بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismi-llâhi-rrahmâni-rrahîm.
حمٓ١
Hâ-mîm.
Ha, Mim.
تَنزِيلُٱلْكِتَـٰبِمِنَٱللَّهِٱلْعَزِيزِٱلْحَكِيمِ٢
Tenzîlü-lkitâbi mine-llâhi-l’azîzi-lhakîm.
Bu Kitap'ın indirilmesi güçlü olan, Hakim olan Allah katındandır.
مَاخَلَقْنَاٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَوَمَابَيْنَهُمَآإِلَّابِٱلْحَقِّوَأَجَلٍمُّسَمًّىوَٱلَّذِينَكَفَرُواعَمَّآأُنذِرُوامُعْرِضُونَ٣
Mâ halakne-ssemâvâti vel'arda vemâ beynehümâ illâ bilhakki veecelim müsemmâ. vellezîne keferû ’ammâ ünzirû mü’ridûn.
Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, ancak gerçek üzere ve belirli bir süre için yarattık; inkar edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.
قُلْأَرَءَيْتُممَّاتَدْعُونَمِندُونِٱللَّهِأَرُونِىمَاذَاخَلَقُوامِنَٱلْأَرْضِأَمْلَهُمْشِرْكٌفِىٱلسَّمَـٰوَٰتِٱئْتُونِىبِكِتَـٰبٍمِّنقَبْلِهَـٰذَآأَوْأَثَـٰرَةٍمِّنْعِلْمٍإِنكُنتُمْصَـٰدِقِينَ٤
Kul era'eytüm mâ ted’ûne min dûni-llâhi erûnî mâzâ halekû mine-l'ardi em lehüm şirkün fi-ssemâvât. îtûnî bikitâbim min kabli hâzâ ev esâratim min ’ilmin in küntüm sâdikîn.
De ki: "Allah'ı bırakıp taptığınız şeyleri görüyor musunuz? Yeryüzünde ne yaratmışlar bana göstersenize! Yoksa Allah'la ortaklıkları göklerde midir? Eğer doğru sözlü iseniz, size indirilmiş bir kitap veya intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin."
وَمَنْأَضَلُّمِمَّنيَدْعُوامِندُونِٱللَّهِمَنلَّايَسْتَجِيبُلَهُٓإِلَىٰيَوْمِٱلْقِيَـٰمَةِوَهُمْعَندُعَآئِهِمْغَـٰفِلُونَ٥
Vemen edallü mimmey yed’û min dûni-llâhi mel lâ yestecîbü lehû ilâ yevmi-lkiyâmeti vehüm ’an dü’âihim gâfilûn.
Allah'ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü, yalvardıkları şeyler yalvarışlarından habersizdirler.
وَإِذَاحُشِرَٱلنَّاسُكَانُوالَهُمْأَعْدَآءًوَكَانُوابِعِبَادَتِهِمْكَـٰفِرِينَ٦
Veizâ huşira-nnâsü kânû lehüm a’dâev vekânû bi’ibâdetihim kâfirîn.
Ama, insanlar kıyamet günü toplatılınca, putları onlara düşman olurlar ve tapınmalarını inkar ederler.
وَإِذَاتُتْلَىٰعَلَيْهِمْءَايَـٰتُنَابَيِّنَـٰتٍقَالَٱلَّذِينَكَفَرُوالِلْحَقِّلَمَّاجَآءَهُمْهَـٰذَاسِحْرٌمُّبِينٌ٧
Veizâ tütlâ ’aleyhim âyâtünâ beyyinâtin kâle-llezîne keferû lilhakki lemmâ câehüm hâzâ sihrum mübîn.
Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman inkar edenler, kendilerine gelen gerçek için: "Bu, apaçık bir büyüdür" derler.
أَمْيَقُولُونَٱفْتَرَىٰهُقُلْإِنِٱفْتَرَيْتُهُفَلَاتَمْلِكُونَلِىمِنَٱللَّهِشَيْـًٔاهُوَأَعْلَمُبِمَاتُفِيضُونَفِيهِكَفَىٰبِهِشَهِيدًابَيْنِىوَبَيْنَكُمْوَهُوَٱلْغَفُورُٱلرَّحِيمُ٨
Em yekûlûne-fterâh. kul ini-fteraytühû felâ temlikûne lî mine-llâhi şey'â. hüve a’lemü bimâ tüfîdûne fîh. kefâ bihî şehîdem beynî vebeyneküm. vehüve-lgafûru-rrahîm.
Veya, "onu uydurdu" derler. De ki: "Eğer onu uydurdumsa, beni Allah'a karşı hiçbir şekilde savunamazsınız; O, Kuran için yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, bağışlayandır, merhamet edendir."
قُلْمَاكُنتُبِدْعًامِّنَٱلرُّسُلِوَمَآأَدْرِىمَايُفْعَلُبِىوَلَابِكُمْإِنْأَتَّبِعُإِلَّامَايُوحَىٰٓإِلَىَّوَمَآأَنَاإِلَّانَذِيرٌمُّبِينٌ٩
Kul mâ küntü bid’am mine-rrusüli vemâ edrî mâ yüf’alü bî velâ biküm. in ettebi’u illâ mâ yûhâ ileyye vemâ ene illâ nezîrum mübîn.
De ki: "Ben peygamberlerin ilki değilim; benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem; ben ancak bana vahyolunana uymaktayım; ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."
قُلْأَرَءَيْتُمْإِنكَانَمِنْعِندِٱللَّهِوَكَفَرْتُمبِهِوَشَهِدَشَاهِدٌمِّنبَنِىٓإِسْرَٰٓءِيلَعَلَىٰمِثْلِهِفَـَٔامَنَوَٱسْتَكْبَرْتُمْإِنَّٱللَّهَلَايَهْدِىٱلْقَوْمَٱلظَّـٰلِمِينَ١٠
Kul era'eytüm in kâne min ’indi-llâhi vekefertüm bihî veşehide şâhidüm mim benî isrâîle ’alâ mislihî feâmene vestekbertüm. inne-llâhe lâ yehdi-lkavme-zzâlimîn.
De ki: "Eğer bu Kitap Allah katından ise ve siz de onu inkar etmişseniz; İsrailoğullarından bir şahit de bunun böyle olduğuna şehadet edip de inanmışken, siz yine de büyüklük taslarsınız, bana söyleyin kendinize yazık etmiş olmaz mısınız?" Doğrusu Allah zalim milleti doğru yola eriştirmez.
وَقَالَٱلَّذِينَكَفَرُوالِلَّذِينَءَامَنُوالَوْكَانَخَيْرًامَّاسَبَقُونَآإِلَيْهِوَإِذْلَمْيَهْتَدُوابِهِفَسَيَقُولُونَهَـٰذَآإِفْكٌقَدِيمٌ١١
Vekâle-llezîne keferû lillezîne âmenû lev kâne hayram mâ sebekûnâ ileyh. veiz lem yehtedû bihî feseyekûlûne hâzâ ifkün kadîm.
İnkar edenler, inananlar için: "Eğer İslamiyet'te bir hayır olsaydı, bu hususta bizden öne geçemezlerdi" derler. Bununla doğru yola girmedikleri için de, "Bu, eski bir uydurmadır" derler.
وَمِنقَبْلِهِكِتَـٰبُمُوسَىٰٓإِمَامًاوَرَحْمَةًوَهَـٰذَاكِتَـٰبٌمُّصَدِّقٌلِّسَانًاعَرَبِيًّالِّيُنذِرَٱلَّذِينَظَلَمُواوَبُشْرَىٰلِلْمُحْسِنِينَ١٢
Vemin kablihî kitâbü mûsâ imâmev verahmeh. vehâzâ kitâbüm müsaddikul lisânen ’arabiyyel liyünzira-llezîne zalemû. vebüşrâ lilmuhsinîn.
Kuran'dan önce, Musa'nın kitabı (Tevrat), bir rahmet ve rehberdi. Bu Kuran da, zulmedenleri uyarmak ve iyi davrananlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş, kendinden öncekileri doğrulayan bir Kitap'dır.
إِنَّٱلَّذِينَقَالُوارَبُّنَاٱللَّهُثُمَّٱسْتَقَـٰمُوافَلَاخَوْفٌعَلَيْهِمْوَلَاهُمْيَحْزَنُونَ١٣
İnne-llezîne kâlû rabbüne-llâhü sümme-stekâmû felâ havfün ’aleyhim velâ hüm yahzenûn.
Doğrusu, "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
أُولَـٰٓئِكَأَصْحَـٰبُٱلْجَنَّةِخَـٰلِدِينَفِيهَاجَزَآءًبِمَاكَانُوايَعْمَلُونَ١٤
Ülâike ashâbü-lcenneti hâlidîne fîhâ. cezâem bimâ kânû ya’melûn.
İşte onlar, cennetliklerdir; işlediklerine karşılık olarak, içinde temelli kalacaklardır.
وَوَصَّيْنَاٱلْإِنسَـٰنَبِوَٰلِدَيْهِإِحْسَـٰنًاحَمَلَتْهُأُمُّهُكُرْهًاوَوَضَعَتْهُكُرْهًاوَحَمْلُهُوَفِصَـٰلُهُثَلَـٰثُونَشَهْرًاحَتَّىٰٓإِذَابَلَغَأَشُدَّهُوَبَلَغَأَرْبَعِينَسَنَةًقَالَرَبِّأَوْزِعْنِىٓأَنْأَشْكُرَنِعْمَتَكَٱلَّتِىٓأَنْعَمْتَعَلَىَّوَعَلَىٰوَٰلِدَىَّوَأَنْأَعْمَلَصَـٰلِحًاتَرْضَىٰهُوَأَصْلِحْلِىفِىذُرِّيَّتِىٓإِنِّىتُبْتُإِلَيْكَوَإِنِّىمِنَٱلْمُسْلِمِينَ١٥
Vevessayne-l'insâne bivâlideyhi ihsânâ. hamelethü ümmühû kürhev veveda’athü kürhâ. vehamlühû vefisâlühû selâsûne şehrâ. hattâ izâ belega eşüddehû vebelega erbe’îne seneten kâle rabbi evzi’nî en eşküra ni’meteke-lletî en’amte ’aleyye ve’alâ vâlideyye veen a’mele sâlihan tardâhü veaslih lî fî zürriyyetî. innî tübtü ileyke veinnî mine-lmüslimîn.
Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira annesi, onu, karnında, zorluğa uğrayarak taşımış; onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Sonunda erginlik çağına erince ve kırk yaşına varınca: "Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve benim hoşnut olacağın yararlı bir işi yapmamı sağla; bana verdiğin gibi soyuma da salah ver; doğrusu Sana yöneldim, ben, kendini Sana verenlerdenim" demesi gerekir.
أُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَنَتَقَبَّلُعَنْهُمْأَحْسَنَمَاعَمِلُواوَنَتَجَاوَزُعَنسَيِّـَٔاتِهِمْفِىٓأَصْحَـٰبِٱلْجَنَّةِوَعْدَٱلصِّدْقِٱلَّذِىكَانُوايُوعَدُونَ١٦
Ülâike-llezîne netekabbelü ’anhüm ahsene mâ ’amilû venetecâvezü ’an seyyiâtihim fî ashâbi-lcenneh. va’de-ssidki-llezî kânû yû’adûn.
İşte, işlediklerini en güzel şekilde kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler, cennetlikler içindedirler. Bu, verilen doğru bir sözdür.
وَٱلَّذِىقَالَلِوَٰلِدَيْهِأُفٍّلَّكُمَآأَتَعِدَانِنِىٓأَنْأُخْرَجَوَقَدْخَلَتِٱلْقُرُونُمِنقَبْلِىوَهُمَايَسْتَغِيثَانِٱللَّهَوَيْلَكَءَامِنْإِنَّوَعْدَٱللَّهِحَقٌّفَيَقُولُمَاهَـٰذَآإِلَّآأَسَـٰطِيرُٱلْأَوَّلِينَ١٧
Vellezî kâle livâlideyhi üffil lekümâ eta’idâninî en uhrace vekad haleti-lkurûnü min kablî vehümâ yestegîsâni-llâhe veyleke âmin. inne va’de-llâhi hakkun. feyekûlü mâ hâzâ illâ esâtîru-l'evvelîn.
Annesine babasına: "Of ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni tekrar diriltilmemle mi tehdit ediyorsunuz?" diyen kimseye, anne babası Allah'a sığınarak: "Sana yazıklar olsun! İnan; doğrusu Allah'ın sözü gerçektir" dedikleri halde: "Bu, Kuran öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" diye cevap verenler işte onlar kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler içinde, Allah'ın azap vadinin aleyhlerinde gerçekleştiği kimselerdir. Doğrusu onlar hüsranda olanlardır.
أُولَـٰٓئِكَٱلَّذِينَحَقَّعَلَيْهِمُٱلْقَوْلُفِىٓأُمَمٍقَدْخَلَتْمِنقَبْلِهِممِّنَٱلْجِنِّوَٱلْإِنسِإِنَّهُمْكَانُواخَـٰسِرِينَ١٨
Ülâike-llezîne hakka ’aleyhimü-lkavlü fî ümemin kad halet min kablihim mine-lcinni vel'ins. innehüm kânû hâsirîn.
Annesine babasına: "Of ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni tekrar diriltilmemle mi tehdit ediyorsunuz?" diyen kimseye, anne babası Allah'a sığınarak: "Sana yazıklar olsun! İnan; doğrusu Allah'ın sözü gerçektir" dedikleri halde: "Bu, Kuran öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" diye cevap verenler işte onlar kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler içinde, Allah'ın azap vadinin aleyhlerinde gerçekleştiği kimselerdir. Doğrusu onlar hüsranda olanlardır.
وَلِكُلٍّدَرَجَـٰتٌمِّمَّاعَمِلُواوَلِيُوَفِّيَهُمْأَعْمَـٰلَهُمْوَهُمْلَايُظْلَمُونَ١٩
Veliküllin deracâtüm mimmâ ’amilû. veliyüveffiyehüm a’mâlehüm vehüm lâ yuzlemûn.
İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz.
وَيَوْمَيُعْرَضُٱلَّذِينَكَفَرُواعَلَىٱلنَّارِأَذْهَبْتُمْطَيِّبَـٰتِكُمْفِىحَيَاتِكُمُٱلدُّنْيَاوَٱسْتَمْتَعْتُمبِهَافَٱلْيَوْمَتُجْزَوْنَعَذَابَٱلْهُونِبِمَاكُنتُمْتَسْتَكْبِرُونَفِىٱلْأَرْضِبِغَيْرِٱلْحَقِّوَبِمَاكُنتُمْتَفْسُقُونَ٢٠
Veyevme yü’radu-llezîne keferû ’ale-nnâr. ezhebtüm tayyibâtiküm fî hayâtikümü-ddünyâ vestemta’tüm bihâ. felyevme tüczevne ’azâbe-lhûni bimâ küntüm testekbirûne fi-l'ardi bigayri-lhakki vebimâ küntüm tefsükûn.
İnkar edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: "Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz"
وَٱذْكُرْأَخَاعَادٍإِذْأَنذَرَقَوْمَهُبِٱلْأَحْقَافِوَقَدْخَلَتِٱلنُّذُرُمِنبَيْنِيَدَيْهِوَمِنْخَلْفِهِٓأَلَّاتَعْبُدُوٓاإِلَّاٱللَّهَإِنِّىٓأَخَافُعَلَيْكُمْعَذَابَيَوْمٍعَظِيمٍ٢١
Vezkür ehâ ’âdin. iz enzera kavmehû bil'ahkâfi vekad haleti-nnüzüru mim beyni yedeyhi vemin halfihî ellâ ta’büdû ille-llâh. innî ehâfü ’aleyküm ’azâbe yevmin ’azîm.
Ad milletinin kardeşi Hud'u an; ondan önce ve sonra, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin" diyen nice uyarıcılar gelip geçmişken, Ahkaf bölgesindeki milletini uyarmış "Doğrusu sizin için, büyük günün azabından korkuyorum" demişti.
قَالُوٓاأَجِئْتَنَالِتَأْفِكَنَاعَنْءَالِهَتِنَافَأْتِنَابِمَاتَعِدُنَآإِنكُنتَمِنَٱلصَّـٰدِقِينَ٢٢
Kâlû eci'tenâ lite'fikenâ ’an âlihetinâ. fe'tinâ bimâ te’idünâ in künte mine-ssâdikîn.
"Bize, bizi tanrılarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" dediler.
قَالَإِنَّمَاٱلْعِلْمُعِندَٱللَّهِوَأُبَلِّغُكُممَّآأُرْسِلْتُبِهِوَلَـٰكِنِّىٓأَرَىٰكُمْقَوْمًاتَجْهَلُونَ٢٣
Kâle inneme-l’ilmü ’inde-llâh. veübelliguküm mâ ürsiltü bihî velâkinnî erâküm kavmen techelûn.
"Doğrusu bunun ne zaman geleceğini Allah bilir; ben size benimle gönderileni tebliğ ediyorum; fakat sizin cahil bir millet olduğunuzu görüyorum." dedi.
فَلَمَّارَأَوْهُعَارِضًامُّسْتَقْبِلَأَوْدِيَتِهِمْقَالُواهَـٰذَاعَارِضٌمُّمْطِرُنَابَلْهُوَمَاٱسْتَعْجَلْتُمبِهِرِيحٌفِيهَاعَذَابٌأَلِيمٌ٢٤
Felemmâ raevhü ’âridam müstakbile evdiyetihim kâlû hâzâ ’âridum mümtirunâ. bel hüve me-sta’celtüm bih. rîhun fîhâ ’azâbün elîm.
O azabın, yayılarak vadilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde: "Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır" dediler. Hud: "Hayır, o, acele beklediğiniz şeydir; can yakıcı azap veren bir rüzgardır; Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok eder" dedi. Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, suçlu milleti işte böyle cezalandırırız.
تُدَمِّرُكُلَّشَىْءٍبِأَمْرِرَبِّهَافَأَصْبَحُوالَايُرَىٰٓإِلَّامَسَـٰكِنُهُمْكَذَٰلِكَنَجْزِىٱلْقَوْمَٱلْمُجْرِمِينَ٢٥
Tüdemmiru külle şey'im biemri rabbihâ feasbehû lâ yürâ illâ mesâkinühüm. kezâlike neczi-lkavme-lmücrimîn.
O azabın, yayılarak vadilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde: "Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır" dediler. Hud: "Hayır, o, acele beklediğiniz şeydir; can yakıcı azap veren bir rüzgardır; Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok eder" dedi. Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, suçlu milleti işte böyle cezalandırırız.
وَلَقَدْمَكَّنَّـٰهُمْفِيمَآإِنمَّكَّنَّـٰكُمْفِيهِوَجَعَلْنَالَهُمْسَمْعًاوَأَبْصَـٰرًاوَأَفْـِٔدَةًفَمَآأَغْنَىٰعَنْهُمْسَمْعُهُمْوَلَآأَبْصَـٰرُهُمْوَلَآأَفْـِٔدَتُهُممِّنشَىْءٍإِذْكَانُوايَجْحَدُونَبِـَٔايَـٰتِٱللَّهِوَحَاقَبِهِممَّاكَانُوابِهِيَسْتَهْزِءُونَ٢٦
Velekad mekkennâhüm fîmâ im mekkennâküm fîhi vece’alnâ lehüm sem’av veebsârav veef'ideh. femâ agnâ ’anhüm sem’uhüm velâ ebsâruhüm velâ ef'idetühüm min şey'in iz kânû yechadûne biâyâti-llâhi vehâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn.
And olsun ki onlara, size vermediğimiz servet ve imkanı vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik; ama kulakları, gözleri ve kalbleri onlara bir fayda sağlamadı, zira, Allah'ın ayetlerini bile bile inkar ediyorlardı, alaya aldıkları şeyler onları kuşatıp yokediverdi.
وَلَقَدْأَهْلَكْنَامَاحَوْلَكُممِّنَٱلْقُرَىٰوَصَرَّفْنَاٱلْـَٔايَـٰتِلَعَلَّهُمْيَرْجِعُونَ٢٧
Velekad ehleknâ mâ havleküm mine-lkurâ vesarrafne-l'âyâti le’allehüm yerci’ûn.
And olsun ki, çevrenizde bulunan birçok kentleri yok etmişizdir. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri türlü türlü anlatmışızdır.
فَلَوْلَانَصَرَهُمُٱلَّذِينَٱتَّخَذُوامِندُونِٱللَّهِقُرْبَانًاءَالِهَةًبَلْضَلُّواعَنْهُمْوَذَٰلِكَإِفْكُهُمْوَمَاكَانُوايَفْتَرُونَ٢٨
Felevlâ nesarahümü-llezîne-ttehazû min dûni-llâhi kurbânen âliheh. bel dallû ’anhüm. vezâlike ifkühüm vemâ kânû yefterûn.
O zamanlar, Allah'ı bırakıp da O'na yakınlık peyda etmek için edindikleri tanrılar kendilerine yardım etmeli değil miydi? Ama tanrıları onlardan uzaklaştılar. Bu, onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.
وَإِذْصَرَفْنَآإِلَيْكَنَفَرًامِّنَٱلْجِنِّيَسْتَمِعُونَٱلْقُرْءَانَفَلَمَّاحَضَرُوهُقَالُوٓاأَنصِتُوافَلَمَّاقُضِىَوَلَّوْاإِلَىٰقَوْمِهِممُّنذِرِينَ٢٩
Veiz sarafnâ ileyke neferam mine-lcinni yestemi’ûne-lkur'ân. felemmâ hadarûhü kâlû ensitû. felemmâ kudiye vellev ilâ kavmihim münzirîn.
Kuran'ı dinleyecek cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik. Onlar Kuran'ı dinlemeğe hazır olunca birbirlerine: "Susun" dediler. Kuran'ın okunması bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletlerine döndüler.
قَالُوايَـٰقَوْمَنَآإِنَّاسَمِعْنَاكِتَـٰبًاأُنزِلَمِنبَعْدِمُوسَىٰمُصَدِّقًالِّمَابَيْنَيَدَيْهِيَهْدِىٓإِلَىٱلْحَقِّوَإِلَىٰطَرِيقٍمُّسْتَقِيمٍ٣٠
Kâlû yâ kavmenâ innâ semi’nâ kitâben ünzile mim ba’di mûsâ müsaddikal limâ beyne yedeyhi yehdî ile-lhakki veilâ tarîkim müstekîm.
Şöyle dediler: "Ey milletimiz! Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik."
يَـٰقَوْمَنَآأَجِيبُوادَاعِىَٱللَّهِوَءَامِنُوابِهِيَغْفِرْلَكُممِّنذُنُوبِكُمْوَيُجِرْكُممِّنْعَذَابٍأَلِيمٍ٣١
Yâ kavmenâ ecîbû dâ’iye-llâhi veâminû bihî yagfir leküm min zünûbiküm veyücirküm min ’azâbin elîm.
"Ey milletimiz! Allah'a çağırana (Muhammed'e) uyun ve O'na inanın da Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı azabdan korusun."
وَمَنلَّايُجِبْدَاعِىَٱللَّهِفَلَيْسَبِمُعْجِزٍفِىٱلْأَرْضِوَلَيْسَلَهُمِندُونِهِٓأَوْلِيَآءُأُولَـٰٓئِكَفِىضَلَـٰلٍمُّبِينٍ٣٢
Vemel lâ yücib dâ’iye-llâhi feleyse bimü’cizin fi-l'ardi veleyse lehû min dûnihî evliyâ'. ülâike fî dalâlim mübîn.
Allah'a çağırana uymayan kimse bilsin ki, Allah'ı yeryüzünde aciz bırakamaz; onların O'ndan başka dostları da bulunmaz; işte onlar apaçık sapıklıktadırlar.
أَوَلَمْيَرَوْاأَنَّٱللَّهَٱلَّذِىخَلَقَٱلسَّمَـٰوَٰتِوَٱلْأَرْضَوَلَمْيَعْىَبِخَلْقِهِنَّبِقَـٰدِرٍعَلَىٰٓأَنيُحْـِىَٱلْمَوْتَىٰبَلَىٰٓإِنَّهُعَلَىٰكُلِّشَىْءٍقَدِيرٌ٣٣
Evelem yerav enne-llâhe-llezî haleka-ssemâvâti vel'arda velem ya’ye bihalkihinne bikâdirin ’alâ ey yuhyiye-lmevtâ. belâ innehû ’alâ külli şey'in kadîr.
Gökleri, yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi? Evet; O her şeye Kadir'dir.
وَيَوْمَيُعْرَضُٱلَّذِينَكَفَرُواعَلَىٱلنَّارِأَلَيْسَهَـٰذَابِٱلْحَقِّقَالُوابَلَىٰوَرَبِّنَاقَالَفَذُوقُواٱلْعَذَابَبِمَاكُنتُمْتَكْفُرُونَ٣٤
Veyevme yü’radu-llezîne keferû ’ale-nnâr. eleyse hâzâ bilhakk. kâlû belâ verabbinâ. kâle fezûku-l’azâbe bimâ küntüm tekfürûn.
İnkar edenler, ateşe sunuldukları gün onlara: "Bu, gerçek değil miydi?" denir, onlar: "Rabbimize and olsun ki evet gerçekti" derler. Allah: "İnkar etmenizden ötürü azabı tadın" der.
فَٱصْبِرْكَمَاصَبَرَأُولُواٱلْعَزْمِمِنَٱلرُّسُلِوَلَاتَسْتَعْجِللَّهُمْكَأَنَّهُمْيَوْمَيَرَوْنَمَايُوعَدُونَلَمْيَلْبَثُوٓاإِلَّاسَاعَةًمِّننَّهَارٍبَلَـٰغٌفَهَلْيُهْلَكُإِلَّاٱلْقَوْمُٱلْفَـٰسِقُونَ٣٥
Fasbir kemâ sabera ülü-l’azmi mine-rrusüli velâ testa’cil lehüm. keennehüm yevme yeravne mâ yû’adûne lem yelbesû illâ sâ’atem min nehâr. belâg. fehel yühlekü ille-lkavmü-lfâsikûn.
Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret; inkarcılar için acele etme; onlar, kendilerine söz verileni gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir müddeti eğlendiklerini sanırlar. Bu bir bildiridir; yoldan çıkmış olanlardan başkası mı yok edilir?