aleyküm ’azâbe yevmim mühît.

Medyen halkına kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Şöyle dedi: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum ve hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum."

وَيَـٰقَوْمِأَوْفُواٱلْمِكْيَالَوَٱلْمِيزَانَبِٱلْقِسْطِوَلَاتَبْخَسُواٱلنَّاسَأَشْيَآءَهُمْوَلَاتَعْثَوْافِىٱلْأَرْضِمُفْسِدِينَ٨٥
Veyâ kavmi evfü-lmikyâle velmîzâne bilkisti velâ tebhasü-nnâse eşyâehüm velâ ta’sev fi-l'ardi müfsidîn.

"Ey milletim! Ölçüyü ve tartıyı tamamı tamamına yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

بَقِيَّتُٱللَّهِخَيْرٌلَّكُمْإِنكُنتُممُّؤْمِنِينَوَمَآأَنَاعَلَيْكُمبِحَفِيظٍ٨٦
Bekiyyetü-llâhi hayrul leküm in küntüm mü'minîn. vemâ ene ’aleyküm bihafîz.

"İnanıyorsanız, Allah'ın geri bıraktığı helal kar sizin için daha hayırlıdır. Ben size bekçi değilim."

قَالُوايَـٰشُعَيْبُأَصَلَوٰتُكَتَأْمُرُكَأَننَّتْرُكَمَايَعْبُدُءَابَآؤُنَآأَوْأَننَّفْعَلَفِىٓأَمْوَٰلِنَامَانَشَـٰٓؤُاإِنَّكَلَأَنتَٱلْحَلِيمُٱلرَّشِيدُ٨٧
Kâlû yâ şu’aybü esalâtüke te'müruke en netruke mâ ya’büdü âbâünâ ev en nef’ale fî emvâlinâ mâ neşâ'. inneke leente-lhalîmü-rraşîd.

"Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden senin namazın mıdır? Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin" dediler.

قَالَيَـٰقَوْمِأَرَءَيْتُمْإِنكُنتُعَلَىٰبَيِّنَةٍمِّنرَّبِّىوَرَزَقَنِىمِنْهُرِزْقًاحَسَنًاوَمَآأُرِيدُأَنْأُخَالِفَكُمْإِلَىٰمَآأَنْهَىٰكُمْعَنْهُإِنْأُرِيدُإِلَّاٱلْإِصْلَـٰحَمَاٱسْتَطَعْتُوَمَاتَوْفِيقِىٓإِلَّابِٱللَّهِعَلَيْهِتَوَكَّلْتُوَإِلَيْهِأُنِيبُ٨٨
Kâle yâ kavmi era'eytüm in küntü ’alâ beyyinetim mir rabbî verazekanî minhü rizkan hasenâ. vemâ ürîdü en ühâlifeküm ilâ mâ enhâküm ’anh. in ürîdü ille-l'islâha me-steta’t. vemâ tevfîkî illâ billâh. ’aleyhi tevekkeltü veileyhi ünîb.

"Ey Milletim! Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir rızık da verdiği halde, O'na karşı gelebilir miyim? Söylesenize! Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem; gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır, O'na güvendim; O'na yöneliyorum" dedi.

وَيَـٰقَوْمِلَايَجْرِمَنَّكُمْشِقَاقِىٓأَنيُصِيبَكُممِّثْلُمَآأَصَابَقَوْمَنُوحٍأَوْقَوْمَهُودٍأَوْقَوْمَصَـٰلِحٍوَمَاقَوْمُلُوطٍمِّنكُمبِبَعِيدٍ٨٩
Veyâ kavmi lâ yecrimenneküm şikâkî ey yüsîbeküm mislü mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih. vemâ kavmü lûtim minküm bibe’îd.

"Ey Milletim! Bana karşı gelmeniz, Nuh milletine veya Hud milletine yahut da Salih milletine gelen felaketin bir benzerini, sakın başınıza getirmesin. Lut milleti sizden uzak değildir."

وَٱسْتَغْفِرُوارَبَّكُمْثُمَّتُوبُوٓاإِلَيْهِإِنَّرَبِّىرَحِيمٌوَدُودٌ٩٠
Vestagfirû rabbeküm sümme tûbû ileyh. inne rabbî rahîmüv vedûd.

"Rabbinizden mağfiret dileyin; O'na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever."

قَالُوايَـٰشُعَيْبُمَانَفْقَهُكَثِيرًامِّمَّاتَقُولُوَإِنَّالَنَرَىٰكَفِينَاضَعِيفًاوَلَوْلَارَهْطُكَلَرَجَمْنَـٰكَوَمَآأَنتَعَلَيْنَابِعَزِيزٍ٩١
Kâlû yâ şu’aybü mâ nefkahû kesîram mimmâ tekûlü veinnâ lenerâke fînâ da’îfâ. velevlâ rahtuke leracemnâk. vemâ ente ’aleynâ bi’azîz.

"Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu seni aramızda güçsüz görüyoruz. Eğer taraftarların olmasaydı seni taşlardık. Esasen bizim gözümüzde pek itibarın da yoktur" dediler.

قَالَيَـٰقَوْمِأَرَهْطِىٓأَعَزُّعَلَيْكُممِّنَٱللَّهِوَٱتَّخَذْتُمُوهُوَرَآءَكُمْظِهْرِيًّاإِنَّرَبِّىبِمَاتَعْمَلُونَمُحِيطٌ٩٢
Kâle yâ kavmi erahtî e’azzü ’aleyküm mine-llâh. vettehaztümûhü verâeküm zihriyyâ. inne rabbî bimâ ta’melûne mühît.

"Ey Milletim! Benim taraftarlarım size göre Allah'tan daha mı değerlidir ki Allah'a sırt çevirdiniz? Doğrusu Rabbim yaptıklarınızı bilgisiyle kuşatmıştır" dedi.

وَيَـٰقَوْمِٱعْمَلُواعَلَىٰمَكَانَتِكُمْإِنِّىعَـٰمِلٌسَوْفَتَعْلَمُونَمَنيَأْتِيهِعَذَابٌيُخْزِيهِوَمَنْهُوَكَـٰذِبٌوَٱرْتَقِبُوٓاإِنِّىمَعَكُمْرَقِيبٌ٩٣
Veyâ kavmi-’melû ’alâ mekânetiküm innî ’âmil. sevfe ta’lemûne mey ye'tîhi ’azâbüy yuhzîhi vemen hüve kâzib. vertekibû innî me’aküm rakîb.

"Ey Milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini, kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlüyorum."

وَلَمَّاجَآءَأَمْرُنَانَجَّيْنَاشُعَيْبًاوَٱلَّذِينَءَامَنُوامَعَهُبِرَحْمَةٍمِّنَّاوَأَخَذَتِٱلَّذِينَظَلَمُواٱلصَّيْحَةُفَأَصْبَحُوافِىدِيَـٰرِهِمْجَـٰثِمِينَ٩٤
Velemmâ câe emrunâ necceynâ şu’aybev vellezîne âmenû me’ahû birahmetim minnâ veehazeti-llezîne zalemu-ssayhatü feasbehû fî diyârihim câsimîn.

Buyruğumuz gelince, Şuayb'ı ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak kurtardık. Haksızlık yapanları bir çığlık yakaladı, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.

كَأَنلَّمْيَغْنَوْافِيهَآأَلَابُعْدًالِّمَدْيَنَكَمَابَعِدَتْثَمُودُ٩٥
Keel lem yagnev fîhâ. elâ bü’del limedyene kemâ be’idet semûd.

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semud milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı.

وَلَقَدْأَرْسَلْنَامُوسَىٰبِـَٔايَـٰتِنَاوَسُلْطَـٰنٍمُّبِينٍ٩٦
Velekad erselnâ mûsâ biâyâtinâ vesültânim mübîn.

And olsun ki Musa'yı Firavun ve erkanına mucizelerimizle, apaçık bir delil ile gönderdik. Firavun'un buyruğuna uydular, oysa Firavun'un buyurduğu sağduyuya uygun değildi.

إِلَىٰفِرْعَوْنَوَمَلَإِيهِفَٱتَّبَعُوٓاأَمْرَفِرْعَوْنَوَمَآأَمْرُفِرْعَوْنَبِرَشِيدٍ٩٧
İlâ fir’avne vemeleihî fettebe’û emra fir’avn. vemâ emru fir’avne biraşîd.

And olsun ki Musa'yı Firavun ve erkanına mucizelerimizle, apaçık bir delil ile gönderdik. Firavun'un buyruğuna uydular, oysa Firavun'un buyurduğu sağduyuya uygun değildi.

يَقْدُمُقَوْمَهُيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِفَأَوْرَدَهُمُٱلنَّارَوَبِئْسَٱلْوِرْدُٱلْمَوْرُودُ٩٨
Yakdümü kavmehû yevme-lkiyâmeti feevradehümü-nnâr. vebi'se-lvirdü-lmevrûd.

Firavun, kıyamet gününde milletine öncülük eder, onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!

وَأُتْبِعُوافِىهَـٰذِهِلَعْنَةًوَيَوْمَٱلْقِيَـٰمَةِبِئْسَٱلرِّفْدُٱلْمَرْفُودُ٩٩
Veütbi’û fî hâzihî la’netev veyevme-lkiyâmeh. bi'se-rrifdü-lmerfûd.

Hem burada ve hem kıyamet gününde lanete uğratılırlar. Bu ne kötü bir bağıştır!

ذَٰلِكَمِنْأَنبَآءِٱلْقُرَىٰنَقُصُّهُعَلَيْكَمِنْهَاقَآئِمٌوَحَصِيدٌ١٠٠
Zâlike min embâi-lkurâ nekussuhû ’aleyke minhâ kâimüv vehasîd.

Bu sana anlattıklarımız, kasabaların başından geçenlerdir. Onların bir kısmı hala duruyor, bir kısmı ise silinip gitmiştir.

وَمَاظَلَمْنَـٰهُمْوَلَـٰكِنظَلَمُوٓاأَنفُسَهُمْفَمَآأَغْنَتْعَنْهُمْءَالِهَتُهُمُٱلَّتِىيَدْعُونَمِندُونِٱللَّهِمِنشَىْءٍلَّمَّاجَآءَأَمْرُرَبِّكَوَمَازَادُوهُمْغَيْرَتَتْبِيبٍ١٠١
Vemâ zalemnâhüm velâkin zalemû enfüsehüm femâ agnet ’anhüm âlihetühümü-lletî yed’ûne min dûni-llâhi min şey'il lemmâ câe emru rabbik. vemâ zâdûhüm gayra tetbîb.

Onlara Biz zulmetmedik, fakat onlar kendilerine yazık ettiler. Rabbinin buyruğu gelince, Allah'ı bırakıp taptıkları tanrılar kendilerine bir fayda vermedi, kayıplarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.

وَكَذَٰلِكَأَخْذُرَبِّكَإِذَآأَخَذَٱلْقُرَىٰوَهِىَظَـٰلِمَةٌإِنَّأَخْذَهُٓأَلِيمٌشَدِيدٌ١٠٢
Vekezâlike ahzü rabbike izâ ehaze-lkurâ vehiye zâlimeh. inne ahzehû elîmün şedîd.

Allah, kasabaların zalim halkını yakalayınca, böyle yakalar; yakalaması da şiddetli ve elimdir.

إِنَّفِىذَٰلِكَلَـَٔايَةًلِّمَنْخَافَعَذَابَٱلْـَٔاخِرَةِذَٰلِكَيَوْمٌمَّجْمُوعٌلَّهُٱلنَّاسُوَذَٰلِكَيَوْمٌمَّشْهُودٌ١٠٣
İnne fî zâlike leâyetel limen hâfe ’azâbe-l'âhirah. zâlike yevmüm mecmû’ul lehü-nnâsü vezâlike yevmüm meşhûd.

Ahiretin azabından korkanlara, bunda, hiç şüphesiz ibret vardır. Bu, insanların toplanacağı gündür; bu, görülecek bir gündür.

وَمَانُؤَخِّرُهُٓإِلَّالِأَجَلٍمَّعْدُودٍ١٠٤
Vemâ nü'ehhiruhû illâ liecelim ma’dûd.

Biz, o günü, ancak belli bir süreye kadar geciktiririz.

يَوْمَيَأْتِلَاتَكَلَّمُنَفْسٌإِلَّابِإِذْنِهِفَمِنْهُمْشَقِىٌّوَسَعِيدٌ١٠٥
Yevme ye'ti lâ tekellemü nefsün illâ biiznih. feminhüm şekiyyüv vese’îd.

O gün gelince, Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz: İçlerinde bedbaht olanlar da, mesut olanlar da vardır.

فَأَمَّاٱلَّذِينَشَقُوافَفِىٱلنَّارِلَهُمْفِيهَازَفِيرٌوَشَهِيقٌ١٠٦
Feemme-llezîne şekû fefi-nnâri lehüm fîhâ zefîruv veşehîk.

Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onlar orada ah edip inlerler.

خَـٰلِدِينَفِيهَامَادَامَتِٱلسَّمَـٰوَٰتُوَٱلْأَرْضُإِلَّامَاشَآءَرَبُّكَإِنَّرَبَّكَفَعَّالٌلِّمَايُرِيدُ١٠٧
Hâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtü vel'ardu illâ mâ şâe rabbük. inne rabbeke fa’’âlül limâ yürîd.

Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır. Rabbin, şüphesiz, her istediğini yapar.

وَأَمَّاٱلَّذِينَسُعِدُوافَفِىٱلْجَنَّةِخَـٰلِدِينَفِيهَامَادَامَتِٱلسَّمَـٰوَٰتُوَٱلْأَرْضُإِلَّامَاشَآءَرَبُّكَعَطَآءًغَيْرَمَجْذُوذٍ١٠٨
Veemme-llezîne sü’idû fefi-lcenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtü vel'ardu illâ mâ şâe rabbük. ’atâen gayra meczûz.

Mesud olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilemesi bir yana, sonsuz bir lütuf olarak, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır.

فَلَاتَكُفِىمِرْيَةٍمِّمَّايَعْبُدُهَـٰٓؤُلَآءِمَايَعْبُدُونَإِلَّاكَمَايَعْبُدُءَابَآؤُهُممِّنقَبْلُوَإِنَّالَمُوَفُّوهُمْنَصِيبَهُمْغَيْرَمَنقُوصٍ١٠٩
Felâ tekü fî miryetim mimmâ ya’büdü hâülâ'. mâ ya’büdûne illâ kemâ ya’büdü âbâühüm min kabl. veinnâ lemüveffûhüm nesîbehüm gayra menkûs.

Bu putperestlerin taptıklarının batıl olduğunda şüphen olmasın; daha önce babalarının tapmış oldukları gibi onlar da taparlar. Onlara paylarını şüphesiz eksiksiz olarak ödeyeceğiz.

وَلَقَدْءَاتَيْنَامُوسَىٱلْكِتَـٰبَفَٱخْتُلِفَفِيهِوَلَوْلَاكَلِمَةٌسَبَقَتْمِنرَّبِّكَلَقُضِىَبَيْنَهُمْوَإِنَّهُمْلَفِىشَكٍّمِّنْهُمُرِيبٍ١١٠
Velekad âteynâ mûse-lkitâbe fahtülife fîh. velevlâ kelimetün sebekat mir rabbike lekudiye beynehüm. veinnehüm lefî şekkim minhü mürîbün.

And olsun ki, Musa'ya Kitap verdik; onda ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında çoktan hükmedilmiş olurdu. Doğrusu onlar, Kitap'ın Allah katından olduğunda şüphe ve endişe içindedirler.

وَإِنَّكُلًّالَّمَّالَيُوَفِّيَنَّهُمْرَبُّكَأَعْمَـٰلَهُمْإِنَّهُبِمَايَعْمَلُونَخَبِيرٌ١١١
Veinne küllel lemmâ leyüveffiyennehüm rabbüke a’mâlehüm. innehû bimâ ya’melûne habîr.

Rabbin, onların işlerinin karşılığını elbette tamamen verecektir. O, şüphesiz, onların yaptıklarını bilir.

فَٱسْتَقِمْكَمَآأُمِرْتَوَمَنتَابَمَعَكَوَلَاتَطْغَوْاإِنَّهُبِمَاتَعْمَلُونَبَصِيرٌ١١٢
Festekim kemâ ümirte vemen tâbe me’ake velâ tatgav. innehû bimâ ta’melûne besîr.

Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.

وَلَاتَرْكَنُوٓاإِلَىٱلَّذِينَظَلَمُوافَتَمَسَّكُمُٱلنَّارُوَمَالَكُممِّندُونِٱللَّهِمِنْأَوْلِيَآءَثُمَّلَاتُنصَرُونَ١١٣
Velâ terkenû ile-llezîne zalemû fetemessekümü-nnâru vemâ leküm min dûni-llâhi min evliyâe sümme lâ tünsarûn.

Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz.

وَأَقِمِٱلصَّلَوٰةَطَرَفَىِٱلنَّهَارِوَزُلَفًامِّنَٱلَّيْلِإِنَّٱلْحَسَنَـٰتِيُذْهِبْنَٱلسَّيِّـَٔاتِذَٰلِكَذِكْرَىٰلِلذَّٰكِرِينَ١١٤
Veekimi-ssalâte tarafeyi-nnehâri vezülefem mine-lleyl. inne-lhasenâti yüzhibne-sseyyiât. zâlike zikrâ lizzâkirîn.

Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenlere bir öğüttür.

وَٱصْبِرْفَإِنَّٱللَّهَلَايُضِيعُأَجْرَٱلْمُحْسِنِينَ١١٥
Vasbir feinne-llâhe lâ yüdî’u ecra-lmuhsinîn.

Sabret, Allah iyi davrananların ecrini elbette zayi etmez.

فَلَوْلَاكَانَمِنَٱلْقُرُونِمِنقَبْلِكُمْأُولُوابَقِيَّةٍيَنْهَوْنَعَنِٱلْفَسَادِفِىٱلْأَرْضِإِلَّاقَلِيلًامِّمَّنْأَنجَيْنَامِنْهُمْوَٱتَّبَعَٱلَّذِينَظَلَمُوامَآأُتْرِفُوافِيهِوَكَانُوامُجْرِمِينَ١١٦
Felevlâ kâne mine-lkurûni min kabliküm ülû bekiyyetiy yenhevne ’ani-lfesâdi fi-l'ardi illâ kalîlem mimmen enceynâ minhüm. vettebe’a-llezîne zalemû mâ ütrifû fîhi vekânû mücrimîn.

Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar ise suçlu oldular.

وَمَاكَانَرَبُّكَلِيُهْلِكَٱلْقُرَىٰبِظُلْمٍوَأَهْلُهَامُصْلِحُونَ١١٧
Vemâ kâne rabbüke liyühlike-lkurâ bizulmiv veehlühâ muslihûn.

Rabbin, kasabaların halkı ıslah olmuşken, haksız yere onları yok etmez.

وَلَوْشَآءَرَبُّكَلَجَعَلَٱلنَّاسَأُمَّةًوَٰحِدَةًوَلَايَزَالُونَمُخْتَلِفِينَ١١٨
Velev şâe rabbüke lece’ale-nnâse ümmetev vâhidetev velâ yezâlûne muhtelifîn.

Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar, esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin "And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım" sözü yerine gelmiştir.

إِلَّامَنرَّحِمَرَبُّكَوَلِذَٰلِكَخَلَقَهُمْوَتَمَّتْكَلِمَةُرَبِّكَلَأَمْلَأَنَّجَهَنَّمَمِنَٱلْجِنَّةِوَٱلنَّاسِأَجْمَعِينَ١١٩
İllâ mer rahime rabbük. velizâlike halekahüm. vetemmet kelimetü rabbike leemleenne cehenneme mine-lcinneti vennâsi ecme’în.

Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar, esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin "And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım" sözü yerine gelmiştir.

وَكُلًّانَّقُصُّعَلَيْكَمِنْأَنبَآءِٱلرُّسُلِمَانُثَبِّتُبِهِفُؤَادَكَوَجَآءَكَفِىهَـٰذِهِٱلْحَقُّوَمَوْعِظَةٌوَذِكْرَىٰلِلْمُؤْمِنِينَ١٢٠
Veküllen nekussu ’aleyke min embâi-rrusüli mâ nüsebbitü bihî füâdek. vecâeke fî hâzihi-lhakku vemev’izatüv vezikrâ lilmü'minîn.

Peygamberlerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.

وَقُللِّلَّذِينَلَايُؤْمِنُونَٱعْمَلُواعَلَىٰمَكَانَتِكُمْإِنَّاعَـٰمِلُونَ١٢١
Vekul lillezîne lâ yü'minûne-’melû ’alâ mekânetiküm. innâ ’âmilûn.

İnanmayanlara: "Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz" de.

وَٱنتَظِرُوٓاإِنَّامُنتَظِرُونَ١٢٢
Ventezirû. innâ müntezirûn.

İnanmayanlara: "Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz" de.

وَلِلَّهِغَيْبُٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضِوَإِلَيْهِيُرْجَعُٱلْأَمْرُكُلُّهُفَٱعْبُدْهُوَتَوَكَّلْعَلَيْهِوَمَارَبُّكَبِغَـٰفِلٍعَمَّاتَعْمَلُونَ١٢٣
Velillâhi gaybü-ssemâvâti vel'ardi veileyhi yürce’u-l'emru küllühû fa’büdhü vetevekkel ’aleyh. vemâ rabbüke bigâfilin ’ammâ ta’melûn.

Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk et, O'na güven. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Türkçe çeviriyazı: Tanzil Project - Muhammet Abay